Bir Yazar Adayına Mektuplar: 19 Değişken Duruş, Ayrıksı Yolculuk | Feridun Andaç

Haziran 16, 2026

Bir Yazar Adayına Mektuplar: 19 Değişken Duruş, Ayrıksı Yolculuk | Feridun Andaç

Bir Dil Yaratmak

Bir dil yaratmak yolculuğundaysanız eğer, yeni sözcükler gerekir size.
Bakışımlı bir yolculuktur yazmak. Bunun için de birçok yaşamınız olmalı.
Düşe ve yalnızlık atlasına sarılmaktan başka, öylesi de kaçınılmaz.
Günlerdir üst üste/ardı ardına izlediğim Antonioni, Saura, Truffaut, Pasolini, Almodóvar filmlerinden bana yansıyanların düş ve düşüncelerindeyim.
Ki bu, iyicil geliyor bana.
Sinemanın yanına resmi koyuyorum öncelikle, sonra müzik ve fotoğraf…
Sözünü ettiğim yaşamların bir bölümünü bunların içerdiğini söylememe, bilmem gerek var mı?

Düşcül Söz

Bunun kapısını aralayan bakışı görmeli, ona dönmeli yüzünü. Yaratıcılığın kaçınılmaz yolculuğu: arzu, tutku…
Düşcül söz oradan ağıp geliyor çünkü.

Çağrısı Gelen Söz

Van Gogh’a başlamak… Ona dair bir deneme yazmak için yola çıkmıştım bir zaman önce; yeniden dönüyorum…
1853-1890… Kısa bir ömür… Ama iz bırakan bir dünyayı taşıdı resmine… Ondan yansıyanları anlatmayı deneyeceğim…
Yakınında olanlara da, özellikle Gauguin’e, dönüp bakmalı elbette. Çağdaşı izlenimcilere…

Ötedeki Ses

Nicedir yazıp duruyorum her birine:
Jean Seberg ateşleyicisi oldu… Ardından “Elveda Hüzün” geldi, sonra “Kızıl Saçlı Kadın”… Şimdikine ise henüz bir ad bulamadım…
“Farkındalık”tan söz ediyordu bugün… O seslerle yol almak iyi geliyor.

Yazıdan Çekilince

Teknolojinin her şeyi kuşatıp insanı iyice yalnızlaştırıp köleleştireceğinden sıklıkla söz edilir oldu.
Daha geçen gün Hürriyet’te “geleceğin medyası” tartışılırken dile getirilen sorunların özü gelip “nasıl yazmak”ta düğümleniyordu.
Şu bir gerçek ki, geçmişte basında edebiyatçıların yer alması, yazan kişilerin neyi/nasıl yazacakları konusunda bazı ölçütleri getiriyordu. “İyi yazmak” ön plandaydı. Köşe yazısından habere, yorumdan röportaja bu böyleydi.
Şimdinin medyasındaki sığlık biraz da edebiyatçıların gazetelerden çekilmesiyle başladı diyebiliriz.

Sorulardan Yola Çıkarak

Sorular sorarak bir yere varılır mı edebiyatta? Şu nedir, bu nedir gibisinden değil de; edebiyatımızın güncel sorunlarını görmek, irdelemek açısından…
Kadir Gürsel’in Milliyet’teki bir yazısında gündeme getirdiği en temel sorunlardan biri üzerine yazılanlara bakınca; soruyu soran, sorunu gündemleştirenin konumu, bunun dile getiriliş mecrasıdır asıl edebiyatımızın en temel sorunlarından biri.
Giderek yok olan, dergilerde de varlığını sürdüremeyen edebiyat ortamı, artık bu tür soruların/sorunların çok uzağında. Görmeyen/duymayan/konuşmayan konumda neredeyse.

Düşcül Dil

Kapayınca gözlerinizi, buna yakalanıyorsunuz. Sonra kurmaya, yaşamaya başlıyorsunuz.

Yaşanmışlıklarla buluşunca, o düşsel olan kanatlandırıyor sizi.

İçinde Yaşadığımız Ağ

Yazıp yayımlayanın, kitap çıkaranın en temel sorunu/sorgusudur; ortaya koyduğunun beğenilip beğenilmemesi.
Bu hep sıkıntılı bir durum olarak gelmiştir bana. Beğenilsen düşmanın artıyor bu ülkede; beğenilmesen, sen yaptığına küsebiliyorsun.
Bachmann da bunu, bir ağ içinde yaşamaya benzetir. (s.12/ “Frankfurt Dersleri”ne bakmalısınız mutlaka)

Markiz Yemek Kulübü Olduğunda İstanbul…

İstanbul gibi kentlerin bir yerde durması mümkün değil…
Yani, uygarlıkların taşıyıcısı bir kenti göç arenasına çevirerek ülkenin her şeyini karşılayan bir kent konumuna getirirseniz, bu durmama hâli kaçınılmaz.

Bir kent dönüşünce yerinde durmaz, başkalaşır. Üstelik kimliğini yitirmeye yüz tutar; zamanla da kendi aidiyetini yitirir.
Bugün birçok noktasına bakınca İstanbul’da bunları gözlemek mümkün.
Beyoğlu’nun simgesi mekânlardan Markiz Pastanesi’nin uzun süre kapalı kaldığını biliriz. Yakın zamanda da el değiştiren yer restore edilerek eski hâline kavuşmuştu.
Gene pastane/cafe olarak hizmet veren Markiz, bir süre sonra bu başkalaşıma ayak uydurarak, uyduruk bir adla (“Yemek Kulübü”) kimlik değiştirdi.
Caddeden geçerken baktığınızda, o güzelim Markiz vitrininin camlarına yapıştırılmış/asılmış “Biftek 6 lira” sözlerini görürsünüz. Cephenin alınlığında da kocaman bir “Yemek Kulübü” tabelası…
Kentin simgesel mekânları böyle kolaylıkla çirkinleştirilebiliyorsa ve semtin yerel yönetimi de buna sessiz kalıyorsa, İstanbul tükenmeye mahkûm!

Kuşatıcı Olan

“Pas nasıl çevresini kemirirse,
bu huzursuzluk da giderek
çepçevre kuşatmaya başladı
beni.”
Hugo von Hofmannsthal

Çağımızda bu sanrıyı gün be gün yaşarız. Giderek de içimizde hiçleşme yolculuğu başlar.

Her Yazarın Bir Kıvılcımı, Bir Ateşleyicisi Vardır

Bunu “el almak” olarak nitelendiremeyiz. Düşünce aurasını ateşleyen, ona kıvılcım taşıyan demek daha doğrudur. Yazmaya yöneltmenin ötesinde bir şeydir. Lâv’ın ortaya çıkmasını sağlayan da diyebiliriz belki. Bachmann, şöyle diyor bunun için:

“Nietzsche, bütün bir kuşak için, Andre Gide, Thomas Mann, Gottfried Benn ve daha pek çokları için bir kıvılcım oldu. Brecht için Marx, Kafka için de Kierkegaard aynı işlevi gördüler. Joyce’un ateşini tutuşturan, Vico’nun tarih felsefesinden sıçrayan
kıvılcım oldu. Buna Freud’un kıvılcımları ile, son zamanlar için, Heidegger’in yarattığı etkiyi eklemek gerekir.” (s.24)

Poe’nun Ziyaretçisi

60 yıldır, her doğum gününde mezarına gelip güller ve bir şişe konyak bırakan “gizemli ziyaretçi” bu yıl gelmemiş…
Onu gözetlemek için bekleyenlerin hayal kırıklığı bir yana; gelenin gelmemesi… Tutku ve bağlılıkla bunu 60 yıl sürdürdüğüne göre, ölmüş olma olasılığı fazla.
Poe’nun anlatılarına özgü bir şey bu da.
Belki de tam bir öykücülük durumu…

Dönüp şuna bakmalı ve sormalısınız kendinize: Ben hayatın neresindeyim, neleri nasıl yaşayıp görüp gözlüyor ve yazının ardına düşüyorum…

Yorum yapın