Herkes Kendi Kendine, Ama Yalnız Değil | Çiğdem Yaral

Eylül 21, 2026

Herkes Kendi Kendine, Ama Yalnız Değil | Çiğdem Yaral

Damağımda kekremsi bir tat. Masamın üstündeki kitaba ara sıra yan gözle bakıyorum. Aslında bir an önce kütüphaneye kaldırmak istiyorum. Diğer yandan kitabı bitirdikten sonra da Herkes Kendi Kendine ile bağımı kolay kolay koparamıyorum. Geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki yalnızlıklarımı düşünüyorum.

Haldun Taner Öykü Ödülü sahibi Nurhan Suerdem’in 2026 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan son öykü kitabı Herkes Kendi Kendine, toplumsal ve bireysel olarak insanların bir başına kalma halini işleyen on öyküden oluşuyor.

Kadın olsun erkek olsun, yaşlı olsun ya da Boş Odalar’daki gibi bir ev olsun, Nurhan Suerdem karakterlerini anlatmak yerine onları gösterme yöntemiyle okuyucusuna teslim etmeyi tercih etmiş. Böylece başta yalnız olduklarını sandığımız kahramanlar sayfalar ilerledikçe davranışları, suskunlukları, kararları, bedenleri ve hayvanlarla kurdukları ilişkiler üzerinden ete kemiğe bürünüyor. Yabancı dil bilmediği için kahvesine süt isteyemeyen, sıkıntıdan kurdeşen döken, kocası kedisini evden atmasın diye taviz verip ona ad bile koymayan, felçli annesine bakmak için genç yaşta emekli olan, akciğer kanserinin nüksettiğini öğrendiği gün gözünü kulağını depremin yarattığı yıkımdan alamayan, duvarları gıcırdarken geçmişin hikâyeleri ile yaşayan karakterlerimiz var.

Suerdem öykülerin çoğunu 1. tekil şahıs olarak kaleme almış. İçlerinden birini ise pek de alışık olmadığımız şekilde 2. tekil şahıs olarak yazmayı tercih etmiş. Kocası öldükten sonra Işıl Hanım’ın kendi kendine kalışıyla yaşadığı zorluklara değinen Milat, okuyucuya empati kurmanın ötesinde rahatsızlık hissettiriyor. Işıl’ın hayatını bilerek ve isteyerek kocasının ellerine bırakmış olmasının yarattığı ortada kalakalma ve becerememe korkusu, bende içinden bir an önce çıkılması gereken klostrofobik bir his bıraktı.

Öyküler ilerledikçe okuyucu, kahramanların seçtikleri kelimelerden veya söyleyemediklerinden, beden dillerinden veya bazen de kedi ve köpeklerle kurdukları iletişimden onları anlamaya ve empati kurmaya başlıyor. Kriz anlarında buldukları çözümler de onları ele veriyor: Aynı Saatte’de eski bir gazetecinin pandemi nedeniyle tüm ülkenin kapandığı gün hayali röportajlar yapması veya Gölgesizler’de olduğu gibi, dil problemi yüzünden “ben de ressamım” diyemeyen kadının, misafir olduğu ev sahibine bir eskiz çizip bırakması gibi.

Yazarın bu yaklaşımı sayesinde çevremizde karşılaşabileceğimiz bu karakterler iyice derinleşiyor ve okuyucunun duygusal bağ kurması kolaylaşıyor. Hatta o kadar ki ben de artık Kum Gibi öyküsünde olduğu gibi Erenköy Marmaray İstasyonu’nda yazarla karşılaşmayı bekliyorum. Bu hikâyeyi yazarken bile Suerdem kendini açık etmemiş, anlatıcı rolündeki sınırlı bakış açısını koruyarak yazar-okur karşılaşmasının onda yarattığı heyecanı başarılı bir şekilde bize aktarmış.

Yazdığı yazılar nedeniyle mahkemeye ifade vermeye giden gazeteci Deniz’in hikâyesini anlatan Karşılaşma, diğer öykülerden farklı olarak bir iç hikâye de barındırıyor. Boşanabilsin diye kendi oğlundan gelinini ve torunlarını kaçıran ilkokuldan terk bir kadının hikâyesi, başı dertte olan bir kadının daha zor durumda olan başka bir kadına uzattığı güçlü bir eli temsil ediyor. Sadece insanlar değil, bu kitapta hayvanlar da el uzatıyor. Cevapsız Sorular’ın kedisi Aysel mırıltıları ile sahibine kanseri birlikte atlatabileceklerinin sinyalini verirken Duyguların Olasılığı’nda, evde annesine bakmak için tıkılıp kalmış olan kadın kahramanın hayatını komşunun köpeği Leo’nun sürpriz gelişi ile biraz olsun renklendirecek gibi duruyor.

Hayatımızın bir noktasında hepimiz kendi kendimize kalıyoruz. Herkesin böyle zamanlardan geçtiğini bilmek bir yandan iyi, tek başımıza değiliz. Ama diğer yandan keşke böyle olmasa diye de düşünmeden edemiyor insan. Nurhan Suerdem iyi ki bu öyküleri yazmış, bize el uzatmış. Okumanızı öneririm.

Yorum yapın