Masthead header

Cioran’ın sözcükleriyle dövülmek | Aytekin Yılmaz

Yazmak üzerine

Konuşan, derdini anlatan tip özgürleşir. Kendini tahrip eden, çöken tip ise sessiz kalan tiptir, suskun olandır; belki de bir cinayet işler. Ama konuşma olgusu sizi özgürleştirir. Benim için de yazma olgusu tam olarak budur; bir tür iç baskıyı hafifletmek, yatıştırmaktır bu. Dolayısıyla bir tedavi usulüdür.

Bir yazar için kayıtsızlık ve kurtuluşa doğru ilerlemek eşsiz bir yıkımdır. Yazarın herkesten çok kendi kusurlarına ihtiyacı vardır. Bunları alt ederse yitip gider. Yazar en iyi olmaktan sakınmalı o halde; çünkü en iyiye ulaşırsa, acı acı pişman olacaktır.

Kötü şairleri daha kötü yapan şey, bir botanik ya da jeoloji kitabından daha çok yararlanacakları halde, sadece şairleri okumalarıdır (kötü filozofların başka kimseyi okumamaları gibi) İnsan ancak kendi alanından uzak disiplinlerle ilgilenirse zenginleşir. Bu, elbette ki, sadece “ben” in ortalığı kırıp geçirdiği alanlar için doğrudur.

Bir yazara yapılabilecek en büyük iyilik, onu belirli bir zaman için çalışmaktan alıkoymaktır. Her zihinsel etkinliği askıya almaya çalışacak olan kısa süreli zorbalıklar zorunludur. “Hiç kesintisiz” bir ifade özgürlüğü yazarın yeteneklerini ölümcül bir tehlikeye sokar, onları olanaklarının ötesine geçip tükenmeye mecbur eder, belirli duyumsama ve deneyimleri biriktirmelerine de engel olur. Sınırsız özgürlük zihin için suikasttır.

Okurun işini kolaylaştırmak istemek hatadır. Bundan ötürü size müteşekkir olmayacaktır. Okur anlamaktan hoşlanmaz, yerinde saymayı, kuma batıp çıkmayı sever, cezalandırılmaktan hoşlanır. Ne dediği anlaşılmayan yazarların itibar görmesi de, ipe sapa gelmez laf yığınlarının kalıcılığı da bundandır.

Bir tek bitmemiş, bitirilmesi zaten imkansız olduğu için bitmemiş eserler, sanatın özü hakkında laf etme arzusu uyandırıyor insanda.

Kitaplar yaraları kanırtmalı, hatta yeni yaralar açmalı. Kitap tehlike arz etmeli.

Hakiki yazar insanlar, şeyler, hadiseler hakkında yazar, yazı üzerine yazmaz; kelimeleri kullanır ama onların üzerinde durmaz, düşüncesinin nesnesi yapmaz onları. Yazar her şey olabilir, bir tek kelam anatomisi olamaz. Söyleyecek sözü olmayıp da kendini sözün içine hapsedenler dili kesip biçmeye heves eder.

Don Kişot, bir uygarlığın gençliğini temsil eder: Kendine olaylar icat ediyordu-bizse üzerimize gelen olayların elinden nasıl kurtulacağımızı bilemiyoruz.

İnsan kendi hakkında bildiklerine çok güvenmemeli. Kendimiz hakkında sahip olduğumuz bilgi içimizdeki cini rahatsız eder, felce uğratır. Sokrates’in hiçbir şey yazmamış olmasının nedenini burada aramak gerek.

Bir ülkeyi tanımak istiyorsanız, o ülkenin ikinci sınıf yazarlarıyla ilgilenmelisiniz; gerçek doğasını ancak onlar yansıtır. Ötekiler, yurttaşlarının değersizliğini başka bir kılığa sokar: Onlarla aynı durumda olmayı ne isterler ne de olabilirler. Bunlar kuşkulu tanıklardır.

Bir kitap, eksik ve tamamlanmamış olduğunu bildiğimiz halde artık düzeltemiyorsak, işte o zaman bitmiş demektir. Öyle yorulmuşuzdur ki, gerekli olsa bile, tek bir virgül eklemeye cesaretimiz olmaz. Bir kitabın ne kadar tamamlanmış olacağına karar veren hiçbir zaman sanat ya da hakikat arzusu değil, yorgunluk, dahası bıkkınlıktır.

Birine kitap göndermek evinin kapısını zorlamak gibidir, haneye tecavüzdür. İnsanın sahip olduğu en kutsal şey olan yalnızlığını çiğnemek, onu sizin düşüncelerinizi düşünsün diye kendinden uzaklaşmaya zorlamaktır.

Bütün bu çıkan kitapları görünce dehşete kapılıyorum. Yılda en azından bir kitap çıkaran o yazarları. Sağlıksız bir şey bu.

Gelecek kuşaklar için yazdığı iddiasındaki bir yazar mutlaka kötü yazardır. İnsan kimin için yazdığını bilmemelidir.

Cioran’ın yazarları

Dostoyevski

Shakespeare ve Dostoyevski’den sonra geliyoruz, bu yüzden bilge olamayız. Onlar sayesinde insanlar acılarını dindirmişler, kökenimiz hakkındaki anılara dönmüşler ve kayıp cennetle gurur duymaya başlamışlardır.

Dostoyevski cenneti kurtarmaya çalışan son insandı. Gelgelelim, tek başarısı Düşüş için daha güçlü bir tercih yaratması oldu. Cennet’e ve bizim cennet tutkumuza darbeler indirmiştir böylece. Son darbe!

Cennetten kovulmadan önce Adem’i tanıyan son insan Dostoyevski olmuştu. Ne var ki bize sadece günahın şehvetini öğretmeyi başarabildi. Dostoyevski’yi azizleştirme çabamız boşuna. Bu konuda hep başarısızlığa uğrayacağız. Buna rağmen, onun pabuçlarının bağcıklarını çözmekten gurur duymayacak bir aziz var mı, emin değilim.

Raskolnikov’un haklılığı su götürmezdi: Bir tarafta doğanın kurallarına göre automata  yaşayan bir kalabalık, diğer taraftaysa kendi hayatlarının trajik yoğunluklarıyla yaşamın vasatlığının bedelini ödedikleri için her şeyin onlara mubah olduğu seçkin bir azınlık vardı. Peki öyleyse Raskolnikov neden başarısız oldu? Suçtan sonra neden vicdan azabıyla içini yedi? Dostoyevski, kendi prensiplerinin sonuçlarından korktuğu için olabilir mi? Fakat ölümle yüzleşmiş biri sonuçlarla ilgilenmez artık. Raskolnikov’un başarısızlığı Dostoyevski’nin kendi korkaklığıdır.

Gogol 

Dostoyevski’nin kahramanları sınırlarına doğru yükseldikleri halde, Gogol’ünkiler kendi sınırlarına geri çekilirler; birinciler onları aşan bir çağrıya yanıt verir gibi görünürken ötekiler sadece sınırsız bayağılıklarına kulak verirler. Gogol ömrünün son yıllarında vicdan azabı içindeydi; kahramanlarının sadece kötülük, bayağılık, pislik olduğunu düşünüyordu. Onlara erdem kazandırmayı, onları güçsüzlüklerinden kurtarmayı düşünmek gerekiyordu.

Cioran

Böyle yazdı Ölü Canlar’ın ikinci bölümünü; bereket versin, ateşe attı onu. Kahramanları “kurtarılamaz” dı. Davranışı deliliğine verildi, oysa sanatçı vicdanının tedirginliğindendi; yazar peygambere üstün geldi. Ondaki acımasızlığı, insanları küçümsemesini, dünyayı lanetli görmesini seviyoruz: Öğretici bir karikatüre nasıl dayanırdık? Telafi edilemez bir kayıp der kimileri, daha doğrusu yararlı bir kayıp.

Nietzsche

Nietzsche bir tavırlar toplamıdır, onda bir düzen iradesi, bir birlik kaygısı aramak onu küçültmek olur. Nietzsche, tam da tutsağı olduğu ruh hallerinin değişimlerini kayda geçirdi. Felsefesi, kaprisleri üzerine düşünmedir, uzmanlar felsefesinin reddettiği değişmezleri, haksız yere onda göstermek ister.

Nietzsche’nin en büyük erdemi azizliğe karşı kendisini zamanında savunmayı bilmiş olmasıdır. Doğal eğilimlerini serbest bıraksaydı ne olurdu? Azizlerin bütün çılgınlıklarıyla birlikte Pascal.

Sokrates

Sokrates içindeki cinin doğası hakkında aydınlatıcı bilgi vermiş olsaydı, ününün büyük bir bölümünü yitirirdi. Bilgece ağzı sıkılığı, eskiler arasında olduğu gibi modernler arasında da merak uyandırdı. Bu ağzı sıkılık, ayrıca felsefe tarihçilerine, tümüyle yabancı oldukları bir durum üzerinde durma olanağı verdi.

Hegel

Modern iyimserliğin büyük sorumlusu Hegel’dir. Bilincin sadece biçim ve tarz değiştirdiğini, ama ilerlemediğini nasıl görmemiştir? Oluş, mutlak bir tamama ermeyi, bir hedefi dışlar: Zaman macerası, kendi dışında bir maksadı olmadan akar ve yol alma imkanları tükendiğinde bitecektir. Bilinç derecesi devirlerle çeşitlenir; ama devirlerin art arda germesiyle bu bilinç büyümez. Helen-Roma aleminden, Rönesans’tan ya da 18. Yüzyıldan daha bilinçli değiliz; her devir kendi içinde mükemmeldir.

Hegel’e kalırsa, insan “ancak tümüyle kendisinin yarattığı bir dünyada yaşayınca özgür olacaktır” Ne var ki, insanın da tam olarak yaptığı budur, ama o şimdiki kadar zincire vurulmamış, şimdiki kadar köle olmamıştı hiç.

Cioran’ın sözleri

İnsan kendi hakkında bildiklerine çok güvenmemeli. Kendimiz hakkında sahip olduğumuz bilgi içimizdeki cini rahatsız eder, felce uğratır. Sokrates’in hiçbir şey yazmamış olmasının nedenini burada aramak gerek.

Sonunda hep son düşmanıma benzediğimi gördükten sonra kimseyi eleştirmemeye karar verdim.

Devrimcilerin, hayalperestlerin ve kurtarıcıların çoğu ya saralı ya da hazımsızlık çeken insanlardır.Unutma yeteneğimiz olmasa, geçmişimiz şimdimizin üstüne öyle ağır bir yükle çökerdi ki, bir an bile kendimizi kıyıya atacak, hele orada tutunacak gücümüz olmazdı. Hayat ancak düşüncesiz olanlara, kesinlikle hatırlamayanlara katlanılabilir görünür.

Mahşer gününde yalnızca gözyaşları dikkate alınacaktır.

Adem’in günahı cennetin tek tarihsel olayıdır.

Rilke’nin şiirindeki “üstümdeki bu gökle yaşayamıyorum artık,” diyerek ağlayan kör kadına ne söyleyebiliriz? Biz de ayaklarımızın altındaki bu yeryüzüyle artık yaşayamadığımızı söyleseydik, bu onu rahatlatır mıydı?

Felsefe ancak agorada, bahçede ya da evde öğrenilir. Kürsü felsefenin mezarıdır, her canlı düşüncenin ölümüdür. Kürsü yas tutan zihindir.

Sonunda hep son düşmanıma benzediğimi gördükten sonra kimseyi eleştirmemeye karar verdim.

Clausewitz’in “Savaş sanatı” adlı kitabı, Lenin ve Hitler’in başucu kitabı olmuştur. Hala da bu yüzyılın neden hayırlı olmadığını sorarız.

Her insanın içinde bir Peygamber uyuklar ve o uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar.

Hakikaten yalnız varlık, insanlar tarafından terk edilmiş olan değil insanlar arasında acı çekendir. Eski zamanlardaki büyük yalnızlar mutluydular, ikiyüzlülüğü bilmiyorlardı, gizleyecek bir şeyleri yoktu.

Her nesil kendinden önceki neslin cellatlarına anıtlar diker. İnsanlık sadece kendini telef edenlere tapmıştır.

En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.

Sonunda hep son düşmanıma benzediğimi gördükten sonra kimseyi eleştirmemeye karar verdim.

Ne zaman ölümü düşünmesem, hile yaptığım, içimdeki birini aldattığım hissine kapılıyorum.

Doğa, insana izin vermekle, bir hesap hatası yaptı: kendine suikast!

Kendine saygısı olan insanın vatanı yoktur. Vatan zamktır.

Sadece zenginler ölümü yaşar; fakirler ise bekler onu. Hiçbir dilenci ölmez, sadece sahip olanlar ölür. Zenginlerin çektiği acı, fakirlerin kuş tüyü yatağıdır.

Bütün bakış açılarının hiçbir işe yaramadığını fark eden kişi özgürdür; buradan gerekli sonuçları çıkaran da kurtulmuş.

Yıkma arzusu içimize öyle bir kök salmıştır ki kimse onu söküp çıkaramaz. Bizzat varlığın temeli şeytani olduğu için her birimizin yapısında vardır o. Bilge yatışmış, emekli olmuş bir yıkıcıdır. Ötekiler hala iş başındaki yıkıcılardır.

Hayatının yarım kaldığından, bir yere varmadığından yakınacak birisine, hayatın kendisinin benzer, hatta beter durumda olduğunu hatırlatmamız yeter.

Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız. Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.

Benim misyonum zaman öldürmek, zamanınki ise beni öldürmek. Katil katile gayet memnunuz halimizden.

Doğru yolda olduğunuzu nasıl anlarız? Ölçüsü gayet basit: Eğer etrafınızdakiler birer ikişer yok olmuşsa, hiç şüphe yok, işin özüne onlardan daha yakınsınız demektir.

Kaynak: E.M. Cioran’ın kitapları

Ezeli Mağlup Çev. Haldun Bayrı -Metis Yay. 2005

Tarih ve Ütopya Çev. Haldun -Bayrı Metis Yay. 1999

Burukluk Çev. Haldun Bayrı- Metis Yay. 1993

Çürümenin kitabı Çev. Haldun Bayrı -Metis Yay. 2000

Var olma Eğilimi Çev. Kenan Sarıalioğlu-Metis Yay. 2016

Doğmamış Olmanın Sakıncası üstüne Çev. Kenan Sarıalioğlu-Metis Yay. 2017

Gözyaşları ve Azizler çev. İsmail Yergüz Jaguar Yay. 2015

Aytekin Yılmaz – edebiyathaber.net (17 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r