Masthead header

Cinayetin yalnız adamları geri döndüler: Çekiç ve Gül | İlker Cumhur

Özlemiştik…

2006’da Her Temas İz Bırakır ile başlayıp 2008’de Son Hafriyat romanı ile devam eden, 2010’da televizyona uyarlanıp fenomen bir dizi hâline gelen, 2011’de Seni Kalbime Gömdüm, 2013’te Ankara Yanıyor isimleriyle beyaz perdeye aktarılan, 2019’da yenilenmiş kadrosuyla, kısa süreliğine de olsa, bir kez daha dizi versiyonuyla aramıza dönen Behzat Ç.’yi, geçen üç yılın ardından, evet, fazlasıyla özlemiştik.

Gerek yazınsal, gerekse de televizyon ve sinema alanındaki mevcudiyetiyle mündemiç bir karaktere dönüşen Behzat Ç., şimdi de yaratıcısı Emrah Serbes’in Ot dergisinde yayımlanmış hikâyelerinin bir toplamı olarak, “Çekiç ve Gül” ismi ve İletişim Yayınları etiketiyle bizlere merhaba diyor. Ayrıca bu geri dönüşün bir de eşantiyonu var! Kült dizi, önümüzdeki aylarda, “Çekiç ve Gül: Bir Behzat Ç. Hikâyesi” adıyla BluTV’de sevenleriyle kavuşmaya hazırlanıyor.

DARBE GİRİŞİMİ SONRASI SÜRGÜNDEN CİNAYET’E DÖNÜŞ

Yakın tarihimizin en sansasyonel eylemlerinden biri olan ve FETÖ tarafından tertiplenen 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi, Ankara Emniyeti’ne bağlı Cinayet Büro ekibinin hem sürgünden dönüşüne hem de hikâyelerin başlangıcına önayak oluyor. Bu noktada, dizinin bitim tarihi olan 2013 ile darbe girişimi arasındaki üç yıllık sürede neler yaşandığını da kısmi ölçüde Harun’un ağzından öğrenebiliyoruz: “Biz mi bombaladık lan Emniyet’i darbe gecesi? Biz mi yıktık buraları? Bizi darbeden önce Köpek Eğitim Merkezi’ne sürmüşlerdi. Köpek mamalarının tadına bakıyorduk amirimle, köpekler ishal olmuştu, nedenini anlamaya çalışıyorduk. Bir baktık havada jetler uçuyor, Gölbaşı’na, dibimize bomba yağdırıyorlar.”

Serbes, söz konusu başarısız darbe girişimini, karakterlerin şubeye dönüşü noktasında, tam da olması gerektiği şekilde, hiçbir aşırılığa kaçmadan kullanıyor. Nitekim 2019’da BluTV için çekilen dördüncü sezonda başta Behzat Ç. olmak üzere cinayet büro ekibinin bir araya gelişi, gücünü gerçeklikten alan böylesine bir fırsat nezdinde kullanılmamış ve fantastik bir olay zinciri üzerinden yaratılan kurgu yavan kalmıştı.

CİNAYET BÜRO’NUN ACI TATLI GÜNDELİK YAŞANTISI

Yenilenen Ankara Emniyet Müdürlüğü binasının 15 Temmuz törenlerine yetiştirilmek için alelacele açılmasıyla başlayan ve katil kim sorularına yanıt aramaktan ziyade cinayet büronun gündelik yaşantısına daha yakından tanıklık etme şansı bulduğumuz kitap, henüz ilk elden, hem romanlardan hem de dizi ile filmlerden aşinası olduğumuz mizahi iklimin varlığını koruduğunu kanıtlıyor. Öyle ki, bu binada, yanlış takılan siyah cam yüzünden polisler değil sorgu odasındaki şüpheliler polisleri izliyor, yetişmeyen ödeneklerden ötürü hırsızlık bürosunun kapılarını hırsızlar taşıyor, ahlak bürosunun badanasını fuhuş çetesi yapıyor ve tüm bunlardan bağımsız biçimde Harun, “Siz kimsiniz?” sorularına muzip cevaplar vermeye devam ediyor. Gelgelelim gün sonu muhasebesi yapıldığında cinayetin yalnız adamları için baskın olan taraf yine neşe yerine hüzün oluyor.

E, bunda tuhaf bir durum da yok, Ankara’dayız işte… Basit bir cinayet soruşturmasını nihayetlendirmek için kurulan her temasın dahi derin iz bıraktığı, emniyet binasından Karşıyaka Mezarlığı’na kadar hafriyatın son bulmadığı, “Baharda yine geliriz” dedirten puslu havanın her yere, her şeye hâkim olduğu o bozkır şehrindeyiz. Üstelik gri bulutlar tüm Başkent kadar cinayet büronun da üzerinde fazlasıyla dolanıyor ve acıya şerbetli bu adamların kurtuluş vaatleri, gösterinin de bir parçası hâline dönüşmüş vaziyette.

HEP AYNI SONUCA VARAN ÇÖZÜM YOLLARI

Örnek mi? En başta Harun evlenmiş, kendi sözleriyle, “Kimseyi unutmak için değil, severek.” Ama tabii günün sonunda iz bırakanlar yine unutulmuyor. Ve oğlu Behzat‘a alınmış yanlış bir şampuan bile evde ipleri gererken çözüm yolu, “Biri beni sevsin istedim” hezeyanlarına tekrardan gebe olacak tarzda pavyon köşelerinde aranıyor. Hayalet, yalnız ve yenik hâlde bilumum cürümün peşinde Ankara sokaklarını arşınlarken olay yerindeki bir kesik baştan dahi GBT çıkaran nüvesiyle ekibin bir adım önünde olmayı her daim başarıyor. Fakat onu da tekleten şeyler var artık, yine Harun’un kelamlarıyla, “Yaşlandıkça iyice duygusallaşması, ottan boktan nem kapar hâle gelmesi…”Akbaba’ya meslekte geçen yirmi iki yılın hediyesi ise derin bir hissizlik hâli, yerli yersiz öfke patlamaları, mesleki kariyerdeki ilk izni kullanmayı düşündürtecek dendeki kötü zaman alametleri oluyor. Ne var ki ona yaşamı sorgulatan tüm cinayetler, “Cinayeti benden alırsan biterim” diyen biri için aksi düşünülmeyecek şekilde, kendisini hayata bağlayan da tek şey hâlâ.

Ya Behzat Ç.? O, ilerleyen yaşıyla çoktan âlemin dayısı olmuş, yeni müktesebata uyum sağlayamamış nitelikleriyle, eskilerden ne usul ve racon gördüyse, hayata karşı işlenen suçların -ve bu defa biraz farklı olarak hayata karşı “işlenebilecek” suçların- izini lambur lumbur sürmeye devam ediyor. Ve Başkomiserin kadınlardan yana iki yeni belası da var şimdi; ilki polislik anlayışına biteviye, “Lan Oğlum Böyle Olmaz” mukabilinden ayar veren Savcı Belgin, ikincisi ise gönül işlerinden bir parça, hayatına gürültüyle girip sessizce çıkıp gidecek, ama ardında derin yaralar bırakacak olan pavyon solisti Yeliz. Tüm bunlar yetmezmiş gibi abisi Şevket’ten, Harun’dan, Olay Yeri İnceleme Memuru Sıtkı’dan, Gasp Büro Amiri Turan’dan, konsomatrislerden, İl Emniyet Müdüründen, Tahsin’den, kısacası yelpazenin her rengindeki insandan işittiği ve kalbini allak bullak eden sitem dolusu cümleler var bir de. Böylesi kötü zamanlarda herkesin hayatını mahveden adam çözümü evindeki tekli koltuğa oturup bolca bira içip her şeyi içine içine atarak arıyor yine.

Behzat Ç., Cinayet Büro Amirliği’nde başkomiser, hayata karşı işlenen suçlar uzmanı, yürüttüğü bir cinayet soruşturmasının yirmi dört saatlik bilançosu: Üç yaralı, iki konut dokunulmazlığını ihlal, bir silahlı tehdit şikâyeti, yaralıyı ambulansa kelepçeyle bindirmek… O, at izinin it izine karıştığı ve hukukun her zaman nihai adaleti sağlamadığı bir evrende, kendi adalet mefhumuyla yel değirmenlerine karşı savaşına devam ediyor. Ve biz de kitabın kapağını kapatırken nazarlarımızı televizyon ekranına yöneltiyoruz artık. Ne de olsa bittiğinde bile bitmeyen şeyler vardır hayatta, tıpkı bir Behzat Ç. hikâyesi gibi.

edebiyathaber.net (9 Eylül 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r