Masthead header

Taçlı Yazıcıoğlu: “Geçmişe takılmak ya da özlem bizleri hep yanlış bilgiye götürür…”

FavoriteLoadingOkuma listeme ekle

Söyleşi: Tomris Meriç

Hep Sondan Başlar, İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Taçlı Yazıcıoğlu, romanını yazma sürecini, dönüp geçmişe bakmayı, edebiyatta neleri sevdiğini anlattı…

Romanın ismiyle başlayalım, neden Hep Sondan Başlar? Aslında bu sorunun yanıtına dair ilk ipucu kitabın başındaki Søren Kierkegaard’tan yapılan “Yaşam yalnızca geriye doğru anlaşılabilir, ama ileriye doğru yaşanmak zorundadır” alıntısıyla veriliyor sanki?

Kierkegaard’ın bu sözü romanın yazılma aşamasının ileri bir safhasında karşıma çıkmıştı ve “Tamam, işte bu!” demiştim, “O da benim gibi düşünmüş, hem de kim? Kierkegaard!” Sonuçta evet, o alıntı romanla ilgili büyük bir ipucu taşıyor. Bildiğiniz gibi, romanda birden fazla anlatıcı var ve bir tanesi hariç hepsi yaşamlarını ve aşklarını sondan başlayarak bize anlatırlar. Biz de bu arada geçmişi olduğu gibi anlatan hangisi, geçmişteki olayları çözen ya da hâlâ çözememiş olan hangisi, roman boyunca anlamaya, olayları, tesadüfleri hep birbirlerine bağlamaya çalışırız. Aslında gündelik hayatımızda da biraz böyle yapmaz mıyız? O an olan olayı anlayabilmek için de geriye, geçmişe bakarız. Hayatta neyin nasıl olacağını tahmin etmek ne kelime, bir zamanlar bizi çok etkileyen bir aşkı gün gelir umursamaz, hatta sanki hiç yaşamamış gibi başka insanlara aşık oluruz. Zaman değişir, biz de değişiriz. Geçmişe takılmayan insanlar yaşamlarındaki mutsuzluklara çok vefalı değildirler. Hep Sondan Başlar’ın işaret ettiği yerlerden biri geçmişin bu kaypaklığı olabilir. O zaman geçmişe takılmak ya da özlem bizleri hep yanlış bilgiye götürür. Çoğumuzu hayata bağlayan, sıklıkla dile getirmediğimiz bu hep sondan başlama düşüncesi olabilir.

Metni ne kadar sürede yazdınız?

Yaklaşık üç yıl sürdü yazım aşaması. O kadar güzel geçti ki zaman, bu kadar uzun sürdüğünü, yine ancak geriye bakınca anlıyor insan. O süre içinde neler neler olmuş ve ben dünya dönerken sadece romana odaklanmışım. Roman karakterlerimle zaman geçirmek benim için o kadar güzeldi ki, doğrusu kitap olup bana veda ettiklerinde, size komik gelecek belki ama, çok üzüldüm. Sonra bir baktım ki, her okurla birlikte bana geri dönüyorlar. Okurlarla yaşıyorlar ve sanki her bir okurla bana selam gönderiyorlar. İnanılmaz bir deneyim bu doğrusu. Lâfın başına dönecek olursam, bir daha bu kadar uzun sürede yazmayayım diye karar verdim ilkin, sonra da tutamayacağım bir söz vermenin bir faydası yok diye de.

Zor olmadı mı bu kadar hikâye hattını bir araya getirmek, 1970’lerin Büyükada’sından Milano’ya, 1980’lerin Londra’sına ve günümüz İstanbul’una uzanan farklı zaman parçalarını ve farklı mekânları birbirine bağlamak?

Hikâyeler hep yeni hikâyeleri doğurur. Yazarken, o akış içerisinde, o çağrışımlar bombardımanında ne nasıl ve ne şekilde çıkıyor, pek takip etmek istemedim doğrusu. Aynı bir yerde çok eğlenirken çevrenizde ne olup bittiğine dikkat etmezsiniz, kendinizi akışa bırakırsınız ya, bu da öyle bir şey. Sonradan zaman parçalarını birbirine bağlamak için de büyük bir çaba sarf etmedim, çünkü her bir karakter kendi yolunu, bazen bana rağmen, çizdi. Büyükada, çocukluğumun çok güzel anıları olan ve hâlâ çok sık bulunduğum bir yerdir, çok severim. Londra, Milano keza yine öyle yerler, birçok anımın bulunduğu şehirlerden ikisi. Biliyorsunuz yaşamımın bir bölümü İngiltere’de geçti. Yaşadığım şehir olan İstanbul’la ilişkimse zaten bir tür aşk. Bir karakter tabii ki benim hayallerimde dolaşırken, anılarımdaki mekânlara ziyaret etmek istiyor, sonra da beğendiğinde kalmak. Gerisi, yani bir mekânı diğerine bağlama işi, ona kalıyor! Deneyimlerimizden sıyrılıp, kendi yarattığımız dünyaya geçtiğimiz o büyülü alan olarak görüyorum ben edebiyatı. Ama illaki küçük de olsa bizden parçalar vardır her yazdığımızda.

Kitabı okuduktan sonra, yaşamöykülerinin kesişimlerle nasıl farklı hikâyeler doğurabileceğini gösteriyorsunuz… Biraz bunlar üzerine konuşalım isterim.

Bu soruya romanın sürprizlerini bozmadan nasıl cevap vereceğimi bilmiyorum doğrusu. Keşke romanımı okuyanlar için ayrı söyleşi, okumayanlar için ayrı söyleşi yapılabilse! Evet, yaşamöyküleri birbirleri ile kesiştiğinde olacaklar oluyor romanda, aynı gerçek hayatta olduğu gibi. İç içe geçmiş olayların yaşamöykülerini nasıl etkilediği üzerinde çok yazılmış, çizilmiş. Ne olmasaydı yaşamımızda, her şey değişik olurdu diye sık sık sormaz mıyız? Kelebek etkisi sözünü hepimiz biliriz. Her olay başka olayları doğurur. Bu söyleşiden sonra bakalım hayatlarımızda neler değişecek!

Kapağı çok sevdiğimi belirtmem gerek. Başrollerinde Grace Kelly ve Cary Grant’ın yer aldığı Alfred Hitchcock’un To Catch A Thief filminden güzel bir sahne. Film, romanda anlatılan hikâyenin neresinde duruyor?

Editörüm Duygu Çayırcıoğlu Ankara’da yaşıyor. Romanın yayımlanma aşamasında, birkaç telefon konuşmamız oldu. Bunlardan birinde Hitchcock’un bu filmini ne kadar sevdiğimi söylemiştim kendisine, unutmamış. Neticede bir gün benimle bu kapağı paylaştığında beni kalbimden vurdu. Aslında romanda beş-altı tane siyah-beyaz filme atıf var ama bu film içlerinde yok… gibi görünüyor. Hem kitapla çok ilgili hem de kitapta yer almayan bir film nasıl kapakta olur diyenler, romanın sürprizlerinden birini daha çözmek zorundalar. Aynı şekilde iki film daha var romanda, yine hiç söz edilmeyen: Rashomon ve Magnolia. Bir küçük anekdot daha: Meğer kapağın tasarımını yapan Suat Aysu da filmin başrol oyuncularından Grace Kelly’yi çok sevmez miymiş? Sanırım üçümüzün de o kapağa bakınca, içini farklı bir sıcaklık kaplıyor! Bu sıcaklığın okurlara kadar ulaştığını görüyorum.

Edebî zevklerinizi öğrenmek istiyorum. Neler okursunuz, kimleri takip edersiniz?

Yazmayı yaşamının merkezine koyan birçok kişi gibi çocukluğumdan bu yana iyi bir okuyucuyum. Öyle ki, çok küçüklüğümde bile en büyük amacım anne ve babamın kitaplarını okuyabilecek kadar bilgili olmaktı. Bu yüzden ne yazık ki Zola ve Tolstoy gibi birçok yazarı, onları çok iyi anlamayacağım yaşlarda okudum ve birçoğuna geri dönmedim, çünkü sürekli okuyacak yeni romanlar vardı. Çok sevdiğim bazı romanları en az iki kez okumuşumdur, bunların içinde Eco, Fowles, Kundera, Ballard ve Trevanian var. Yabancı yazarlardan söz etmek daha kolay, oysa bir o kadar hatta daha fazla kendi edebiyatımız var. Yaşamımıza giren hiçbir yazarın hakkını yemeden bu sorulara yanıt vermek çok zor. Şu bir gerçek ki, ilk gençliğimizde etkilendiğimiz yazarların kalbimizde hep farklı bir yeri vardır.

Peki, edebiyatta neleri sever, neleri sevmezsiniz?

Birçok okur gibi ben de romanları okurken de, yazarın hiç aklıma gelemeyecek hikâyeler anlatarak beni şaşırtmasını ve gerçek dünyayı unutmak isterim. Beni bir dünyadan diğerine sürükleyen, benimle ve kelimelerle oyun oynayan yazarları severim. Ben uzun zamandır İstanbul’da yaşıyorum ama Toroslar, Çukurova ve İskenderun arasında büyüdüm. Çevremde hep iyi hikâye anlatıcıları vardı, ben de her türlü hikâyeyi dinlemeyi çok severdim. Bunların bir kısmına Enişte Risalesi ve Adana’ya Kar Yağmış adlı derlemelerdeki anı-öykülerimde ve blog yazılarımda biraz değindim. İngilizce yazılmış kitapları aslından okumayı tercih ederim. Biraz seçici bir okurumdur ama, bizim kültürümüzün tam bir yansımasıyımdır da: Sevdimse tam severim.

edebiyathaber.net (14 Ekim 2019)

Bunlar da ilginizi çekebilir:

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r
O k u m a   L i s t e n i z