Masthead header

Vicdan Efe’den, “Düşte Değişenler” adlı öykü

Kaderlerini istedikleri şekle dönüştürebilirler. Özgür, kuş gibi özgür olacaklar. Sıkıştırılmış samandan bir top olarak hissediyorlar kendilerini. Kof, pörsümüş. Mekanik bir oyuncak belki. Ruhsuz. Başkalarının yaşamlarına göre ayarlanan Kaderleri değişiyor artık. İstedikleri yaşam tarzını belirleyebilir, kişiliklerini yeniden oluşturabilirler.

Üç kişiydiler. Çantalarına eşarplarını da koyup ellerindeki adrese göre otobüse bindiler. Hepsinin birbirinden gizlediği tek düşünce: Falcı, olan biten her şeyi arkadaşlarının yanında söyler de, onlar da öğrenirse?

Altmış sekiz numaralı otobüsün son durağında indiler. Heyecan içinde etraflarına bakındılar. Hemen önlerindeki yokuşa doğru ilerleyip önlerindeki ilk sokaktan sağa döndüler. Bu arada çantalarından eşarpları çıkarıp başlarına iliştirdiler.

Önce üşüme tuttu, sonra ter bastı. Akşamdan yağmur yağmış, günlerdir süren puslu hava dağılmıştı. Tek katlı evlerin önünden geçerken, çatılar boylarından aşağıda kalıyordu. Geride kalan kış, dökülmüş beyaz badanalı evler bırakmıştı. Yağmuru içine çekmiş toprakta, çocuklar çelik çomak oynuyordu.

Üç kadın ruhani bir hava içine girmiş, ayakları yerden kesilmişti. Birisi, baş hizasındaki  bir çatıya çarptı. “Güm” leyen sese döndü baktı herkes. Kadının gözünden yaşlar süzüldü. Elini alnından çekemedi bir süre. Şanssızlığın bu kadarı da olmaz hani. Her şey daha iyi olsun diye ta buralara gelirken, şu işe bak. Mahalle sakinlerinden bir kadın koştu buz getirdi. Şişen ve moraran alnına koydular. Kulaklarından bile acı bir uğultu çıkıyordu. Bu haliyle ne falcıya ne de kaderini söyleyecek büyücüye gidebilirdi. Şu an kendi derdine düşmüştü.

Kadın içeriye davet etti.

Hep birlikte kapısı açık avluya girdiler. Isınan havayla topraktan fırlayıvermiş papatyalar, neşeyle etrafına   gülücükler saçıyordu. Ağaçlar pırtlak pırtlak yeni yapraklarını fışkırmak üzereydi. Taze soğanlar diz boyu olmuştu bir köşede. Donsuz bir çocuk koşarak geldi. Yabancıları görünce annesinin dizlerine sarıldı. Arada kaçamak bakışlar attı.

El dokuması kilim serili sedire oturttu kadın, beklenmedik konuklarını. İçeriye girip çocuğa bir don giydirdi. Dönerken de kolonya şişesini unutmadı. Akan buzun suyuyla ıslanmış alına sürdüler önce. Sonra her biri ellerini açtı. Ferahladılar. Eşarplarını omuzlarına sıyırdılar.

Yemyeşil bahçede oturmak öyle hoşlarına gitti ki, falcıya gitmekten neredeyse vazgeçmişlerdi. Hayranlıkla derin nefes çekerken, tepsideki kahvelerle geldi ev sahibesi.

“Zahmet ettiniz..”

“Hiç zahmet mi olur? Buyurun.”

“Bahçeniz de ne güzelmiş böyle?”

“İşte kendi kendimize bir şeyler yapıyoruz. Bizim mahalledeki falcıya mı       geldiniz?”

Üçü de birbirlerine bakıp gülümsediler.

“Nereden bildin?” dedi biri.

“Çok uzaklardan hep gelirler.”

“Nasıl, iyi biliyor mu bari?“

“Kimisi çok methediyor ya, ben kendim gitmedim. Bir şey söyleyemem. Bizim mahalleden olunca pek bakmıyor zaten. Demem o ki, tanıdık olunca bazı şeylerini önceden bildiği için dediklerine halel gelirmiş. Ben de hiç merak salmadım öteden beri.”

“Nasıl  bakıyormuş peki?”

“Kimine kahve falı, kimine yıldız falı”

“Herkesin isteğine göre mi?

“Orasını ben de bilmem. Kimine yıldızname açarmış. Günündeyse, her şeyi bilirmiş.”

Falcıya gitmeden önce böyle bir aksiliğin olup da, birinden bilgi almak  sevindirdi. Yine, birbirlerinden habersiz, “her şeyde hayır vardır,” diye geçirdiler içlerinden. Fakat alnı şişen kadın, oracıkta uyuyarak, bu ılık, temiz havanın ruhunu da temizlemesini  arzuladı. Başının fena ağrıdığını söyleyerek, eğer ev sahibesi için de bir sakıncası yoksa, arkadaşları gidip gelinceye kadar burada kalmak istedi. Diğerleri biraz hayıflandılarsa da, gelmesi için ısrar da etmediler.

Kadın, iki konuğunu avlu kapısından hayır dualarla geçirdi. İçeriden bir yastık, ince bir battaniye aldı geldi. Konuğunun  uzanıp dinlenmesini, arkadaşlarının epeyce sırada bekleyeceklerini, kendisinin de bu arada okuldan gelecek kızına öğle yemeği hazırlayacağını söyledi. Konuk, nazlanmadı. Uysal bir çocuk gibi uzanarak başını yastığa koydu.

İki kadın daha da büyüyen heyecanla falcının kapısına vardılar.

Bu  da alçak evlerden biriydi. Avluya birkaç basamak  inerek giriliyordu. Ne dış duvarlarında ne de girişinde olağandışı bir şey göremediler. Mahalledeki yoksul evlerden farklı bir tarafı görülmüyordu. O an içlerinde bir şeyler koptu. Bakıştılar. İkisinin de aklından aynı şey geçti: Kelin ilacı olsa önce kendi başına sürer. Ama söze dökülmedi.

Kapının önünde ayakkabı yığılıydı. On- on bir yaşlarında, saçları kirden keçeye dönmüş, ayağında basma bir pijama don olan kız çocuğu buyur etti içeriye. Başlarına eşarplarını geçirmeyi ihmal etmediler bu arada. Dudaklarındaki kırmızı rujun o andaki duruşu komik geldi kıza. Gülümsedi. Kadınlar da kıza güldüler.

İçerisi nefes alınamayacak kadar havasız ve loştu. Oturacakları yeri göremediler bir an. Gözlerini kısarak gözbebeklerini büyülttüler. Tam karşıda yüzü yamulmuş, bir gözüyle durmadan göz kırpan gençten adamı gördüler. Kucağında ağlayan bebeğini susturmak için kundak üzerinden eliyle ritim tutan annenin çaresizliğine gitti bakışları. Kendilerine yer gösteren kızın sırıtışındaki alayı anlamayıp, sararmış dişlerini düşündüler.

Yarım saat kadar beklediler. İçeriden, tüm dünyaya küsmüş izlenimi veren yaşlı bir adamla dört beş yaşlarında bir kız çocuğu çıktı. Kız alık alık bakıyordu. Başı bir yana sarkık gibi geldi kadınlara. Fıs fıs konuştular. Herkes onlara baktı, konuşmayı kestiler. Kızla adamı dışarıda bekleyen şişman kadın, kalkarak yanlarına geldi, kapıya yöneldiler. Adamın, “Bir muska yazacak, yarın yanımıza biraz para alıp geleceğiz.” dediği  geldi kulaklarına.

Zayıfça, esmer genç bir gelin sokuldu kadınların yanına:

“Siz kime baktıracaksınız.”

“Kendimize”

İki kadının da aynı anda ağzından çıktı söz.  Genç gelin şaştı kaldı.

“Pek bir hastalığınız, derdiniz neyiniz görünmüyor ya, insanoğlu bu. Kiminin derdi içinde, kiminin ki dışında.”

Kadınlar bir şey söyleyemediler. Biri tedirgin oldu. Kendisine de tuhaf geldi, ama yine de söyledi sonunda:

“Kaderimizi değiştirmek istiyoruz.”

Genç gelinin dudağının sol köşesi şöyle bir yana kaydı. Gülümsedi. Başını iki yana salladı, sonra da:

“Her dert böyle olsa keşke. Kim istemez kaderini değiştirmek. Ortaya bir yığın yaşam biçimi konsa. Herkese de dense ki, ‘hadi istediğinizi seçin’ kim aynı kaderi alır? Herkes böyle bir seçim olsa, kendi aklını alır da, aynı kaderi alacağını sanmıyorum kimsenin. Sizin işiniz daha zor. ‘Gelin kaderlerimizi değişelim.’ desem, değişir misiniz? Değişmezsiniz elbet. Kimse kendinden daha kötü bir kader almak istemez. Herkesin ki kendine yine. Aklımızı beğeniriz de, o beğendiğimiz aklımız, kendine bir yaşam yaratamaz.”

Kadınlar iyice şaşkındılar. Kara kuru, bir de yoksul  ve dertli olduğu belli bu genç gelinin söyledikleri doğruydu.

“Sen de pek gençsin. Derdine derman olsun, derdin nedir?”

Elini salladı genç gelin:

“Keşke benim ki de sizinki gibi olsa. Benim herif işini kaybetti. Bir de kadın meselesi var. Ben yine de gelmezdim ya, üç çocuğumun hatırına kaynanam baktırmış birine. O karı büyü yapmış bizimkine. Bu hoca çözermiş. İnanmam böyle şeylere ama umut kapısı işte.”

Kadınlar yine bir ağızdan:

“Peki hoca, derdin nedir? diye soruyor mu?”

“Sorar herhal. Yıldızıma baktırmak istiyorum, dersiniz.”

İkisi birden nefeslerini boşalttılar. Heyecanları çoğaldıkça, kalp atışlarıyla inip kalkan göğüslerini elleriyle bastırdılar. İçeriye girinceye kadar konuşmamalı, içleri yatışmalıydı. Tam o sırada içeriden orta yaşlı bir kadın çıktı. Yalnızdı. Yanında birisi varmış gibi konuşuyordu. Tıpkı iki kadın gibi kırmızı ruj sürmüştü dudağına ve pembe allıkla, şakakları deliniverecekmiş gibi duruyordu.

Sıra genç gelindeydi. Kalktı, dudaklarından dökülen dualarla birlikte kırık dökük girdi  içeriye. Ardından kapattığı laciverde yakın mavi kapının ayrımına o an vardılar.

İki kadın, içeriden her çıkanla heyecanlanıyor, her girenle yatışıyor.

Kendileriyle gelemeyen arkadaşlarının  temiz bahar havasında, tanımadığı bir evin çiçek ve ağaçlar içindeki avlusunda derin uykuya daldığından habersizler. Yüreği durgun kendiyle barışık. Uykuyla uyanıklık arası bir durumda:

Kapısı açık, büyük bir hamama giriyor. Ortada kocaman  havuz var sadece. Pembe suyun içinde, pembe tenli, gözleri cam mavisi, pürüzsüz ay yüzüyle peri kadar güzel bir kız suyun içinde. Suyun ılıklığı ile erimiş sabun parçaları durmadan birleşiyor, dağılıyor.

“Şu eriyikleri görüyor musun?” Kadın cevap vermiyor. Kendinden başka biri var mı diye etrafa bakıyor. Hayır, hiç kimse yok. Her halde kendisi yanıtlamak zorunda.

‘Evet, görüyorum’ diyecek, diyemiyor. Peri kızı hiç o tarafa bakmadan sürdürüyor konuşmasını.

“Bu gördüğün sabun gibi gürünse de, benim ruhumdur aslında.”

Kadın iyice  şaşkın, yaklaşıyor, Peri kızı okşarcasına oynuyor eriyiklerle.

“Yüz elli yıldır ben buradayım, biliyor musun?”

“……”

“Sabırla sınıyorum ruhumu. Dayanıklı kılabilmek için, ne kadar uzun yıl uğraşıp olgun hale getirirsem o kadar iyi. Çalışmadan mutlu olunmaz. Dünyaya ilk gidişimde ben de çaba göstermeden her isteğim yerine gelsin, zengin ve mutlu olayım, sağlıklı olup, sevilmeyi istedim hep.”

“Dünyaya ilk gittiğimde mi dedin? Kaç kez dünyaya gittin ki? Burası neresi? Öbür dünya mı?”

“Öyle de denilebilir. Dünyaya defalarca gittim. Her defasında kendi eksikliğimi görüp, ruhumu biraz daha olgunlaştırarak, mayalandırarak gittim. Tam mutluluğu yakalayamadım. Bir şeyler eksik kaldı hep. ‘Bu defa son gidişim olsun’ diye düşündüm. Acele etmiyorum. Belki yüzyıllarca daha kalırım burada. Çabalamak önemli. Ha burada çabalamışım, ha orada. Sonuçta aynı kapıya çıkıyor.”

“Peki zaman, zaman önemli değil mi?”

Zamanla uğraşacak zamanımız yok!”

Kadın, o an o hamamda ne aradığını, kendisinin mutluluğu için neler tavsiye edebileceğini sormak istedi. Vazgeçti. Herkes kendi ruhu için uygun olan durumu, kendisi yaratacaktı. Bunu anlamıştı.

Bir an önce gitmeli, diye düşündü. Peri kızına hoşça kal, diyerek ter içinde çıktı.

“Günaydın, iyi uyudunuz.”

Kadın nerede olduğunu algılayamadı. Etrafına bakındı. Başını kaldırmak istedi. Ağrı vardı. Kaldıramadı. Elini alnına götürdü. Bir ‘of ’ çekti. Doğrulmaya çalıştı. Ev sahibesi yastığı arkasına yanaştırdı. Bir süre öylece baktılar birbirlerine.

“Şişlik de inmiş, acıyor mu hala.”

Dili kurumuştu. Acımsı bir tat vardı bir de. “Evet,” dedi kuru bir sesle. Bir yudum su alabilir miyim?

O anda iki kadın, elleriyle yelpazelenerek girdi kapıdan. Arkadaşlarının dingin, pembe benzi karşısında; “İyi ki gelmemişsin, nasıl oldun?” dediler. “İyiyim” dedi, kadın, tebessümle. Kendisini tanımadıkları bir evde yalnız bırakıp gittikleri için sitem edeceklerini sandılar. Hep birlikte çaylarını yudumladılar. Hoca’nın, üzerlerindeki büyüyü çözmek için bir kez daha çağırdığını söylediler.

Üç kadın yola çıktığında akşam ezanı okunuyordu.

İkisi, bir daha gelecekleri günü şimdiden kararlaştırmaya başladılar. Diğeri, hiç olmadığı kadar dik ve sağlıklı adımlarla, hafiflemiş olarak yürüyordu.

Ç o k   O k u n a n l a r