Masthead header

Yankılanan dağdan dağlara sesimiz | Havanur Taflan

İnsanın insandan korkmasına karşıyım

İşte bunun içindir

Bütün yazıp

Altına imza attıklarım.

Kadın bedeninin kontrolü, öteden beri toplumsal yaşamın temel sorunlarından biri olmuştur. Eğer “kadın merkezci” olunsaydı dünya, o zaman biz kadınlar da; “… Göğüsleri olmayan, çocuk doğuramayan şu zavallı yaratıklara bir bakın, bize göre ne kadar yetersizler!” diyecektik. Hepimiz zorunlu olarak biri ve diğeri için ötekiyiz. Fakat birebir cinsiyetle ilişkili olmayan diğer tüm konularda birbirimize çok benziyoruz. Eril kafaların kabul etmediği gerçek işte bu… Niçin birlikte üstünlük kurmadan yaşayamıyoruz? Bir kadın olarak erkekler dünyasında nasıl yaşanır? Her gün kadın cinayetine tanıklık ettiğimiz bugünlerde sorunun cevabını bu ölümler veriyor maalesef. Nereden kaynaklanıyor bu eşitsizliğin nedenleri? Eşitsizlik aslında doğumla başlıyor… Bir çocuk doğdu demiyoruz da; bir kız ya da oğlan doğdu diyoruz.

Her cins diğeri için bilinmezliklerle dolu… (İnsanın kendisi zaten başlı başına bilinmezlik…) Kadın doğasının ve erkek doğasının bulunduğuna dair inanış kuşaktan kuşağa kültürel olarak aktarılmıştır. Bir cinsin diğerine üstünlüğünü haklı çıkaracak biyolojik bir özellik yoktur oysa. Farklılıklar bireyseldir çünkü. Doğa nerede biter ve kültür nerede başlar? Belki bu sorular cevaplanmalıdır. Bunun üzerine kafa yormadılar mı zannediyorsunuz. Maalesef buna kafa yoranlar, yine kendi aralarında ve kadını aralarına almadan, eril kafalarıyla yorumladılar.

“Titreyin, çağdaş Tiranlar! Mezarımın derinliklerinden duyulacak sesim. Cesaretim, sizin daha barbar davranmanıza neden oluyor.” diye sesleniyor mahkemede bir kadın. Çok sert bir dille yazdığı eserinde memleketin kurtuluşu için halk oylamasına gidilmesini talep ettiği için hapiste. Ölüm cezasının kaldırılması, mahkemelerde halk jürilerinin kurulması, gayrı meşru çocukların tanınması, evlat edinilmesi, gelir vergilerinin adaletsizliği, yoksulluk gibi konularda mücadele etmiş yaşamı boyunca oysa.

1748 yılında Fransa’da doğan, romanlar, politik yazılar ve sosyal bilince sahip önemli konularda oyunlar yazan Olympe de Gouge bu kadının adı. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nde insan kelimesi yerine ‘homme-man’ kelimesi kullanılmasına karşı çıkıyor Gouge. Bu kelime o dilde ‘erkek’ anlamına geliyor çünkü. 1791’de on yedi maddeden oluşan ve mükemmel bir metin olan Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’ni yazıyor o da. İstediği tek bir şey var; bütün yurttaşlar arasında eşitlik. “Kadına giyotine gitme hakkı tanınıyorsa, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır.” diyor. Maalesef ona bu hakkı vermeyenler tarafından, 1793 de giyotinle idam ediliyor. Tarihte buna benzer o kadar çok örnek var ki… Kadınlar kaderlerine razı olmayıp hakları için hep mücadele etmişler. Değişen bir şeyler var tabi ki de… Ama tüm bunlara rağmen kadın özgürlüğü hala çok kırılgan…

“Kadın erkek eşitliği mi? Bu zaten annemin kuşağı tarafından halledilmiş bir sorundu; annem 18 yaşında yaşam mücadelesine atılmış, reşit olduğunda oyunu kullanmış, hiç durmadan çalışmıştı. Kuşkusuz evde ‘her şeyi’ yapan annemdi ama ben bunun tek suçlusunun, bu işleri yapmaya pek gönüllü olmayan babam olduğuna inandırmıştım kendimi. Eğitime ve mesleklere erişim eşitliği mi? Sözünü bile etmeye gerek yoktu, zaten kendiliğinden olan bir şeydi. ‘Eşit işe eşit ücret mi?’ Kanuni bir zorunluluktu. İnsanın kişisel, manevi veya dini görüşlerine göre çocuk sahibi olup olmamaya karar vermesi mi? Zaten başka nasıl olabilirdi ki? Bütün bunlar artık üzerinde tartışılmaya bile gerek duyulmayacak şeylerdi bana göre. Yirmi yaşındayken,  kadın özgürlüğünün herkesçe kabul edilen bir gerçek, artık üstü kapatılmış bir sorun olduğuna inanmıştım.”

Nicole Bacharan, üç akademisyenle yaptığı söyleşilerden oluşan Kadınların En Güzel Tarihi adlı kitabında yazıyor bunları. Bu düşünce biçimi bizim de çocukken inandığımız efsane değil mi? Kitabın adına aldanmayın baştan söyleyeyim. Öyle güzel bir tarih yok içinde. Kadınların geçmişten bugüne yaşadığı acıların kaydı sadece.

Her biri kendi alanında uzman kadınlara yöneltiyor soruları tarihçi Nicole Bacharan; uzmanlık alanı evlilik ve akrabalık olan antropolog Françoise Héritier, çalışmalarını kadın tarihi üzerine yapmış Profesör Michelle Perrot ve filozof-yazar Sylviane Agacinski. Kadın öznesinin insanlık tarihi içindeki evrelerini felsefe, inanç ve tarihsel süreç üzerinden ele alıyorlar. Aslında bildiklerimizi, unuttuklarımızı yüzümüze vuruyorlar hepsi. (Tüm dünyadaki kadınların kaderinin ortaklığı karşısında hayrete düşüyorum… Bu mu bizim tarihimiz?)

Kadınlar birey olma ve kendisi ile ilgili kararları alma hakkından hep yoksun bırakıldılar. Kendi yazgıları hakkında söz sahibi olamayan; birer üretici,  erkeklerin çocuk sahibi olmak için gereksindikleri basit bir araç gibi göründüler. Erkeklerin bilgilerine erişmelerine izin vermek, onlara potansiyel olarak bağımsızlaşma imkânı sunmak anlamına geleceği için de bilgiye erişimleri engellendi tarih boyunca.

Zamanda ne kadar geriye gidersek gidelim, cinsiyet ayrımı bir hiyerarşi olarak hala karşımızda durmaya devam ediyor maalesef. Çağın en karmaşık yerinde duruyoruz sürekli, hiçbir yol almamışçasına. Erkek daha iyidir; kadın onun kadar iyi değildir… Bütün bunlar sona erdi mi dersiniz? Açıkça görüyorum ki hayır! Hala gidilecek çok yolumuz var. Hala kadınlar, erkek şiddeti ile karşı karşıya. (Ülkemizde her gün neredeyse üç kadın öldürülüyor.) 

Erkeklerin namuslarını kızlarının, kız kardeşlerinin, eşlerinin bedeniyle tarih boyunca özdeştirdiklerini öğreniyoruz kitabın sayfaları arasındaki konuşmalardan. Değişen bir şey var mı? Bugün de kadınlar dövülüyor, öldürülüyor… Hala aynı acılarla karşı karşıya kadınlar…“Şiddeti kanıksamanın korkunçluğunu yaşıyoruz. Bu sizi vahşete düşürmüyor mu, kanıksadınız mı? Bu daha kötü…” diye soruyor bize bugün yaşadıklarımızı görmüşçesine Gülten Akın. (Bu satırları yazarken bile bir kadın cinayeti haberi yansıyor basına…)

“Biz susmaya, sakin durmaya, coşkuyu belli etmemeye eğitildik. Özellikle benim yaşımdakiler ve özellikle kadınlar…” diyor Gülten Akın bir konuşmasında. Kadının sıkışmışlığını anlatmak için kesiyor saçlarını. (Tarih boyunca saçlarımız cinsellikle bağdaştırılmış nedense…) “Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi/Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen” diye sesleniyor kadınlara.

Kadının görünmez olduğunu da Şennur Sezer Kirlenmiş Kâğıtlar şiirinde anlatıyor bize.

“Kadınlar ki yoklukları fark edilir olsa olsa. Kadınlar,

bir yazma, bir renk, bir devinim… Karıncalar kadar

olağan… Payları karıncalar kadar hayatta.”

Göğü tanımadan ağlamayı tanıyan ve ağlaması yasaklanan kadınlarız biz. Paylarımıza da hep sessizlik düşmüş tarih boyunca. Bu yüzden Sennur Sezer “susmak anamın diliydi” diyerek ataerkil sistemin eleştirisini yapıyor bize.

“Okuduğu yeter demişler,

 patlıcan biber kızartmayı öğrensin biraz da.

 Benim yarınımı konuşmuşlar,

komşuları babamla.

Hiç patlıcan kızartamadım

Sonra,

Parmaklarımdan

babama benzer bir damadın

kanı sızar hâlâ.”

21. Yüzyılın tüm gelişmişliğine rağmen kadın sorununun hala devam etmesi düşündürücü değil mi? Kadın mücadelesi sürekli başa dönen bir devinim izliyor maalesef. Erkeğin kadın üzerindeki bu bitmeyen tahakkümünü nasıl engelleyeceğiz peki? Evet, yasa yapıcılara çok iş düşüyor. Bu yüzden İstanbul Sözleşmesini savunuyoruz kadınlar olarak. Ama yapılması gereken bir önemli husus daha var. Annelerin çocuklarını eğitimi konusunda cinsiyetçi davranmamaları… Bu konuda kitapta yer alan tespit çok önemli bence. “Anneler oğullarına ve kızlarına farklı davrandıklarını genellikle kendileri de kabul edeceklerdir. Çoğu anne, bulaşığı yıkamasını oğlundan değil de kızından istemeye eğilimlidir. Oysa biz kadınlar bulaşıkta erkeklerden daha yetenekli değiliz! İnsan kendi kendisini değiştirmeden yeni kuşakların değişmesini beklememeli.”

Kadınlar olarak kendimizi değiştirmekle işe başlamalıyız. Bir taraftan da haklarımızı ve hayatlarımızı görmezden gelenlere inat, (özelikle de bugün yaşadığımız cins kıyımını durdurmak için) kadın dayanışmasını daha güçlü örmek ve seslerimizi daha fazla yükseltmek zorundayız. Tıpkı Gülten Akın’ın şiirinde dediği gibi;

“Haksızlık nerede olursa olsun / Zulüm nereden gelirse gelsin / Barışla, sevgiyle olmayacaksa / Ey gerçek sesimiz, ey büyük kavga / Yankılan dağdan dağlara”

Kaynaklar:

Kadınların En Güzel Tarihi, Françoise Heritier, Michelle Perrot, Sylviane Agacinski,  Nicole Bacharan, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları

https://tr.wikipedia.org/wiki/Olympe_de_Gouges

Havanur Taflan – edebiyathaber.net (1 Şubat 2021) 

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r