İçinden konuşanlar için Trak | Arzu Alkan Ateş

Mayıs 25, 2024

İçinden konuşanlar için Trak | Arzu Alkan Ateş

Serkan Türk’ün ikinci romanı Trak, Everest Yayınları etiketiyle geçtiğimiz günlerde okurla buluştu.  Türk’ün kitap isimleri dikkat çekici olduğu kadar düşündürücü de. Bir tiyatro terimi olan Trak’ın kelime anlamı “Oyuncunun sahneye çıkacağı sırada ya da oyun sırasında korkuya kapılması, rolünü unutması” demek.  Bir yol ve yolculuk romanı olarak nitelendirebileceğimiz Trak’ın anlatıcı kahramanı kendi gerçekliğine inanamadığı için ona masallar anlatan ninesine beni de sen mi uydurdun, diye sorar. Acaba kahramanımız da tiyatro oyuncuları gibi yaşamdaki rolünü mü unutmuştur? Roman boyunca iç konuşmalarına tanık olduğumuz anlatıcı kahramanımız bugünden ziyade geçmişte yaşar gibidir. Hatıralar ormanıdır yaşamı. Halbuki hatırlamaktan çok unutmak iyi gelecektir ona. Ama unutabilmesi için geçmişte olanları anlamalıdır. Çünkü anlamadıkça bağışlaması mümkün değildir.

Kahraman anlatıcımız, usul usul anlatır. Sanki gördükleri, duydukları, hatırladıkları anlattıkça çoğalır. Trak’ın her bölümü ayrı bir hikâyedir aslında. Bu bölümler tek başına okunduğunda da güçlü bir etki bırakır okurun üzerinde. Hikâyeler bölümlerle birbirine bağlandıkça başka bir evrende buluruz kendimizi. Bu evrende her şey söylenmez. Gizem bütünün en önemli parçasıdır. Trak, adeta sisler içinde kalanların anlatısıdır. İnsan nerede başlar, nerede biter? Sınırlı bir varlık mıdır? Bu sınırlar kimlerin eliyle çizilir? Neden okyanuslar kadar uçsuz bucaksız olamaz? İnsanın en büyük engeli başkalarıdır, diye fısıldanır kulağımıza. Aile ve toplum tarafından kıstırılmışlığımız hatırlatılır, bize. Hiç değişmeyen ya da değiştirilemeyecek olan bir tıkanmadır bu. Kimlik çatışması yaşayan Filistinli genç Josef’in, savaş artığı Yahudi Rafal’ın, korkularıyla ve içindeki kötülükle yüzleşen Zofia’nın, sakat da olsa ayakları üzerinde durmayı bilen Uğur’un hikâyeleri bir döngünün içinde olduğumuzu anlamamızı sağlar.  Bu döngünün içinde sürüklenen kahramanlara karşı şefkat duyarız. Hatta onlara bağlanırız. Belki yaralarını gördüğümüz için, belki kendi yaralarımızı hatırladığımız için bağlanırız. Tanrı bir tülün akasından bakmaktadır. Sanki bir nefesini üflese sisler içinde kalmışlığımızı, acıdan zehirlenmiş kahramanların kasvetini, yeryüzünü bulandıran savaşların, rejimlerin, diktatörlerin kustukları öfke ve nefreti, insanlık adına duyduğumuz utancı dağıtacak gibidir. Ama “Teğmen Drogo’nun Bastiani Kalesi’nden kurtulamaması gibi benim kahramanlarım da o küçük odasından kurtulamıyor. Çölün o belirsizliği zamanın yitip gitmesi isteklerin körelmesi. İnsan, bu döngüyü bildiği halde yaşamaya çalışıyor.” diyor Bay Ferrante.  Ancak bir yazar Tanrı’nın diliyle konuşabilir. Bay Ferrante Serkan Türk’ün personası mıdır?

“Biz yazarlar av köpekleri gibiyizdir. Nerede olursak olalım mutlaka kokusunu alabiliriz iyi bir hikâyenin. Ormanların içinde, nehirlerin dibinde, apartmanların arasında, güvertesinde bir vapurun, yalnız parklarda, okul sıralarında, savaşın ortasında, çölün kumunda, kimsesiz mezarlarda, kır düğünlerinde, tren yolculuklarında, piramitlerin arasında yahut bir serada bulabiliriz o kokuyu. Düşündükçe daha çok yaklaşırız o duyguya. Kelime kelime ilerleriz. Etrafını dört döneriz. İçimize işlemesine izin veririz. Kahramanımızın kim olduğundan önce belki de duygularını biliriz. Yüreğinde oluşan o memnuniyetsizlik durumunu tanımlayacak bir sözcüğün peşine düşeriz. Nisgil, deriz mesela. Endişe, ukde yahut dert kederle açıklanamayan… Daima mutsuzluğun kol gezdiği odalarda gezinir hayal ettiğimiz kahraman. Yangın yerine döndüğünü görürüz içinin. Daha da yaklaşırız o sırlara.”

Bay Ferrante, anlatıcı kahramanımızın çocukluğundan itibaren düş gücünü besleyen onda edebiyat sevgisi uyandıran bir yazardır. Romanın ilk bölümü Bay Ferrante’nin bahçesiyle açılır. Aslında bu bize romanın nasıl ilerleyeceğine dair ipucu verir. Çünkü Trak iki katmanlı bir romandır. Ön ve arka bahçesi olduğunu söyleyebiliriz. Ön bahçesinde anlatıcı kahramanın arayışı hikâye edilirken arka bahçesinde Bay Ferrante’nin hayata ve insana dair keşfettikleri dile getirilir.  Bay Ferante’nin romanlarından seçilen bazı bölümler metnin içine montaj edilir.  Bu bölümler oldukça felsefidir de. Düşündüren, sarsan, sorular sorduran, cevaplar arayan bir söylem içerir. Anlatıcı kahramanımız o kadar etkisi altındadır ki karşılaştığı her durumda Bay Ferrante’nin düşüncelerini hatırlamaya ihtiyaç duyar. Edebiyatın sağaltıcı bir yanı olduğunu düşündüren bir bağdır okurla yazar arasında kurulan. Bu yönüyle de sözün gücünü vurgulayan bir yanı vardır Trak’ın. “On yıldır durup durup okuduğum her cümle boş tutulan havuza düşen yağmur taneleri gibi içimi dolduruyordu.”

Serkan Türk’ün edebiyatında doğa hep konuşagelmiştir. Trak’ta da otlar, ağaçlar, çiçekler, börtü böcek, gökyüzü, toprak kahramanlara eşlik eder gibidir. “Yol boyunca ateşböcekleri gezindi durdu zihnimde sonra ağaçların hışırtısı rüzgârın serinleten nefesi, ayın gölgesi kapladı böceklerin yerini.” Değişen dönüşen doğanın içindeki devinim Türk’ün kahramanlarını daha canlı ve tutkulu kılar. Doğa sağaltır ve insanoğlunun veremediği huzuru sunar. Bu yüzden Türk’ün kahramanları Rüzgârlı Bayırlar’da dolaşıyor gibidirler hayatın içinde.

“İnsan başkası için manzaradır. Yüzünüze, ellerinize, duruşunuza, gözlerinize, konuşmanıza, yürüyüşünüze, izleyişinize, çiğneyişinize, yutkunuşunuza, uyuyuşunuza, uyanışınıza, gidişinize, gelişinize, yazışınıza, dinleyişinize, saçınızı karıştırışınıza, gülüşünüze, somurtuşunuza, okuyuşunuza, ayrı duruşunuza bakar ve izlerler sizi. Doğanın bir parçasına dönüştürürler.”

Serkan Türk, tıpkı -personası- Bay Ferrante gibi “Metin boyunca zaman zaman bu traklarla durup durup hatırlıyor ve hatırlatıyor insanın ne olduğunu, ne olmadığını. Bu romanın başka olanaklara açık olduğunu hissettiren bir dili ve felsefesi olduğunu düşünüyorum. Hatta bazı bölümlerin yeni bir romana evrileceğini de. Türk’ün metinleri matruşka bebekler gibi. Kendi içinde sürekli çoğalıyor. Bunun en önemli nedenin yazarın susmayı bilmesinden kaynaklandığını düşünüyorum.  Bu suskunun içinde anlatılmayı bekleyen kim bilir nice hikâye var. Merakla beklenen hikâyeler…

edebiyathaber.net (25 Mayıs 2024)

Yorum yapın