Masthead header

Vasıf Turhan Kayacık: “Şair kafası biraz oynak oluyor sanırım.”

Söyleşi: Mehmet Özçataloğlu

Vasıf Turhan Kayacık’a, neden ısrarla şiir diye sordum, o da anlattı. Toplumcu şiirin temsilcilerinden olan Kayacık’la şiir yolculuğunu konuştuk.

Şiir yolculuğunuz nasıl başladı?

Şiir hep benimleydi aslında. Şair Eşref’in akrabamız olması nedeniyle şiir konuşulan bir ortamda büyüdüm. Ara sıra alıntılar yapar, anılar aktarırdı büyüklerimiz. Okul koridorunun duvarlarında divan şairlerinin fotoğrafları asılıydı. Küme çalışması yapılırdı derslerde. Fuzuli’ydi çalışma kümemizin adı. Altmışlı yıllarda Kırkağaç’ta çıraklık yaptığım matbaanın kültürel gelişimimde etkili olduğunu düşünüyorum. Haftada iki gün yayınlanan “Yurt Sesi Gazetesi”nin mutfağında yetiştiğimi söyleyebilirim. O günlerin düşünce hayatımızı etkileyen gazetelerinin köşe yazarlarını, matbaa sahibi Mehmet Kamoy amcaya okuma görevi benimdi. Dördüncü sınıfta yazdığım “Çiftçi Dayı” adlı şiirimi, kendi ellerimle dizip basmıştım kırklı yıllardan kalma baskı makinesinde. Hele o şiirimin olduğu gazeteyi okula götürüşümü, öğretmenimizin panoya asışını hiç unutamam.

Ortaokuldayken bir yaz tatilinde, babaannemin izniyle amcamın kitap sandığını karıştırmaya başladım. Bir hazine bulmuş gibiydim adeta. Kırklı, ellili yıllardan kalma yüzlerce kitap vardı sandıkta. Puşkin’i, Edgar Ellan Po’yu o yıllarda okudum. Edebiyat öğretmenlerimizin yönlendirmeleriyle Haşim’in, Yahya Kemal’in şiirleriyle tanıştık. Öğretmen okulunda okurken halk şiirinden derin izler kaldığını düşünüyorum belleğimde. O yıllarda yazdığım şiirleri çocuksu bulup yırtıp atmıştım daha sonraları.

Yetmişli yıllar, bizim kuşağın dünya görüşünün şekillendiği yıllar olmuştu. O yıllarda tanıştım diyalektik ve tarihi materyalizmle. Hayranlıkla okudum Nazım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları’nı. Pablo Neruda’yı, Ahmed Arif’i, Hasan Hüseyin Korkmazgil’i, “kırk kuşağı” toplumcu şairlerini. Yine o yıllarda okuduğum Boris Suschkov’un “Gerçekçiliğin Tarihi” adlı kitabını anmadan geçmek olmaz. Edebiyat akımlarına bakışımı netleştiren bir kitap olmuştur benim için. “Toplumcu gerçekçilik” denen akımı o yıllarda öğrenip, aklımın bir köşesine yazmıştım. O gün bu gündür bir pusula gibi yönlendirir beni şiirlerimi yazarken.

Şiirin, geçmişle kıyaslandığında popüleritesini yitirdiği söylenebilir. Buna rağmen neden ısrarla şiir? 

Akıcı, etkileyici konuşmanın ne kadarının genetik ne kadarının öğrenmeyle ilgili olduğun bilmiyorum ama ailemizdeki pek çok büyüğün özdeyişlerle, benzetmelerle, betimlemelerle konuştuğunu hatırlıyorum. Tarla sattığımız bir köylünün, tapu işlemleri sırasında dönüp, yerel ağızla “Sadeç şairsin yalım” demesi ilginç olaylardan biridir benim için. Hani bazılarının hayatı romandır ya benim hayatım da şiirdir desek yeridir. “Şiir mühendisliği”nin olmadığını düşünüyorum. Başkaları nasıl yazıyorlar bilmem ama bana gelenler geldiğinde yataktan kalkıp yazıyorum şiirlerimi. Öykülerim de var henüz paylaşmadığım. Fakat roman yazamam. Ruhum daralıyor uzun uzun yazmaya başlayınca. Beni etkileyen bir olay, bir söz kazınır belleğime ya da çocukluktan kalan bir anıyı çağrıştırır ve ardından bir duygu sağanağı oluşur ruhumda, yazarım şiiri biter gider. Kurgu gerektirmez; geride yapacak bir iş kalmaz bana. 

Geçen yıl bir dostun kitabı için eleştiri yazısı yazdım “Yeni Gelen Dergisi”ne, yazıyı bitirinceye kadar hafakanlar bastı üstüme. “İkinci TİP’ten Anılar” dosyası yıllardır tamamlanıp kitap olmayı bekliyor bilgisayarımda. Uzun uzun yazmak bana göre değil anlaşılan. Son zamanlarda gündelik konuşmalarımın da şiirlerime benzediğini söylüyor karım. Şair kafası biraz oynak oluyor sanırım.

Yayınevleri şiir kitaplarının okunmadığını söyleyip binlerden, beş yüzlere düşürdüler basılan kitap sayısını. Öte yandan şair sayısının gittikçe arttığını düşünüyorum. Bir akrabamın “Metrekareye kaç şair düşüyor bu memlekette” sözü üzerine araştırma yapıp Türkiye’de üç milyon farklı şiir kitabı basıldığının bilgisine ulaştık geçenlerde. Bir şairin ortalama üç kitabı olduğunu varsayarsak bir milyon şairimiz var; güzel yurdumda. Okuyucusu az olsa da şairler yazıyorlar inatla. Sevindirici.

Toplumcu şiir anlayışı üzerine yapılandırmışsınız şiirinizi. Bununla birlikte geniş bir yelpaze görünüyor. Deyim yerindeyse her telden yazıyorsunuz şiirinizi. Buna yönelten nedir sizi? 

Antik dönemde “Dışımızdaki dünyayı öğrenebilir miyiz” diye tartışıyordu düşünürler. Daha sonraları, sanayi devriminin olduğu yıllarda “aslolan dünyayı açıklamak değil; onu değiştirmektir” demişti bir başka büyük düşünür. 

“Gerçekliğin yeniden yaratılmasıdır” sanat. Gerçeklik ise bizim dışımızda, bizim irademize, arzumuza, isteğimize bağlı olmadan var olandır. Gerçeklik kavramı, dışımızdaki fiziki dünyayı olduğu kadar toplumları, toplumsal ilişkileri de içerir. Her sanatçının bilerek isteyerek çabayla ya da kendiliğinden zamanla edindiği bir dünya görüşü vardır. Sanatçı, dışındaki gerçekliği yeniden yaratırken, sahip olduğu dünya görüşü devreye girer bu yaratma sürecinde. Algıda seçicilik yaratır. Gerçekliği anlama, açıklama, değiştirme(me) dizgesidir dünya görüşümüz.  Ressamlar, romancılar, şairler dünya görüşlerinin belirleyiciliğiyle verirler eserlerini.      Çocukluğumun İzmir Fuarı’ndaki aynalar evine benzetirim dünya görüşünü. Düz ayna vardır ilk girişte, sizi kendi gerçekliğinize uygun olarak yansıtır(O bile insanın sağını sol gösterir ya neyse). Ardından dışbükey, içbükey aynalar gelir sırasıyla, Bazı aynalarda gövdenizin altını, bazılarında üstünü kocaman görürsünüz. Şişmiş bir balona benzeyen gövdenizin üzerinde minnacık bir baş görünür. Çarpılır gövdeniz. En sonda yine bir düz ayna vardır ve gerçekliğinize yeniden kavuşursunuz.   

Gençlik yıllarımda edinip içselleştirdiğim diyalektik materyalist dünya görüşüyle algılayıp açıklıyor, değiştirmeye çalışıyorum dünyayı. Toplumcu gerçekçi şiir anlayışını belirleyen de bu dünya görüşü oluyor. Bazen bir çocukluk anısı, anlatılan bir öykü, yaşanan toplumsal süreçler oluyor şiirlerimin konusu. Her telden farklı biçim ve temalarda yazsam da kültürün ve dünya görüşünün taşıyıcısı olan dil belirliyor şiirlerimin içeriğini.

“Bir Yeni Cumhuriyete”, “Hasat Zamanı”,”Zaman” gibi şiirlerinizde uyarı niteliğinde dizelerle karşılaştım. Başka şiirlerde var bunlarla birlikte. Şairin görevi uyarmak mıdır?

İnsanlığın ortak sorunlarından, toplumsal, biyolojik özelliklerinden kaynaklanan; savaş, barış, açlık, sömürü, sevgi, dostluk, dayanışma benzeri kavramlarla anlattığımız evrensel temaları var şiirin. Her ne kadar dünya görüşümüzün belirleyiciliğinde yaşasak da sanatsal üretim süreçlerini, insan olmaktan kaynaklanan ve iç dünyamızdan aldığımız hüzün, öfke, umut, aşk benzeri duygular da etkiliyor bu yaratıcı eylemleri. Toplumcu gerçekçi şairleri bekleyen en önemli sıkıntının slogancılığa düşmek olduğu kanısındayım yıllardır. Şiirin dili içe dönük olmalı, kendi kendinize konuşuyor gibi yazmalısınız diyor; Özdemir İnce bir kitabında. Öte yandan toplumcu gerçekçi anlayışla yazan bir şairin bireylere ve topluma ileteceği düşünceleri de vardır mutlaka. İşte tam bu noktada, dünyayı değiştirme çabasıyla, estetik olma dengesini tutturmak ustalığı gerekiyor şaire. Bunu ne ölçüde başardığımın değerlendirmesini dostlara bırakıyorum. 

“Direnmek insanlaştırır” demişsiniz. Şiiriniz de direnişin son örneklerinden bana göre. Şiirin geleceğini ya da gittiği yolu nasıl görüyorsunuz?

Dünyada her olgunun değişik derecelerde birbiriyle etkileşim içinde olduğunu, öte yandan toplumların eşitsiz geliştiklerini de biliyoruz. Pek çok olguyu yok sayarak birilerinin “iletişim çağı” diye nitelediği dünyamızda,  yurdumuza başka ülkelerden gelebilecek etkilerin günümüz şiirinde ve de geleceğinde belirleyici olacağını düşünmüyorum. Yurdumuzun iç dinamikleri, iktisadi sosyal yapısı bu süreçte etkili olacaktır kanısındayım. İnsan düşüncesinin “maddi dünyanın insan beynine yansıması” olduğu gerçeğinden yola çıkarak, sayısı az da olsa toplumcu geleneği sürdüren şairlerle, günümüzde yaşanan sömürü, talan ve benzeri olumsuzluklardan etkilenen genç kuşak şairlerin “gündüzlerinde sömürülmeyen, gecelerinde aç yatılmayan” bir ülke ve dünya için yazmalarını beklemek hakkımızdır aslında. Fakat kitle iletişim araçları tekelinin büyük sermaye gruplarının elinde olduğu ( sosyal medya hariç) gerçeğinden yola çıkarak, kültür sanat üretiminde olduğu gibi şiirde de gerçeklerden bir kaçış riskiyle karşı karşıya olduğumuzu söyleyebiliriz. Geyik muhabbeti mi yoksa şehir efsanesi mi olduğunu bilemesek de market poşetine “şiir” yazanların olduğunu duymaktayız günümüzde. Yozlaşma, sermayeye yanaşma eğilimleri her zaman olmuştur ve bazıları için kaçınılmazdır aslında. Yaşamına yön vermek, ürettiği zenginliklerden pay almak “büyük insanlığın” önündeki tarihsel görevidir her zaman. Maddi zenginlikleri üretenlerin iktidar mücadeleleri yol aldıkça kültür, sanat, ideoloji alanında üretim yapan aydınlar, sanatçılar, şairler de süreçten etkilenip bu doğrultuda ürünler vereceklerdir mutlaka. 

Son olarak Vasıf Turhan Kayacık’ın masasında şiirler var mı hazırda? Bir küçük dörtlük de bırakmak isterim buraya.

Doksanlarda başlayan şiir serüvenim, iki bin on üç yılında çıkan ilk şiir kitabım “Evren’in Kuytusunda” ile taçlandı. O hevesle hızlanmış olmalıyım ki beş yıl sonra, iki bin on sekiz yılında “Yürüdük Hep Yürüdük” yayımlandı. Son şiir kitabım “Sarmal Düşünceler” iki bin yirmi bir yılı haziranında basıldı. Görüldüğü gibi zaman kısaldıkça hızımızı arttırıyoruz biz de. Ne de olsa yetmiş yaşına merhaba dedik geçen aylarda. Şu an kırk sayfaya ulaşmış bir şiir dosyası var masa üstünde. Şiir kitaplarının ortalama seksen yüz sayfa olduğu düşünülürse yarılamış sayılırız kitabı. Gelecek yıl sonbahar aylarında tamamlayıp, cumhuriyetin yüzüncü yılını selâmlamayı tasarlıyorum bu kitapla. Umarım başarırım. Şimdi okurları bir dörtlükle selamlayıp sonlandıralım söyleşimizi. Sanatla, edebiyatla yaşayın.

BİLENDİK

Aldanmayın

Böyle sakin duruşlara

Sanmayın ki yorulduk

Biz bilendik hayata

Sömürüye, talana

Alacakaranlıkta pusulara…

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r