Yazarın Odası: Şeyma Samur | Meltem Dağcı

Nisan 30, 2026

Yazarın Odası: Şeyma Samur | Meltem Dağcı

Edebiyatçıların yaşamlarını, yazdıkları mekânları, son zamanlarda okuduğu kitapları bu defa yakınlarının gözünden mercek altına almaya çalıştık.Yazar Şeyma Samur’u, eşi Ömer Burak Tek ile konuştuk.

1)Yazılarını nerede yazar? Yazarken denk geldiğinizde o an yaşadığınız ilginç bir anınız oldu mu?

Yazılarını salonda, L koltukta, tüm koltuğu esir almış başka yazarların kitapları ve aldığı notların arasında yazar. Bazen hiç olmadık bir televizyon dizisi son ses açıktır, bazen kettledeki su bitmeye yüz tutmuştur. Ancak bu cevap, genelde öykülerin nihai aşaması için geçerlidir. Bir öykünün ne zaman ve nerede yazılmaya başladığı, gördüğüm kadarıyla, belirsizdir. Lübnan’da İsrail sınırında tankların yanından geçerken ya da Fas’ta Sahra Çölü’nde yıldızları seyrederken bir öykünün ilk notları alınıyor olabilir. Bu notlar, genel itibariyle son derece kişisel çağrışımlar etrafında şekillenen duygu yüklü ilk taslaklardır. Ekseriyetle anne, baba, köy, hekimlik, kapitalizm, savaş vb. çatışmalar bu notlarda tekrar eden temalardır. Akabinde bu notlar peşlerine karakterler, olaylar, olgular takar; yolun sonunda öyküler çıkar. Ancak bu sürecin bir standardı yoktur. Her öyküde yazarlık yeniden keşfedilir.

2) Eşinizle yazı/okuma üzerine neler paylaşırsınız?

Yazmak eylemi üzerine sıkça konuşuruz. Edebiyat nerede başlar, hayat nerede başlar? Yazar olmak ve yazıyor olmak arasındaki farklar, aklıma gelen ilk konular. Sosyoloji odaklı yaptığım okumaları benden dinlemeyi sever. Özellikle gündelik hayatın sosyolojisi bağlamındaki teorik tartışmaların yazısı üzerinde etkisi olduğunu düşünüyorum. Hayat meşgalesi içinde yaşadıklarımızı tecrübe cihetiyle birbirimize aktardığımız akşam yürüyüşleri bir şekilde yazı ve okuma üst başlığında kendine yer bulur. Kendisinin çok zengin okuma listesi olur. Bu sebeple genelde paylaşım kümesinde yazarlar, kitaplar, yayınevleri olur.

3)Yazdıklarıyla ilgili sizden ne tür fikir/ öneri alır?

Öykülerdeki akış ritimlerine dair öneriler veririm. Öykülerde üst üste binen karakter geçişleri ve zaman kaymalarına ilişkin notlarımı word dosyasında yorum olarak toplarım. Bu anlamıyla öykülerin ilk taslakları uzaklardan atla dolu dizgin gelen bir seyyahı anımsatır bana hep. Kalbi güm güm atmaktadır. Heyecanlıdır. Sıcaktır. Üstüne onlarca farklı anının, uzak diyarların, kalp kırıklarının, muzip fikirlerin kokusu sinmiştir. Birisinin seyyahı atından indirmesi, su ikram edip sakinleştirmesi gerekir. Yazarın öykülerinde çarpıcı karakterler sizleri tekinsiz hikayelere götürür. Her an her şey mümkündür. Biçimsel sınırları zorlayan yazım biçimi hikâye anlatısındaki katmanları daha da derinleştirir. Bir daha geri dönemeyeceğiz bir dünyanın içinde bulursunuz kendisi. Benim önerilerim genelde bu dünyayı en azından alışageldiğimiz evrene yakınlaştırmaya dair olur.

4)Yazı yazarken vazgeçemediği ritüelleri nelerdir?

Olmazsa olmaz bir rutini yoktur. Ancak mutlaka bir şey söylemek gerekirse; renkli kalemlerle defterlere alınan notlar söylenebilir. Bir öykü bir anda yazılıp bitirilmez. Günlerce, aylarca büyür; sonra baş verir. Her öyküde yeniden keşfedilen yazarlık hissiyatı, öykünün başlarında kendini daha fazla hissettirirken sonlara doğru doğumuna az kalan bebek hissiyatıyla beklenir; telaş, mutluluk, kaygı iç içe geçer. Rutin olan yapıp edilenlerden ziyade hissedilenler diyebilirim.

5)Son olarak, elinde en son gördüğünüz kitapları öğrenebilir miyiz?

Elinde bir kitap olmaz. Genel itibariyle sehpaların, mutfak masasının, çalışma masasının üstünde kitaplar olur. Ayrıca sesli kitap uygulamalarından sıkça kitap dinler. Tomris Uyar’ın Yazılı Günler’i, Aykut Ertuğrul’un Moğolluklar’ı, George Perec’in Şeyler’i gözlerimi kapadığımda gözümün önüne gelen kitap kapakları.

Yorum yapın