
Bir insanın yürürken ne yaptığı sorusu ilk bakışta basit görünür: Bir yerden başka bir yere gider. Oysa Rebecca Solnit’in Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi kitabı, bu basit hareketin içine sıkışmış büyük hikâyeyi açığa çıkarır. Yürümek burada bir ulaşım biçimi olmaktan çıkar; düşünmenin, hatırlamanın, direnmenin ve dünyayla temas kurmanın bir yolu hâline gelir.
Modern insanın en büyük yanılgılarından biri belki de her hareketin bir hedefe varması gerektiğine inanmasıdır. Sokakta geçirilen zaman çoğu zaman kayıp zaman olarak görülür; bir yere yetişmek, bir işi tamamlamak, bir mesafeyi mümkün olduğunca kısa sürede kapatmak hayatın temel ritmine dönüşür. Solnit’in kitabı ise tam tersine, yolda kalmanın ve yolda olmanın değerini araştırır. Çünkü yürüyüş, varıştan çok süreçle ilgilidir. İnsan yürürken yalnızca mekânı değil, kendi düşüncelerinin de haritasını çıkarır.
Kitabın etkileyici tarafı, yürüyüşü romantik bir doğa deneyimiyle sınırlamamasıdır. Solnit, patikalarda yapılan yalnız yürüyüşlerden şehir sokaklarındaki kalabalık hareketlere kadar geniş bir alana bakar. Bir dağ yolundaki sessizlikle bir meydandaki topluluğun ortak adımları aynı hikâyenin farklı parçalarıdır. Çünkü yürümek, insanın dünyadaki varlığını görünür kılan en eski eylemlerden biridir.
Şehirlerin tarihi de biraz yürüyen insanların tarihidir. Sokaklar yalnızca binaların arasındaki boşluklar değildir; karşılaşmaların, tesadüflerin, korkuların ve umutların biriktiği hafıza alanlarıdır. Bir şehri gerçekten tanımak çoğu zaman onun caddelerini, ara sokaklarını ve unutulmuş köşelerini adımlamakla başlar. Hızlı ulaşım araçları bizi mesafelerden kurtarırken bazen mekânla kurduğumuz bağı da azaltır. Solnit’in yürümeye bakışı, tam olarak bu kaybolan ilişkiyi yeniden düşünmeye çağırır.
Kitap aynı zamanda kimin yürüyebildiği sorusunu da görünür kılar. Kamusal alan hiçbir zaman herkes için eşit bir deneyim olmamıştır. Birinin özgürlük duygusuyla yaptığı gece yürüyüşü, bir başkası için tedirginlik taşıyabilir. Sokakların kime ait olduğu, hangi bedenlerin rahatça hareket edebildiği, hangi insanların görünmez kaldığı soruları yürüyüşün tarihine eşlik eder. Bu açıdan Solnit’in çalışması, yalnızca kültürel bir inceleme değil; mekân, güç ve özgürlük üzerine bir düşünme alanıdır.
Yürüyüşün edebiyatla kurduğu bağ da kitabın önemli damarlarından biridir. Birçok yazar için yürümek, kelimelerin ortaya çıkması için gerekli bir ritim yaratır. Düşünce bazen masa başında değil, hareket hâlindeki bir bedenin içinde şekillenir. Yol, yazıya yalnızca konu değil, aynı zamanda biçim verir. Bir metnin ilerleyişiyle bir yürüyüşün ilerleyişi arasında görünmez bir akrabalık vardır: ikisi de başlangıç ile sonuç arasındaki belirsiz alanda oluşur.
Solnit’in asıl başarısı, herkesin yaptığı sıradan bir eylemi yeniden tuhaf ve merak uyandırıcı hâle getirmesidir. Kitabı okurken insan kendi günlük yürüyüşlerini de başka türlü düşünmeye başlar. İşe giderken geçtiği sokak, daha önce fark etmediği bir ağaç, yıllardır yanından geçtiği bir bina ya da kısa bir karşılaşma birden anlam kazanır. Çünkü yürümek sadece çevreyi değiştirmez; bakışı da değiştirir.
Yol Aşkı: Yürümenin Tarihi, yürümeyi yücelten basit bir övgü metni değildir. Daha çok, hızlanan bir dünyada insanın kendisiyle ve çevresiyle kurduğu ilişkinin nasıl zayıfladığını araştıran bir kitaptır. Solnit bize yolun yalnızca iki nokta arasındaki mesafe olmadığını hatırlatır. Yol, insanın kendini kaybettiği ve bazen tam da o kayboluş içinde kendini yeniden bulduğu yerdir.
Belki de yürüyüşün en büyük sırrı budur: İnsan adımlarını attıkça dünyayı keşfettiğini düşünür, fakat çoğu zaman keşfettiği şey kendi içindeki hareket hâlidir.


















