Masthead header

Başka olurdu usta şairlerin sohbeti | Metin Celâl

Bir kahvehane hayal edin. Kadıköy’de, sahilde, geniş, ferah bir yer. Kapısından girdiğinizde bir masada Fazıl Hüsnü Dağlarca oturmuş, “şiir okumam” sözüne uygun olarak kendisine yollanmış dergi ve kitapları Ahmet Miskioğlu’na okutuyor. Bir masada Cemal Süreya, Tevfik Akdağ, Behzat Ay kerahet vaktinden önce son dakikaları hoş bir sohbetle geçiriyor. Zaman zaman Ece Ayhan’ın, İlhan Berk’in ya da Edip Cansever’in de konuk olacağı Hatay Meyhanesi’ndeki masalarına geçmek üzereler. Sabahattin Kudret Aksal, her zamanki beyefendiliği ile Turgay Kantürk’le sohbete dalmış. Bir başka masada Eray Canberk, Aydın Hatipoğlu çaylarını yudumluyor. diğerinde Arif Damar genç dostları ile heyecanlı bir sohbette.  

Mehmet Müfit ve Ali Günvar’la Kadıköy Merkez Kıraathanesi’nde, 80’li yılların başları. Fotoğraf: Merih Akoğul

Mehmet Müfit ve Tuğrul Tanyol’la birlikte bize el eden Enver Ercan’ın yanına yürüyoruz, Cağaloğlu dönüşü günün son çaylarını içip evlere dağılmak için. O sırada kapıdan elinde bir kuş kafesi ile Ercüment Uçarı giriyor. Beykoz’dan voleybol antrenmanından gelmiş, her zamanki gibi zinde ve heyecanlı.      

Genç bir şair adayı için seksenli yıllar şanslı bir dönemdi. 40 Kuşağı’nın, İkinci Yeni’nin şairleri hayattaydı ve erişilebilir uzaklıktaydı. Onlara sözünü ettiğim Kadıköy kahvehanelerinde, meyhanelerinde rastlayabileceğiniz gibi Cağaloğlu’ndaki dergi ve yayınevi yazıhanelerinde de görmek, sohbet etmek mümkündü. Şiirden, edebiyattan da, felsefeden siyasetten de, spordan da konuşulur, tabii bol bol dedikodu da yapılırdı. 

Sohbetini dinlediğim ilk şair Attilâ İlhan’dı. Ankara’daki öğrencilik zamanımda sürekli gittiği Set Kafeterya’da tanışmıştığımı daha önce anlatmıştım. İstanbul’a taşınınca da bu geleneğini önce Kafe Bulvar’da, nihayet Divan Pastanesi’nde devam ettirmişti. Fırsat buldukça gider masasına davetsiz konuk olurdum. Sonra ise Sanat Olayı, Bakış, Cönk gibi dergilerde birlikte çalışma şansım oldu. Gençleri, onlarla sohbet etmeyi severdi. Masasında da her zaman konukları olurdu. Edebiyat, tarih, siyaset konularında konuşur, anılarını anlatır, araya hoş fıkralar eklemeyi de ihmal etmezdi. Dedikoduyu da severdi. Yazılarında bizim kuşağı 3. Yeni diye tanımlasa da ilişkimiz hep dostaneydi ve yayınladığı dergilerde şiirlerimizi yayımlamayı önemserdi. Oysa desteklediği başka şairler vardı. Yazılarında onların adını verir desteğini belli ederdi. Ama yayınladığı dergilerde her zaman genç şair ve yazarları ayrım yapmadan desteklemiş ve kendi beğenisine uymasa da yayımlamıştır. 

Usta – çırak ilişkisi hem tavsiye edilen hem de şeyh mürit ilişkisine dönüştü diye eleştirilen bir şeydi. Sanırım her olgunluk çağına gelmiş şair kendi çevresinde gençler olması, kendi şiir anlayışını izlemesini arzu ediyordu. Birçoğu da bize öyle yaklaşmış, o umutla sohbetine dahil etmiş olabilir. Ama bizim için hepsi tanışıp sohbeti dinlenecek, deneyimlerinden dersler alınacak önemli isimlerdi. 

Seksen kuşağı en çok Ece Ayhan, Hilmi Yavuz, İsmet Özel’den etkilendiği için ve onlarla şeyh mürit ilişkisine girdi diye eleştirilirdi. Sanıyorum bu eleştirilerde bu şairlerle kurulan dostlukları kıskanmanın etkisi de vardı. Oysa ilişki karşılıklıydı. O zamanlar hemen hiç ilgi görmeyen bu büyük şairlerin kitaplarını basmaya talip olmuştuk. Üç Çiçek’te, Çizgi Yayınları’nda, Şiir Atı’nda, nihayet Sombahar’da Korsan Yayın’da yaklaşımımız hep aynıydı. Biz onları tanımakla yetinmek istemiyorduk, hatta tanımasak da olurdu ama şiirlerini bilmek, üzerlerinde düşünmek, tartışmak, dönemimizde de okunmalarını istiyorduk. Tabii bilgilerinden, tecrübelerinden faydalanmaya da karşı değildik. 

Ece Ayhan’la, 1980’de Ankara’da Oluşum Dergisi’nde tanışmıştım.  Bir süre mektuplaştık. Sonra da Gümüşlük’te Nilgün Marmara ve arkadaşlarının işlettiği pansiyonda karşılaşınca dostluğumuz gelişti. 90’larda Ece Ayhan İstanbul’a taşındıktan sonra ise sık sık görüşür olduk. Ece, kendi dünyasında yaşardı. O anda ne okuyor, ne düşünüyorsa ondan söz ederdi. Osmanlı tarihi ilgi alanındaydı ve hep o konuda yeni okuduğu kitaplardan söz ederdi. Bizlerin şiirlerini okuduğunu ise gazete söyleşilerinde sık sık kadrosunu değiştirdiği Dinar Bandosu listelerinden bilirdik. 

Hilmi Yavuz, benim için bir hocadır. Tanıştığımızda akademide Uygarlık Tarihi dersi veriyordu. Şiir ve felsefe konusunda hoş sohbetler ederdi, Divan Edebiyatı’na, felsefeye dair kendisinden çok şey öğrenmişimdir. Hâlâ da masasına konuk olmaktan, hoş sohbetini dinlemekten keyif alırım ve yeni şeyler öğrenirim. 

İsmet Özel’le çok fazla bir arada bulunmadık. Birkaç kez geç saatte Üç Çiçek’in bürosuna geldiğini, bana ve Adnan Özer’e uzun uzun güncel dünya politikası konusunda görüşlerini anlattığını anımsıyordum. Sovyetler’in Afganistan’ı işgali hakkında yorumlar yaptığını anımsıyorum örneğin. Heyecanla, tutkuyla konuşuyordu, tartışmaya açık değildi. Ama görüşlerine itiraz etmemek de mümkün değildi.  Şiirden söz ettiğini anımsamıyorum. Bizi tanıyordu ama şiirlerimizi ne kadar okumuştu, bu konuda da şüpheliyim.  

Dağlarca uzak durmayı yeğlediğim biriydi. Bana kaba gelirdi tavırları. Genç şair adayları ona şiirlerini ya da kitaplarını sunduğunda da tavırları hiç hoşuma gitmezdi. Sözlüye kaldırmış bir hoca gibi şiirleri okutur, beğenmediği dizelerin üzerini çizer, geriye bir şey kalmayınca da “Burada şiir yok ki!” diye şair adayına geri verirdi. Ama arkadaşlarımızdan Dağlarca’yı çok sevenler onunlla sohbet edenler olduğunu da biliyorum. 

Cemal Süreya’nın masası her zaman kalabalıktı ve birçok şeyden söz edilirdi. Cemal Abi bir bilgi deryasıydı. Genç şairlere mavi boncuk dağıtmayı da sever, hemen kinayeli bir biçimde herkesi överdi. Hoşça vakit geçirir, eğlenirdim ve masasında bulunmaktan en keyif aldığım kişilerdendi. 

Kahvede görmekten her zaman mutlu olduğum Sabahattin Kudret Aksal sakin sakin anlatırdı anılarını. Huzurlu sohbetler yapardık. Ne zaman kahveye girsem gözüm onu arardı. Can Yücel’le buluşmalarımızdan ise anı olarak hep onun içkiyi bırakması, eşi Güler Abla’dan gizli içki içme çabalarında suç ortaklığı yapmamız kalmış.  Oysa bol anekdotlu anılar anlattığını, müthiş zeki yorumlar yaptığını da anımsıyorum. 

Oktay Rifat’la tanışmak çok isterdim, hiç karşılaşmadık. Melih Cevdet Anday’a gazetede bir çok kez rastlamıştım ama sert ve ters tavırları hoşuma gitmediği için yanına yaklaşmamıştım. Edip Cansever’le tek sohbetimiz de adını andığı kişilere saldırgan tavır ve sözleri nedeniyle oldukça gerilimli geçmişti. Hiç tat almamıştım. Turgut Uyar’ı birkaç kez gördüm ama o kadar uzak bir ruh halindeydi ki selamlaşmanın ötesine geçemedik. Oysa onun anlatacaklarını da merak ediyordum, kısmet olmadı. 

Metin Celâl – edebiyathaber.net (28 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r