Buraya kadar. Seni duyuyorum ama… | Havanur Taflan

Ağustos 19, 2026

Buraya kadar. Seni duyuyorum ama… | Havanur Taflan

    

“Bir hikâye, sınırlarımız birbiri ardına yıkıldığında başlar”

İnsan hayata başlarken henüz kendisini bütünüyle ayrı bir varlık olarak deneyimlemez. Doğum, hayatın ilk büyük paradoksudur. Yalnızca bir birleşmenin sonucu değil, aynı zamanda yaşamda yaşadığımız ilk ayrılıktır. Anneliğin belki de en büyük paradoksu burada başlar: Bir insanı kendinden kopararak dünyaya getirmek ve sonra onun senden kopabilmesine izin verecek kadar sevmek.

Ama Claire Marin’in Kopuş(lar)da düşündüğü bu kopuş hiç de basit değildir. Toplumun beklentileri, ataerkil yapının yüzyıllardır ördüğü duvarlar, anneliğe yüklenen anlamlar… Ortada feda edilen bir yaşam ve geçmişten geleceğe doğru büyüyerek birbirine dolanan bir hikâye varken.

Ne yapıyordu, parmaklarım o çocuğu tutmadan önce?

Ne yapıyordu yüreğim sevgisiyle?

S. Plath

Neden annenin sevgisini kanıtlaması için kendisini feda etmesi gerekir? Bir kadın anne olduğunda kendi hayatından ne kadar vazgeçmek zorundadır? Peki, vazgeçtiklerinin hangisi gerçekten anneliğin kaçınılmaz bedeli, hangisi ise toplumun ona ödettiği bedeldir? Bu ayrımı yapmadan ne anneliği romantikleştirebilir ne de anneliğin zorluğunu gerçekten konuşabiliriz. Çocuğumu sevmem, onun için yaptığım her şeyi sevmemi gerektirmiyor ki.

Bir kadın ne zaman gerçekten kendi hayatının öznesi olabilir? Caroline Norton’dan Adrienne Rich’e, Jacqueline Rose’a uzanan çizgide aslında aynı sorunun farklı yüzleriyle karşılaşırız. Caroline Norton, anneliğin bütün sorumluluğu kadına yüklenirken annenin kendi çocuğu üzerindeki hukuki söz hakkından bile mahrum bırakılabildiği bir dünyaya itiraz eder. Annenin yalnızca sorumlu değil, aynı zamanda hukuki bir özne olmasını ister. Rich, annelik deneyimi ile toplumun kadına dayattığı “annelik kurumu” arasındaki ayrımı görünür kılar.

Jacqueline Rose ise bütün bunların üzerine başka bir talep koyar: Annenin kendi hikâyesini anlatma hakkı. Anneler denemesinde sık sık mitlere döner yazar. Anneliğin yüzyıllar boyunca hikâyeler, anlatılar aracılığıyla şekillendirildiğini göstermek için. Medea’dan Plaza de Mayo Annelerine uzanan çizgide antik dünyanın ‘canavar annesi’ ile modern çağın ‘politik annesi’ arasında görünmeyen bir bağ kurar. Çünkü anne konuştuğu anda yalnızca annelik hakkında konuşmaz; iktidar, savaş, devlet, ölüm, kayıp ve hafıza hakkında da konuşmaya başlar.

Miadını doldurmuş kavramları hâlâ neden kullanıyoruz, diye sorarken Rose eski kelimeleri kastetmez. Açıklama gücünü kaybetmiş, hatta gerçekliği çarpıtan düşünme kalıplarını neden terk edemediğimizi sorar. Kavramların yalnızca düşüncelerimizi anlatmadığını, toplumsal düzeni de koruyan unsurlar olduğunu hatırlatır.

Kapitalizm ile ataerkil sistem birbirinden bağımsız çalışmaz. Sistemin bakım emeğine ihtiyacı var. Çocuk büyütülecek… Yaşlıya bakılacak… Hasta bakılacak… Ev sürdürülecek… İnsanlar ertesi gün yeniden çalışabilecek hale getirilecek. Ve bütün bu emeğin önemli bir bölümü görünmez ve ücretsiz kaldığında sistem bundan yararlanır. Çünkü kapitalizm, üzerine bastığı bu görünmez ev emeğinden, annelerin omuzlarına yüklediği kutsallık kisvesiyle yararlanır.

Rose’un “toplumsal ceza” adını verdiği kısımda annelerden her şey bekleyen bir kültürün, sonunda her şeyin faili olarak da onları görmeye başladığını söyler. Çocuk mutluysa anne sayesinde; mutsuzsa anne yüzünden. Başarılıysa anne iyi yetiştirmiştir; başarısızsa bir yerde anne eksik kalmıştır. Geleceği taşıma görevi kadınlarındır. Çocuklarının geleceğini kurmaları beklenir; kendi geleceklerini kurmaları ise çoğu zaman bencillik olarak görülür.

Evet, biz kadınlar sorunu yalnızca dışımızda aramıyoruz. Onun içinde yaşıyoruz. Korkuyoruz. Alışıyoruz. Annemizin sözlerini taşıyoruz. Bize söylenenleri çocuklarımıza aktarıyoruz. Bazen ataerkil dili kullanıyoruz. Çoğu zaman da kendi sınırlarımızı yine kendimiz çiziyoruz. Çünkü bildiğimiz düzen, kötü olsa bile tanıdık. Ve tanıdık olan bazen güvenliymiş gibi geliyor. Bu döngünün devamını sağlıyoruz böylece. Ama bunu kıramaz mıyız? Geçmişi tek bir sesin anlattığına inandırılmışken, kendi sesimizi duymayı nasıl öğreneceğiz peki?

Mesele yalnızca özgürleşmemiz değil… İstediğimiz bütün bağları koparmak değil; hangi bağın bizi taşıdığını, hangisinin bizi kendimiz olmaktan çıkardığını ayırt edebilmek.

Kadınlığın doğal bir kader olmadığını söyleyen Beauvoir… Annelik deneyimi ile annelik kurumunu birbirinden ayıran Rich… Anne bedeninin nasıl kutsallaştırılıp aynı anda susturulduğunu anlatan Kristeva… Annenin çelişkilerini, kaçma arzusunu, sevgisini ve suçluluğunu aynı anda görmemizi sağlayan Ferrante…

Rose tüm bu anlatıların sonunda… Kapıyı açıp şu soruyla baş başa bırakır bizi; Annelerden tarihin ve yüreğin hatalarını düzeltmelerini talep etmek ve kaçınılmaz biçimde başarısız olduklarında onları cezalandırmak yerine, onların tarih ve yürek hakkında –bedenlerinin ve zihinlerinin derinliklerinden– söylemek istediklerini dinlesek ne olurdu?

Dünyanın sonu olurdu. Ama… Kadını yalnızca kadınlığına, anneyi yalnızca anneliğine, çocuğu yalnızca anneye, erkeği ise tarihin kurucu öznesine indirgeyen dünyanın.

Ben, annem değilim, biliyorum. Ben, annem, onun annesi… Acılarını anlayabiliyorum. Ama aynı acıyı miras almak zorunda mıyım? Onların fedakârlığını görebiliyorum. Ama fedakârlığı hayatın tek ölçüsü yapmak zorunda mıyım? Çocuğumu sevebilirim. Ama onu kendimin uzantısı yapmak zorunda değilim ki. Oğlumu sevebilirim. Ama erkekliğin bütün yükünü başka kadınların üzerine bırakacak biçimde yetiştirmek zorunda değilim. Ve bir kadın olarak kendi hayatımı kurabilirim.

 Annelerin gerçekten konuşabildiği, babaların kendi sessizliklerini bozduğu, oğulların kendi erkeklik hikâyelerini sorguladığı, kızların annelerinin kaderini tekrarlamak zorunda olmadığı bir yerde başka bir hikâye başlayacak, biliyorum. Ya benim hikâyem?

Seni anlıyorum anne. Ama…
Hikâyenin bundan sonrasını ben yazacağım.

Kaynak

Jacqueline Rose, Anneler, Çev. Ilgın Yıldız, Alfa Yayınları

Claire Marin, Kopuş(lar),Çev. Yağmur Ceylan Uslu, İnka Yayıncılık

Yorum yapın