Masthead header

Öykü: Bunak derler Erna’ya… | Ömür Yılmaz

Erna pencere kenarında, yağan karı izliyordu. Sütlü İngiliz çayını yudumlarken, parmağındaki beştaş pırlanta yüzüğüyle övünmekteydi. Nasıl da yakışıyordu kemikli ellerine yüzük? Onu saklamakla ne akıllılık etmişti…

“Bıkmadın seyretmekten şunu…”

“Bıkmam.”

“Senin yaşında bir kadının maddiyata verdiği önem şaşırtıcı.”

“Ha hay… Kendini unutmuş, beni görünce şaşırırmış haspam.”

Erna, porselen fincanı sehpaya koyup omuzundaki yamalı kaşmir şalı düzeltti. Sabah sürdüğü kırmızı ruj, büzüşük dudaklarından taşmıştı. Kar bastırırken, dünyanın değişimine yetişemeyen mevsimleri düşündü Erna. Kış, kıyıcılığını baharda anca hatırlıyor, körpeciği sıkıştırdıkça, hangi vakit nereden çıkacağı meçhul, afacan bir çocuğa çeviriyordu.

“Dünya gittikçe dengesini yitiriyor. Çok korkunç…”

“Dengesi mi var dünyanın? Hiç haberim yoktu.”

“Erna lütfen, dalga geçme benimle.”

“Hep böyleydin. Rutinin azıcık bozulsa panikler; konforunu, lüksünü kaybetmemek için önlemler alırdın. Huyunla, benim de elimi kolumu yıllarca bağladın.”

“Fena mı yaptım? Başımızı sokacak bir evimiz var sayemde. Hoppa aklına kalsaydık eğer, sokaklardaydık.”

“Seni ahlak kumkuması, düzen abidesi, kusursuzluk simgesi daha, daha, ne, ne varsa hepsi, hepsi…”

“Hakaret saymıyorum söylediklerini, haberin olsun. Bir zamanlar, benim hissettiklerimi sen de hissederdin. Sandığın kadar farklı değiliz aslında…”

“Senin dayatmalarına kandığım günlere ….”

Kapı çalıyordu. Erna tedirginlikle kalkıp kapıya yürüdü. “Kim o” sorusunun cevabı, iki oda bir sofa virane evde yankılandı.

“Aç anne, benim…”

Kör olmayasıca, kaç zamandır yoktu ortalarda. Hangi delikten çıkıp geldi şimdi…

Mete ısrarla zile basarken kapıya da vuruyordu. Konu komşuyu meraklandırıp telaşlandırma gibi bir derdi yoktu, neticede yaşlı annesinin lakabı bunaktı ve oğluna kapıyı açmaması da artık ayıplanmıyordu.

“Evdesin biliyorum…”

Erna kapıyı açmamanın yollarını ararken, nefes dahi almıyordu. Şalına sarıldı. Sımsıkı. Dersin şaldan alıyor gücünü.

“Kapıyı aç Erna. Çocukcağız dışarıda üşümüştür.”

“Ne çocuğu be, koskoca herif. Kim bilir ne halt etti de geldi yine.”

“Ne yaptıysa yaptı. Evladın o senin, aç şu kapıyı.”

Erna, çaresiz kapıyı açınca Mete hızla içeri daldı. Gürgen ağacından yapılma oymalı koltuğa, teklifsiz konuşmalarıyla bedenini atarken ıslak ayakkabıları da ayağındaydı.

“Ohh be, baba evinden iyisi var mı?”

“Hoş geldin Mete.”

Mete kollarını açıp kapatıyor, dalbacaklarını uzatıp topluyordu.

“Hoşbuldummm…”

“Hoş geldin de gelmesine, hayırdır, hangi rüzgâr attı seni baba evine.”

“Özledim geldim, dünya güzelim, kraliçem…”

Erna emindi. Yine para isteyecekti Mete. Koltuğuna oturdu, kıymetli çayından bir yudum daha içti. Sitemle karışık öfkesini bastırırken, ki bastırmasını karşısında kaş göz işaretleri yapan genç kadın öğütlüyordu, gülümsedi. Kod adı bunaktı. Bir somurtup bir gülmesi yadırganmazdı.

“Aç mısın, Mete? Bir şeyler hazırlayalım sana, di mi Erna?”

“Aç mısın?”

“Tokum. Fazla da kalamayacağım. Yalnızca küçücük bir ricam olacak.”

Altı ay öncekine nazaran, konuyu hızlı açmıştı Mete. O zaman, üç gün yatmıştı da evde, gideceği saat söylemişti derdini. Fena da olmamıştı. Paracıkları kapan Mete’nin pişkin suratına katlanmamıştı Erna.

“Param yok.”

Debelendiği koltukta doğruldu Mete. Annesini süzüyordu. Bakışlarında, Erna’nın da fark ettiği üzere ürkütücü düşünceler saklıydı. Yalancı bunak, mezara götürecek paraları, tek ben kaldım hayatında, hayrıma oturtuyorum seni bu evde, ölmedin gitti. Bunak. Bunak…

“Para isteyeceğimi de nereden çıkarıyorsun?”

“Başka bir nedenden kapıma geldiğin görülmedi.”

Mete, dişlerinin arasından konuşurken, Erna’nın parmağındaki yüzüğü görüp şaşaladı. Yerinden neredeyse sıçrayıp niyetini sezen genç kadını geçerek annesinin yanına gitti. Önce fincanı alıp sehpaya koydu, sonra Erna’nın elini avucunun üstüne. Erna içinden küfürler patlatıyordu. Ne bok yemeğe unutmuştu pırlantasını çıkarmayı? Düşük göz kapakları titredi. Kirpikleri nemlendi.

“Böyle bir yüzüğünün olduğunu bilmiyordum. Sen ne hinoğlu hin bir kadınmışsın meğer.”

“Sen de benden sebep mi hinoğlu hin oldun?”

Pişkince sırıttı Mete. Erna’ya göre, pişkinlik Mete’nin uzuvlarından biriydi.

“İşlerim bozulunca biraz borçlandım anne. Adamlar, borçlandıklarım yani, hiç tekin değillermiş. Tehdit ediyorlar beni. Ya paramız diyorlar ya canın.”

Erna elini Mete’nin avucundan çekti, baldırının altına sakladı. Kar tipiye dönüşmüştü. Pencereye değen taneler tıkırtıyla birikiyordu. Banliyö treninin sesiyle irkilip sırtını dikleştirdi Erna. Mete saçlarını karıştırdı hatta yoldu, odada dolaştı, döndü geldi. Genç kadın Mete’nin arkasında durmuş, Erna’nın yüzüğü vermeme ihtimaline karşı gene kaş göz ediyordu.

“Kes şunu…”

Mete derin bir nefes aldı. Eğilip, Erna’nın dizlerini tuttu.

“Oğlan tefecilere borçlanmış Erna. Öldürsünler mi yavrucağı?”

“Sıkışmış da azıcık borçlanmış… Kaçıncı bu? Çocuk olsa kanmaz yalanlarına.”

“Yalan mı? Vallahi billahi işlerim bozuldu.”

“Ayol, niye yalan söylesin ki?”

“Yalanın daniskası hem de. Kumar borcumdan gırtlağıma yapışıyorlar desene.”

“Tövbeli o, oynamaz kumar.”

“Tövbe ettim ben, aylardır elimi sürmüyorum kağıtlara.”

“Hadi oradan. Doğurduğumu bilmez miyim? Şu haline bak, zayıflıktan iğne ipliğe dönmüşsün. Ayağındaki ayakkabı seni karşı kaldırıma zor götürür. Saçındaki yağ, yüzündeki sakal. Bütün vücudun, sürekli kaybeden bir kumarbaz olduğunu haykırıyor.”

Mete’nin dikkati, baldırda saklanan pırlantadaydı.

“Bu son anne, söz. Ver o yüzüğü bana.  Yoksa yarını göremeyeceğim.”

“Sana yıllardır verdiklerim ne işe yaradı ki, kalan son şeyi de almak istiyorsun?”

“Sırf evde takıp övüneceksin diye çocuğu kırma Erna. İşlerini düzeltsin, yeni bir yüzük alır sana. Koskoca mühendis adam…”

“Vermem. Benim pırlantam o. Çalıştım da aldım.”

Erna yaşlılığına tezat bir atiklikle yerinden fırladı. Kendine sımsıkı sarıldı. Bir ileri iki geri geziniyordu.

“Senin sünepe baban, ki kırk kere terk etmem gerekirdi onu, şu kıçı kırık evle, üç kuruş maaştan başka bir şey bırakmadı bize. Beni ne hayallerle evlendirmişlerdi onunla. Banka müfettişi efendi bir adammış, bir elim yağda bir elim balda yaşar gidermişim. Nah! Adamı yaratırken içine ruh koymayı unutmuşlar da kimsecikler anlamıyordu. Hevessiz, amaçsız. Soluk alsın yeter. Onu da beceremedi ya.”

Mete yılgınlıkla Erna’yı dinliyor,  susturup kızdırarak yüzükten olmak istemiyordu.

“Yine aynı şeyleri anlatıyorsun Erna. Biliyor çocuk, ezberledi.”

“Bilmiyor, bilse böyle gelmez karşıma durmadan.”

“O fiyakalı üniversitede neyle okudun,  haberin var mı? Yok. Tanrının bile yok. Gözlerini yumdu o yıllar. İyi bir geleceğin olsun diye, bin bir taklayla okuttum seni ben.”

“Sus Erna lütfen…”

“Yaptıklarım kimine göre orospuluk kimine göre iş bilirlikti. Bak şu duvarlardaki fotoğraflara. Bak hadi. Ne görüyorsun? Genç, güzel, alımlı bir kadın, ateş gibi. Ama yalnız. Evliyken de yalnız, dulken de. Bana öğretilenlere lanet olsun ki, bir gün aldatmadım babanı, sonrası zaten iş…”

Göğsünü yumrukluyordu Erna konuşurken. Mete’nin rengi sararıp yeşile döndü. Kusacak oldu, ağzını kapadı.

“İnanma ona Mete, bunak işte.”

Bunak işte, bunak, sayıklıyor, gerçek olamaz.

“Peki sen ne yaptın? Gününü gün edip, önüne atlayana sorgusuz sualsiz kapıldın, bir baltaya sap olamadın.”

“Dün akşam seyrettiği diziyle karıştırıyor hayatımızı. Dinleme onu.”

“Para da yüzük de yok sana.”

Kulaklarındaki çınlama Mete’nin başını döndürüyordu. Zihni istemese de geçmişe kaydı. Erken geldiği bazı akşamlar Erna ’yı evde bulamayışını hatırladı. Mazeretlerini. Lüks içindeki öğrenciliğini. İlk fırsatta satıp parasını yediği arabayı. Hatırladıkça anlıyor, anladıkça küçülüyor yok oluyordu sanki. Bir saniye desen kalamayacaktı orada.

Kapıya koştu Mete. Eşikte duraksayıp bekledi bir an. Erna’nın sırtı dönüktü. Mete’nin dilinin ucunda onlarca cümle tepişirken, belki de ilk kez, biri dahi çıkamadı ağzından.

“Oğlan gidiyor Erna, tut yakala.”

Erna umursamadı. Buğulanmış pencereden dışarıyı izliyordu yine. Yağışa rağmen sokakta dikilen ve insanı andıran üç karartı gördü kataraktlı gözleriyle. Kapı çarptı. Erna derince soluklanıp yerine oturdu.

“Canavarsın sen. Aynı zamanda, tam bir…”

“Çekinme söyle. Sürtüksün de.”

“Evet, tam bir sürtüksün. Çocuğu biçare bırakmak yakışır mı bize? Bir yüzük uğruna hem de.”

“Ben o yüzüğü çalışıp kazandım.”

Erna, genç kadına hışımla bakacakken, duvarda asılı fotoğrafa kilitlendi. Kocasını zorla götürdüğü son davette çektirilmiş, siyah beyaz bir fotoğraftı. Demek bugün, o fotoğraftan çıkıp gelmişti haspam… Tiz sesiyle adeta kükredi Erna.

“Bıktım senin dayatmalarından. Defol git çerçevene.”

Genç kadın boynunu büktü.  İstenmemek gitmesine yeterliydi. Belinden çeken bir kuvvetle puslanıp silinirken, fotoğrafa ivedilikle geri döndü. Kahkaha atan yüze yerleşti. Etolünü omuzlarına attı, pırlantasız parmaklarını da üzerine.

Erna pencere buğusunu, titreyerek yarım yamalak sildi. Sokağı bezemiş beyazlıkta, koşuşturan ve itişen karartılar görüyordu. O karartılardan üçü uzaklaşırken, biri yere yığıldı. Düştüğü yerin beyazı gecikmeden kırmızıya bulandı. Erna yüzüğünü okşadı. Öptü. Koynuna bastırıp, kanlı canlı yareniymişçesine sohbete koyuldu.

“Merak etme, kimselere vermem seni…”  

edebiyathaber.net (6 Haziran 2021)

  • Nazan Çinko - 06/06/2021 - 11:42

    Çok güzel bir öykü. Akışı, diyalogları, ölçülü sıkmayan betimlemeli… Elinize sağlık.cevaplakapat

    • ömür yılmaz - 07/06/2021 - 13:33

      çok teşekkürler…cevaplakapat

  • Muzo - 07/06/2021 - 08:36

    Carpicicevaplakapat

    • ömür yılmaz - 07/06/2021 - 13:34

      teşekkürler…cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r