
Bir adam, yaşlı bir öküz ve geride bırakılmış koca bir mezarlık… Yu Hua’nın Yaşamak romanı, zengin bir mirasyediyken her şeyini kaybeden Fugui’nin, Çin’in en çalkantılı yıllarında hayata tutunma çabasını anlatırken aslında hepimize dokunuyor.
Yaşamak dediğimiz şey gerçekten nedir? Hayatta kalmakla aynı şey mi? Yoksa başka bir şey—adı konulamayan ama bir şekilde sürdürülen bir hâl mi? İnsan her şeyini kaybettiğinde hayat biter mi? Yoksa o noktadan sonra başka bir biçimde mi devam eder?
Yu Hua, bu soruları bir tortu gibi içimize bırakıyor. Cevaplar mı? Kitap bize hazır cevaplar sunmuyor. Çünkü yazar, hayatı açıklamak yerine onu olduğu haliyle, tüm çıplaklığıyla önümüze koyuyor. Ve tam da bu yüzden okur, Fugui’nin çakıllı tarlasında kendi cevabıyla baş başa kalıyor.
Yazarın Toprağı: Bir Diş Hekiminin Tanıklığı
1960 doğumlu Yu Hua’nın çocukluğu, Çin Kültür Devrimi’nin sert rüzgârları altında geçti. Metinleri, beş yıl boyunca sürdürdüğü diş hekimliği pratiğinin izlerini taşır. Belki de bu nedenle romanlarında, bir cerrahın süs ve duygusallıktan arınmış titizliğinin yanı sıra tüm insanlık hallerine açık bir şefkat hissedilir. Yu Hua, acıyı uyuşturmadan çekip çıkarıyor. Duyguları yükseltmeden, bir dostun şefkatiyle görünür kılıyor.
“Yaşamak” Kavramının Dört Katmanı
Romanın merkezindeki Fugui, ailesini ve servetini birer birer kaybederken “yaşamak” kavramı dört temel sütun üzerinde katman katman açılır:
- Mecburi Devamlılık: Hayat, irademizden bağımsız olarak akmaya devam eder. İnsan çoğu zaman yaşamayı seçmiyor, sadece devam ediyor.
- Acıyı Taşımak: Bu romanda mutluluk bir vaat değil. Acı var ve o acıyla birlikte, onu inkâr etmeden yürüyoruz. Acı, üstü örtülmeden, açıklanmadan sadece taşınıyor.
- Küçük Bağlılıklar: Roman, anlamı büyük ideallerde kurmuyor. Anlam toprakta, emekte, gündelik ilişkilerde, birlikte yenilen bir yemekte, bir hayvana duyulan sadakatte… Büyük olan şeyler dağılıyor; Fugui ve öküzü gibi küçük olanlar kalıyor.
- Ahlaki Sınav: Romanın sessiz sorusu şu: İnsan başına gelenlerle neye dönüşüyor? Dayanmak bir erdem midir? Yoksa yaşam sadece başka bir seçenek olmadığı için mi sürüyor?
Kayıp ve Hafızanın Simyası
Fugui koca bir ömrün muhasebesini yaparken, yüzeyde sadece kayıpları durur. Ama derinde akan şey, toplumsal trajedilerin içinde süren o sessiz varoluş ısrarıdır. Yu Hua’nın dünyasında yaşamak, hafızayı silmek değil, onunla birlikte yürümeyi öğrenmektir. İnsan, hafızasındaki her bir gidenle beraber o tarlayı her sabah yeniden sürmeye devam eder.
Sonuç Yerine
Hayatın kontrol edilemezliğini hatırlatan bu metin, zihinlere şu soruyu adeta kazıyor: “Ben neyi kaybetsem yine devam ederdim? Devam etmek benim için ne demek?” Dayanmak ve yaşamak aynı şey midir?
Yazı biterken kulağımda Fugui’nin rüzgârda dalgalanan şarkısı yankılanıyor:
“Gençken aylak aylak gezindim, Orta yaşa geldiğimde kendimi toprağa sakladım, Şimdi yaşlandım ve inzivaya çekildim…”
Akşam çökerken tarlalar sessizliğe gömülüyor. Toprak geceyi sessizce çağırırken anlıyorum ki; yaşamak bir anlam bulma hikâyesi değil, bir sürdürme halidir. Ve bazen bu, sadece devam etme zorunluluğudur.
Peki ya sen? Neyi kaybetseydin yine de o tarlayı sürmeye devam ederdin? Ve o devam edişin adı ne olurdu: Yaşamak mı, yoksa sadece sürmek mi?
















