Masthead header

Bozkırın suskunluğunu bozan öyküler | Şirvan Erciyes

“Çünkü onlar ağır kanlı adamlardır
Değişen bir dünyaya karşı
Kerpiç duvarlar gibi katı
Çakır dikenleri gibi susuz
Kayıtsızca direnerek yaşarlar.”

Şükrü Erbaş, Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?

Edebiyatımızda köy yaşamını konu edinen öykü ve romanların 1980’lere kadar ilgi gördüğünü söyleyebiliriz. Bir zamanlar baş tacı edilen toplumcu gerçekçi eserlere ve köyde geçen romanlara okurlar, yazarlar ve hatta akademi ilgisini yitirdi. Ancak, son yıllarda aksi yönde çabalara da rastlıyoruz. Erkan Irmak’ın 2018 yılında yayımlanan Eski Köye Yeni Roman adlı eseri köy romanları hakkında düşünmek için yeniden alan yaratan bir çalışma olarak öne çıkarken, Behçet Çelik’in Öyküde Köy ve Kırsal İzleri[1] başlıklı yazısı dikkatle okunmayı hak ediyor. Erkan Irmak’ın kitabını ve Behçet Çelik’in yazısını okuduktan hemen sonra Hayati Sönmez’in Mavi Bozkır adlı kitabında topladığı öykülerle karşılaşınca, ister istemez öykülerin geçtiği mekâna odaklandım. Yazarın köy edebiyatını canlandırmak gibi bir amaçla yola çıktığını iddia edecek değilim, ayrıca neden köyü anlatmayı tercih ettiği noktasında da durmayacağım. Ancak kitapta yer alan öykülerin neredeyse tamamı köy yaşamını ve insanını konu ediniyor. Kentte geçen birkaç öykü var Mavi Bozkır’da. Yazar Hayati Sönmez, bu öykülerde kente göç eden karakterlerin peşinden giderek onların yaşantılarını anlatmaya devam etmiş.

Bozkır, denize ve yeşile aşina insanlara saman sarısı ve ağaçsız bir coğrafya, çirkin hatta ürkütücü bir boşluk gibi gelebilir. Oysa, uçsuz bucaksızlığıyla bir çeşit sonsuzluk hissi düşürür bakanın ufkuna, susuz bir deniz gibi. Yazar, öykü karakterlerini Mavi Bozkır Pavyonu adını verdiği bir pavyonda kente getirir son öyküsünde ve kitaba adını veren de bu öyküdür. Ayrıca kente gelen diğer karakterleri kahve önünde pusuya yatmış, amele pazarında iş beklerken görürüz. Köyden kente göç eden insanın kentteki statüsüne dair yalnızca birkaç küçük ipucu olarak okunabilir bu öyküler.

Bozkırın tüm sadeliği, renksizliği ve kıt kanaat koşulları, bozkırda yaşayan bilumum canlıyı suskunlaştırır. Bozkır insanı yabancılara karşı taşlar, kayalar, ahlat ağaçları gibi sessiz, temkinli ve yabanıldır. Yalnızca doğa koşullarının değil gelenek görenek, ritüel, din, yoksulluk ve kişisel zaafların belirlediği hayatlarla karşılaşırız Mavi Bozkır’da.

Hayati Sönmez’in dili ve anlatısı bozkıra uygun biçimde süssüz ve abartısız. Bozkıra yaraşır biçimde sürprizli. Yerel söyleyişe pek yer vermemiş yazar, yalnızca gerekli gördüğü birkaç yerde yerel ağız ve sözcükler kullanmış. Hayati Sönmez geçmişe bugünün gözüyle bakarak, geçmiş güzellemesi yapmadan ve özleme düşmeden yazmış öykülerini. Ayrıca bozkır insanını ve yaşamını değiştirmeye, dönüştürmeye çalışmadan olduğu gibi anlatmış öykülerini. Ancak öykülerde anlatıcı olarak beliren karakterlerin (ki çoğunlukla çocuklar) bozkırda egemen olan akışın dışında yer aldığını, soru işaretlerine tutunduğunu söyleyebiliriz. Zaten onların payına çoğunlukla çekip gitmek düşer.

Mavi Bozkır’ın öykülerinde mekân Orta Anadolu’da herhangi bir köy izlenimi uyandırıyor. Zaman ise altmışlar / yetmişler gibi görünmekte. İspanyol paça pantolon, uzun saç, teyp, twist zaman konusunda tahmin yürütmemize katkı sağlayan detaylar olarak beliriyor.

Köyü konu edinen romanlarında ve onlardan sinemaya uyarlanmış filmlerde imam ve öğretmen çatışmasına tanık olduk. İmam bağnazlığın ve geleneksel değerlerin simgesi, öğretmense cumhuriyetin kurucu ideolojisinin ve devrimlerinin savunucusu ve savaşçısı olarak yer bulur genellikle. Hayati Sönmez’in Eşek Arıları öyküsünde de imam ve öğretmen çıkıyor karşımıza, ancak bu kez çatışma söz konusu değil. Köyde bir eve arı kolonisi musallat olur ve bu arıların eşek arısı mı bal arısı mı olduğunu anlayamayan ahali ne yapacağını bilemez.

Öğretmene ve imama danışılarak sorun çözülecektir. Yaz mevsimidir ve öğretmen ona ihtiyaç duyulduğunda köyde değildir, yakın zamanda da gelmeyecektir. İmam komşu köydedir ve kısa sürede dönecektir. İmam köylünün imdadına yetişir, sorunun çözümü için mantıklı açıklama ve eylemlerde bulunur. Sevecendir ve köy romanlarında karşımıza çıkan cahil hocalara benzemez. Bu öykü, öğretmen imam çatışmasının imamın lehine sonuçlandığını düşündürmekte. Buna karşın dinsel baskı, kör inanç ve taassup hemen hemen her öyküde sezilir. Bu üçlü, bozkırı ve köyleri egemenliği altına alan korkunç bir çete gibi iş görmektedir. Saçlarını uzattığı ve İspanyol paça pantolon giydiği için köylünün gelenek ve din dışı bulduğu Recep ne yaparsa yapsın kabul görmez, saçlarını kestirir, pantolonu giymez olur, camide herkesten çok vakit geçirir ama yine de o yadırganan halinin gölgesi peşini bırakmaz.

Çekik Olmayan Gözler öyküsünde, ahalinin Ermeni olduğundan kuşkulandıkları Tatar lakaplı şahıs ne kadar ibadet ederse etsin herkesin vicdanında Ermeni’dir ve ona kuşkuyla yaklaşılır. Gavur Çeşmesi adlı öyküde üzerinde Hristiyan inancına uygun yazı ve resimler olan çeşme, tüm köyün en büyük kâbusudur. O resimlere bakanın dinden çıkacağına inanan kadınlar, çeşmeye tek başlarına gitmekten korkarlar. Bu korkuyu körükleyen de Kur’an kursu hocasıdır. Dinsel taassup halkı yönetmek ve baskı altında tutmak için iktidarların kullandığı etkin bir araç ola gelmiştir ve Hayati Sönmez’in öykülerinde sıklıkla bunun örneklerine rastlanıyor. Dinin yanlış algılanması ve uygulaması diyebilir isteyen bu duruma isteyen de dinin bizatihi kendi doğasına yükleyebilir suçu. Hayati Sönmez, tarafsız davranarak tercihi okura bırakmış. Köyde yaşayan insanların suçu mu bu taassup yoksa onları bu taassuba mahkûm eden iktidarlar mı suçlu, sorusunu sormak okurun bileceği iş.

Cami duvarına oturup dedikodu yapan sinsi erkeklerin, Yılanların Öcü filminde Aliye Rona’nın oynadığı Irazca benzeri kadınların yaşadığı köyler var Mavi Bozkır’da. Ayrıca köy odaları, kuşanılan silahlar, açığa çıkmak için geceyi bekleyen şiddet var. İnsani olanla insanlık dışının kol kola gezdiği, geleneğin ve ritüellerin tüm yaşama egemen olduğu, farklı olanın dışlandığı o köyler hakkında Erkan Irmak’ın şu tespitine katılmamak mümkün değil. “Yaşamları döngüsel ve bir cemaat toplumu kimliğindedir. Zamanla, mekânla, doğayla ve birbirleriyle kurdukları ilişkiler hep bu temel bakışa göre şekillenir.”[2]

Kent yaşamının getirdiği bireyliğin karşısına dikilen ve övülen cemaat kültürü, gelenek ve göreneğin güzelliği, irfan gibi kavramların hayal ürünü olduğunu, o köylerde asla yaşamak istemeyeceğimi düşündüm öyküleri okurken. Tüm köyler böyle miydi, iyi örnekler yok muydu gibi sorulara herkesin yanıtları farklı olacaktır muhtemelen. Hayati Sönmez köyü iyi tanıyor ancak onun tanıdığı köy 40- 50 sene öncesinin köyüdür. Televizyon ve internet aracılığı ile değişti köyler. Cehalet ve taassup bozkıra teknoloji aracılığıyla yayılıyor artık, siyaset bu duruma bile isteye hizmet ediyor. Köyün dışında yaşayanlar gerçeklerden çok hayallere yaslanarak anımsıyor köyü, köyle ilgili hülyalara dalıyor. Günümüz köyünü her veçhesiyle yazacak edebiyatçılar aracılığıyla, köy edebiyatla ve kent insanıyla yeniden buluşabilir. Hayati Sönmez’in araladığı kapı dilerim kapanmaz.


[1] https://t24.com.tr/k24/yazi/oykude-koy-ve-kirsal-izleri,3027

[2] Erkan Irmak, Eski Köye Yeni Roman, İletişim Yayınları, 2018, sayfa 99

edebiyathaber.net (6 Nisan 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r