
Tarihçi ve eğitimci Susan Wise Bauer’in yazdığı “Kan, Kemik, Soluk” adlı kitap, 4000 yıllık bir maziye sahip hastalıkların, tıbbi tarihle birlikte kültürün, siyasal düşüncenin, dini referansların, felsefenin bizzat insanın kaptığı şifa nedeniyle tekrar sorgulamaya açık hale getirdiğinin, kısaca tarihin “hastalıklı” yanının anlatıldığı önemli bir çalışma.
İnsanlık tarihi, imparatorlukların, savaşların, devrimlerin, çağ atlatan keşiflerin üzerine yazılı. Bizim de aklımıza tarih deyince bunlar geliyor. Ancak tarihi tarih yapan madalyonun diğer yüzünde başka bir şey daha var: Hastalıklar. Bu yazı bir bilgisayar sayesinde yazılabiliyorsa bunun sebebi binlerce yıl öncesine kadar dayanan bir keşfin temel taşına bağlı olabilir. Fakat öte yandan insan bedeninin narinliği, ölümün savaş veya doğal felaketler dışında, o zamanlar bilinmeyen nedenlerle kendini göstermesi, buna mukabil insanın yaşama olan bağlılığı, tarihin görünmez sayfalarında yer alan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Tarihçi ve eğitimci Susan Wise Bauer’in yazdığı, Say Yayınları’ndan Mihriban Doğan çevirisiyle yayımlanan “Kan, Kemik, Soluk” adlı kitap hastalıkların sadece tıbbi tarihini değil, aynı zamanda sosyokültürel, sosyopolitik açıdan insanlık tarihinde bıraktığı izin peşinden giderek tarihe bambaşka açıdan bir yön veren hastalıkların 4000 yıllık geçmişini ele alıyor.
“Kan, Kemik, Soluk” iktidarların şeceresi olan tarih yazımında hastalıkları biyolojik olaylarla değil, insanın düşünce şekliyle ve bunların etkilediği toplumların gündelik hayatlarında nasıl bir rol aldığını anlatırken, insanın, sorunu doğaüstü güçlerde, doğal olaylarda ve nihayetinde de kendi bedeninde aradığının altını çiziyor. Bu arayışın insanı felsefeye, dine, siyasete daha da yaklaştırdığını belirten Susan Wise Bauer, bu arayış ve yakınlaşmanın insanın kendisini ve dünyayı anlama çabasına büyük katkısı olduğunu belirtiyor.
İnsanın hastalıkla ilk kapışmasında da yukarıdaki katkının önemine değinen Bauer, var olan acıyı anlamlandırmanın hastalığa karşı atılmış ilk adım olduğunu söylüyor. Mevcut rahatsızlığın sebebi bilinmediği için insanlar da bunu tanrının iradesine, doğaüstü güçlere ve ahlâki davranışlara yorarken, tedavi yöntemlerinin de yine aynı şekilde olduğunu aktarıyor.
Bauer’in değindiği bir diğer önemli konu, hastalığı anlamlandırmanın hayattaki karşılığının değişimin hızıyla birlikte olmaması olarak karşımıza çıkıyor. Zira tıbbi tarihin cehaletle olan bağının ani bir kesişimle gerçekleşmediğini ifade eden Bauer, burada Antik Yunan’dan Hipokrat örneğini vererek durumu pekiştiriyor. Günümüze kadar gelen Hipokrat geleneğinin tıbbın gelişimindeki aşamasına dikkat çeken Bauer, aynı zamanda dört hılt kuramı gibi uzun süre dolaşımda olan yaklaşımların artık miadını çoktan doldurmuş olduğuna dikkat çekiyor.
“Kan, Kemik, Soluk”taki bir diğer önemli konu da milyonlarca insanın hayatını kaybettiği salgın hastalıklar. Salgınlar sebebiyle bozulan ekonomi, insanların sadece “ekmek parası”na çalışmasına neden olunca demografik yıkım arasında bu salgınlardan mustarip olanları dinsel otoriteye, ölüme ve gündelik hayata karşı yeniden sorgulamaya itti. Bu şekilde değişen fikriyat, tarihsel dönüşümlere etki etti ve o zamana dek tek bir perspektiften bakılan yaşam, başka türlü bir yaklaşıma öncülük etti. Bu da resmi tarih yazımına bir eleştiri olarak ortaya çıktı ve insan bedenini sadece savaşlarda, eve ekmek getirmekte kullanılan edilgen bir araç olmaktan çıkarıp hayata bizzat müdahale etme etkisi olan bir unsura dönüştürdü…
Susan Wise Bauer, “Kan, Kemik, Soluk: Hastalıklar İnsanlığı Nasıl Şekillendirdi?” kitabında, tarihe insanın kırılgan bedeni üzerinden yaklaşırken, bu kırılganlığın, tarih boyunca hayatı kontrol etmek isteyen insanın aslında o kadar da ulvi bir varlık olmadığını, kendi bedeni sebebiyle ölebildiğini ve bu kaybın da büyük olayların yaşanmasına kapı araladığını anlatıyor. Kitap bize, hastalığa yakalanıp ölebilen bir varlık olan insanın ekonomiden politikaya, dinden kültüre, bilimden felsefeye kadar pek çok konuyu tekrar tekrar sorgulamaya açmasını hatırlatıyor.

















