Masthead header

Bende sevdiğin ne varsa… | Anıl Ceren Altunkanat

Kimin kimde sevdiği ne varsa… Yanılsama. İnsanı çarpık çurpuk gösteren o sirk aynaları. Hep deformasyon. Herkesin diğerine bakışında. Herkesin kendine bakışında. Ta çocuklukta, yanlış bir aynayla başlayan deformasyon. Gitgide bulanıklaşan aynaya yerleşen yanılsama.

“Baban beni olduğum gibi kucaklayan ilk adamdı. Bıraktığı yerden çok sert düştüm bu yüzden. Bende sevdiği ne varsa onlar yüzünden gitti, biliyor musun? Hepsini de götürdü gitti.”

Genellikle böyle olur. Eşyanın tabiatı.

Bu yüzden bilmek istemiyorum. Bende sevdiğin ne varsa. Bende gördüğün ne varsa… Olsa olsa yanılsamalar bahçesine açılan komik bir ayna. Deformasyon aynası.

Bunu biliyoruz, hep el altında tutalım. Öyleyse evet. Unutmamalı. Unutmayalım. Kimin kimde sevdiği ne varsa… Gözlere yerleşen, görmenin yerini usul usul yansıtmaya devreden o aynalar. Aynaları unutmayalım.

Zira baktığımızda gördüğümüz nedir, kimdir bilmiyoruz.

“ ‘Manzara körlüğü’ diye açıklamıştı bunu ilk tanıştığımız günlerde. Denizin, ormanın, kentin manzarası gibi, insanın da manzarası gücünü zamanla kaybediyor. Birbirimizin yüzüne baka baka görünmez hale geliyoruz. Alışkanlığın tutarlı kaplumbağası aşkın sabırsız tavşanına daima yeniliyor.”

Aşk yenilir. Benlik mi? O yıkım halindeki bir süreçtir. Olsa olsa budur. Geriye biten şeylerin dinamiği kalır. Sonlanmaya duranların enerjisi. Silinişin ideolojisi. Büyük laflar, küçük hayatlar: Trajedi sanılan bir komedi.

“Babam ortak fotoğraflarımızdan birer birer siliniyordu. Durumu fark ettiğimden beri dehşet içindeydim. Babam içlerinden çıkmasın diye fotoğrafları en olmadık yerlere saklıyordum evde. En son market torbasına sarıp buzluğa koymuştum. Babam oradan bile gitmeyi başarmıştı. Gitmekte sınır tanımıyordu.”

Her şey aslında ebeveynlerin hikâyesi, değil mi? Yanlış bir ayna, deformasyon, yanılsamaların tarihi. Sindirilemeyen bir yaşam, kendinde kendine yer bulamayan bir benlik – ki yoktur aslında. Ve işte, yaşam: hareket halindeki bir hata.

“Yolumdan gidiyordum, bir şey çarptı, zınk diye durdum. O önüme çıktıktan sonra bir daha hiç duramadım. Hareket halindeki bir hatayı durdurmaya çalışmak tehlikelidir.”

Zehra Çelenk’in Hayatta Kalma Rehberi’ndeki on dört öykü beni bu aynalara, bu yanılsama labirentlerine götürdü. Çarpıcı, vurucu öyküler bunlar. İnsanın içindeki gizli köşeyi sarsan depremler adeta. Ölümcül değil. Belki yaşamı tazelemek için gerekli. (Tazelenecek bir yaşamdan söz edebiliyorsak elbette.) Belki bir uyarı, o yaşama gerçekten bakabilmek için. Belki tam anlamıyla bir hayatta kalma rehberi. Gözleri yumabilmek için. Bir kullanma kılavuzu. Hayaletler için. Bizler için. Benim için.

“Uyandığımda kaldırımdaydım, üzerimde yeşil bir don dışında hiçbir şey yoktu. Kalbimin olması gereken yerde tüy gibi bir hafiflik hissediyordum. Doğrulup göğsüme baktığımda küçük, kırmızı bir ameliyat izi çarptı gözüme. Ucundan kuş teleğini andıran bir şey çıkıyordu. Tutup çektim, çektikçe geldi.”

Kimin kimde sevdiği ne varsa… Ucundan tutup çeksin, çektikçe gelsin. Yeşil bir don kalsın geriye.

Anıl Ceren Altunkanat – edebiyathaber.net (14 Ekim 2019)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r