Masthead header

Bir ‘sosyal haydut’un anıları | Emrah Polat

Eric Hobsbawm genellikle kırsalda, kanunsuz bir şekilde yaşayan ve halka yardım eden yöresel kahramanları sosyal haydut olarak tanımlar. Bu kişiler adaletsiz yönetimlere karşı savaşır ve halka yardım ederler. İnce Memed’in ve Robin Hood’un bu tür kahramanlardan olduğunu söyler.

Bu iki efsaneyi bir yana bırakırsak bazen de sosyal haydutların bir bölümü, yaşamda kalabilmek için hızlı taraf değiştirebiliyor ve zaman zaman otoritenin hizmetine girerek bölgedeki denetimin sağlanması için kullanılabiliyorlar.

Dündar Kılıç’ı pek çok özelliğini gözeterek kentli bir sosyal haydut olarak tanımlamak mümkün gözüküyor. Peki kimdir sosyal haydut: Yalnızca saygı duyulmayan, aynı zamanda sevilen ama ölesiye korkulan kişidir özetle.

Dündar Kılıç’la “ilgili” bir anımı anlatmak isterim: 10 Ağustos 1999 günü Şişli Cami’nin çaprazındaki işyerimden öğle yemeği için çıkmıştım. Ağustos sıcağıydı. Lokantada aşırı zaman geçirmem, yediğim sarmaların ağırlığından mı kaynaklanıyordu, lokantadaki klimadan mı emin değilim. İşyerine dönerken camideki olağanüstülük dikkatimi çekti: Dışarıda polis minibüsleri, gelen çelenklerin üzerindeki isimleri not eden siviller, patır patır gözaltına alınan takım elbiseli gençler… Neler oluyordu? Çok geçmeden Baba filminden fırlamış görüntünün nedenini öğrendim: Caminin avlusunda Dündar Kılıç’ın cenaze töreni gerçekleştiriliyordu. Yılmaz Güney’le dostluklarını, ’80 sonrası Babalar Operasyonu sorgusunda neler çektiğini bilmiyor değildim.

İşe bir süre daha geç kalmayı göze alıp polisle didişen “ailenin” oluşturduğu barikatı geçerek avluya girdim. Avlu hıncahınç doluydu: Ünlüler, yeraltı dünyasından olduğu su götürmeyen façalı tipler…  İşte, yaşamıyla Türkiye tarihinin bir başka okumasını yapabileceğimiz Dündar Kılıç’ın cenaze töreni böyle gerçekleşti.

O günden sonra kendisiyle ilgili kitapların tümünü okudum. En son kitap Ceres Yayınları’ndan çıkan, Serdar Atmaca’nın kaleme aldığı bir tiyatro oyunu olan “Yakası Karanfilliler”. İçeriden bir dille yazılmış, argonun yerinde kullanımıyla gerçeklik duygusu artan sürükleyici bir kitap “Yakası Karanfillliler”. Ancak gözlerim, Diyarbakır Cezaevi’nde Babalar Koğuşu olarak bilinen koğuşta birlikte kalan -bir zamanların düşmanı- Dündar Kılıç ile Behçet Cantürk arasındaki yakınlaşmaya ilişkin bir sahne de aramadı değil hani.

Kitaptan:

Bazı alafranga bebesi yeni yetmeler, babalarının kolay kazandığı paraları, lüks mağazalarda harcayıp, kredi kartlarını taksitlendirmek için pos makinelerinden çektiriyorken, bizler de geçmişte eşitlik için, insanca paylaşıma inandığımız için, hayatımızın yirmi bir yılını nakit olarak hapishanelerde çile çekerek ödedik. Hayat içeride de bize görev verdi. Hapisteki müebbet yemiş ya da uzun sene cezaları olan her mahkûmun birer sevgilileri vardı. Ta ki biz içeri girene kadar. Ve geceleri bu sevgililerinin üzerinden geçiyorlardı. Bu deyyusların “sevgilim” dedikleri, sübyan erkek çocuk mahkûmlardı. Böyle nasipsiz şerefsizi kendi ellerimle doğradım. Allah muhafaza bu çocuklar sizin de evlatlarınız olabilirdi! O günden sonra hapishaneler evelallah nefes almaya başladı. Çocuk oyunu mu sandınız ulan siz bu işleri! Parası olan ile olmayanı da ayırmadık. Ne yediysek onu yedirdik, ne giydikse onu giydirdik. Hayat bize böyle görevler verdi. Sonra hapisten çıktık nelerle karşılaştık! Devletin bankasını önce türlü alavere dalaverelerle soyar bu bazı kravatlı, sözüm ona insan müsvetteleri ve mubahtır derler. Sonra bu bankaları zarar ediyor diye ya satarlar ya da kapatırlar. Ama her ne hikmetse gene mubahtır. Banka çalışanları işsiz kalır, oralı olan hiç yok. Hayali ihracat yaparlar gene mubahtır. Nu mubahı ulan ne mubahı, Günahtır günah!

Emrah Polat – edebiyathaber.net (1 Ağustos 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r