Masthead header

“Balthus’ün Anıları” üzerine | Nurduran Duman

Resim yapmaktır söz konusu olan, aslında yalnızca budur.

“Sadece fırçalar, bu önlük ve bu tuval var.”

Bir tuvalin önünde süresiz beklemek. Resmin gelişini. Işığın devinip işaret verişini, yol gösterişini. Yaşamın, dünyanın anlamını sezmek için beklemek, sezip ulaşmak, ulaştığını iletmek için. “Balthus’ün Anıları”; kendisine sanatçı denmesinden hoşlanmayan bir sanatçının yaşamını, tüm yaşamalarını içsel bir yolculuk yaparak gözden geçirişi; kendine dindar diyen, yeryüzündeki son mekânına giderken Victor Hugo gibi yoksulların arabasını, iki tekerlekli köy arabasını yeğleyen bir adamın manevi boyutlardaki gezintilerini mırıldanır gibi aktarışı; yirminci yüzyılın en önemlilerinden sayılan bir ressamın maddi dünyada karşılaştıklarını, sevdiklerini sevmediklerini, dostluklarını, kızgınlıkları içtenlikle dile getirişi. Bir iç döküş. Bu iç döküş, Alain Vircondelet’in titiz çabasının ve özenli emeğinin sonucunda resim tarihi açısından önemli olduğu kadar edebi değer bakımından da kıymetli bir çalışma olarak yılların içinden okurlara ulaşa gelmekte. Vircondelet iki yıl süresince Balthus ile birlikte çalışıp vakit geçirerek bu metinleri kaleme almış. Balthus’ün sağlığında yayımlamak istediği anılarını, ressamın ona son yazdırdıklarıyla birlikte yeniden düzene koyup derlemiş. “Balthus’ün Anılar’ını, onun vasiyeti gibi görmek, yüzyılı baştan başa katetmiş bir yaşamın sonunda söylenmiş son sözleri okumak gerekir. Gittikçe tükenen bir soluğun elverdiğince dile getirilmişti bunlar; ama bellekte silinmemecesine yer etmiş anıların tazelenmesi, sanki ona can katıyor, enerjisini yeniliyor gibiydi” diyor Vircondelet. Fransız sanat tarihçisinin, ortaya çıkan sonuçta bu işe gönlünü koyduğu, tutkusu son derece belirgin. Elbette metinleri okudukça okuma damağımızda ve dimağımızda gittikçe çoğalan o hoş tatta, Orhan Suda’nın güzel Türkçesi ile çeviri dilinin de büyük payı var.

“1”, “2”, “3”diye adlandırılarak sıralanan bu 107 metin için, olayların ardı ardına dizildiği, girişi, gelişmesi, sonu olan anı yazıları denemez. Daha çok anıların odağında genişleyip başka biçimler alan denemeler bunlar. Yazılar boyunca resim sanatıyla ilişkisini bu kez boyayla değil de sözlerle birçok kez farklı biçimlerde ve içtenlikle ifade eden Balthus’ün, resim yapmaktaki ve yaparkenki niyetinin, hedefinin, arzusunun ne olduğunu ve bunu başardığını bir başkasının gözü, Paul Lombard’ın şu sözleri özetleyebilir belki. “Balthus, göz kamaştırmak istemez, büyüler; tedirgin etmez, allak bullak eder; kışkırtmaz, coşturur.” En çok erotik çağrışımlı genç kız resimleriyle anılan ressamın, “erotizmi bir ilahiye dönüştürerek dikizcileri, aylakları düş kırıklığına uğrattığını” söyleyen Lombard bu konuda da Balthus’ün söyledikleriyle tutarlılık içindedir. “Benim soyunmuş genç kızlarımın cinsel arzuları kamçıladığı iddia edildi. Asla bu niyetle yapmadım o tabloları; böyle bir şey bayağı ya da geveze kılardı onları. Tam tersini yapmak, bir sessizlik ve derinlik halesiyle sarmalamak, çevrelerinde bir baş dönmesi yaratmak istedim” diyor Balthus.

Asıl adı Balthazar Klossowski de Rola olan Balthus, eşi, kızı, yaşadığı şehirler, yaşamının son demini geçirmeyi seçtiği Rossiniere, onu ve yeteneğini küçücük yaştan itibaren koruyup gözeten Rilke, kediler, döneminin neredeyse tüm sanatçılarıyla tanışıklığı gibi birçok konuya değiniyor anılarında. Sevinçlerini, takdir ettiklerini, karşı durduklarını ve kızgınlıklarını da samimiyetle ifade ederek. Işık ve tuval ile olan ilişkisi, defalarca dile getirdiği bu tutku ise baş konusu. İnsanın içine işliyor. Boyalar, ezme boya, dünyaya canlılık, matlık ve kalınlık veren her şey…

Atölye çalışma yeridir onun, yoğun emektir, zanaat yeridir; bir tanrısal esinlenme mekânı. “Söylemek gerek,” diyor usta, “bugünün ressamlarına her şeyin atölyeden geçtiğini.” Ağır ağır ilerler her şey orada, acele etmeden. Eğilip bükülen, kaçışıp geçişen ışık; tuvale bakmakla, tuvalin önünde derin düşüncelere dalmakla geçen saatler; kendisi de ressam olan eşi Setsuko’nun boyaları karışı, fırçanın tuvale sürtünüşü; renklerin duyumsattığı heyecanlar yelpazesi: mizah, yakınma, mutsuzluk, mutluluk, şefkat, merhamet, acı… Resim bir sabır sanatıdır ona göre, ressamın tuvalle uzun bir ilişki yaşaması gerekir, kendini tuvale adaması… Tuvale harcanmış bu zaman sayesinde tanrısal esine ulaşılır böylece. Bir güzellik düşüncesine erişilir. Gizemlere en yaklaşılan o yere ancak öyle varılabilir.

Balthus’ün tuval tutkusuna benzer bir tutkusu daha var aslında. Kedi sevgisi. Balthus’ün kedileri ile kedi denen üstünde çok durulmuş, hakkında çok yazılmış, halen ve hep çok konuşulası varlığın sanat tarihindeki önemi bir kez daha çıkıyor karşımıza. Daha çocukluğunda mahalledeki çocukların “kedili oğlan” dedikleri Balthus, altı yaşındayken yitirdiği (evden kaçan) kedisi Mitsou için çini mürekkebiyle bir dizi resim yapar; onunla dostluğunu ölümsüzleştirmenin bir yolu, yaşanmış bir anı korumaktır bu sanki. Böylece yaşamının farklı zamanlarını onunla birlikte resimler. Bu resimli öykü, o zamanlar ailenin can dostu olan Rilke’nin dikkatini çeker ve Rilke desenlerin yayınlanmasına karar verir. 1920’de basılan resimli öyküye bir de önsöz yazmıştır. Böylece yolculuk başlamış olur. Balthus’ü “o yer”e vardıran yolculuğunun daha çocukluğundaki başlangıcına kedisi Mitsou’nun esin nesnesi olarak yol açması, birçok dönemeçle yol ayrımında başka kedilerin de yaşamının dolayısıyla sanatının ya da sanatının dolayısıyla yaşamının üzerinde olumlu yönde etkili olmaya devam etmesi, “bir şeyi içten sevmek” meselesi ve “görünür/görünmez karşılığı” ve “tutku” hakkında yine düşünmeyi hatırlatıyor insana. Düşünürken de sözcüğün hakkını verip “içten” deyip geçmeme gereğini. “İçten geçirirken içten geçmek… gizemlere en yaklaşılan o yere varmak için…” diyerek alçak sesli ama hararetli bir tartışma başlatmak ne hoş olurdu Balthus ile, Mozart’ın hüzünlü coşkusuyla başka yaşanılan Rosiniere’nin loş bir köşesinde.

Rosiniere, ressamın “Öyle yerler vardır ki, tıpkı dostlarımız gibi, bizim için yaratılmışlardır sanki. Yolda giderken karşımıza çıkıverirler ve bizim içi vazgeçilmez, hatta kaçınılmaz olurlar” diyerek tariflediği son ev. Balthus yaşamı boyunca farklı ülkelerde birçok yere evim der, oraları da sever ancak sanki burası onun için çok daha özel. Yaşamının son dönemini geçirmek istediği, geçirdiği, Alpler’in doruğuna kurulmuş bir şale. Çin ve Japon resminin manzaralarıyla Fransız resminin klasik manzaraları arasında sanki bir bitişme noktası, bir kavşak.

Çağının neredeyse tüm sanatçılarıyla tanış olmuş, birçoğuyla iyi ya da kötü ilişkiler içinde bulunmuş ressamın yaşamı ve sanatı üzerinde en çok etkili olanın Rilke olduğu rahatlıkla söylenebilir. Vaftiz babası da olan, bir dönem annesiyle sevgili olmuş Rilke yaşamı boyunca ona destek vermiştir. Ayrıksı, bohem ve yaban bir genç adamken Furstenberg sokağındaki atölyesinde zaman zaman ziyaretine gelen Picasso ona  “Kuşağının ressamları arasında beni ilgilendiren bir tek sen varsın; ötekiler Picasso gibi resim yapmaya özeniyorlar. Sense asla” der. Onun ayrıksılığı soyut resim girişimlerine de gerçeküstü ayartmalara da boyun eğmeyişinden kaynaklanır. “Bu yüzden” diyor Balthus, “ne André Breton ne de soyutçular bana hiçbir zaman itibar etmediler. Ama pek üzülmedim buna; Heathcliff’e benzer yanım da geri kalanını halletti; kuşkulu ve karamsar olduğum için tablo tüccarları ve galeriler de kapımı aşındırmadı. Bu yüzden bir ara umutsuzluğa kapıldım: Bunca emek, bunca enerji, sessizliğe ve yalnızlığa boyun eğmişti… Yine de bahtımın açılacağına inanıyordum, bir tutku, bir inanç sorunuydu bu. Soyut resme boyun etmek istemedim, çünkü figüratif resim yapmama karşın, soyutlamaya yakın olduğumdan ve tuvalin dar ve zorunlu sınırları içinde motifin iç mimarisine, gizli yapısına erişmeyi denediğimden emindim.” Sanatçının yaratım süreci ve varoluşunu ifade biçimi meselesi bir kez daha düşünceye çağırıyor sanatseveri tam da burada. Balthus üzerinden bir kez daha görüldüğü gibi, tutku ve inanç olmaz ise olmuyor; bir şeyler, sanatçı denen -o izleyene cazip kendine ağır- öznenin var olma biçiminde, yerine ancak tutku ve inanç olursa oturuyor, yoksa ne özne var ne öznenin var ettiği.

Değil yalnızca ressamların, şair, yazar, her daldan sanatçılık yolcusunca hep yakınlarında bir yerlerde tutulması gereken bu kitap, sanatseverler için de kendilerine, sanata, resim sanatına, kedilere, manzaraya, ışığa, dünyaya ve ölüme çıkacakları bir yolculuk demek. Balthus’ün mırıldandıklarını okumak kişinin kendisine vermek için geç kalmaması gereken bir emek.

Nurduran Duman Cumhuriyet Kitap (19 Temmuz 2012)

edebiyathaber.net (27 Temmuz 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r