Esra Kahya’nın psikolojik içerikli ilk romanı “Kambur” ile edebiyatın taş kalpli annelerinin izinde | Sitare Kanşay Sarayönlü

Mayıs 23, 2022

Esra Kahya’nın psikolojik içerikli ilk romanı “Kambur” ile edebiyatın taş kalpli annelerinin izinde | Sitare Kanşay Sarayönlü

“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır,” diye başlar Leo Tolstoy’un Anna Kararina’sı. Esra Kahya’nın 2021 sonbaharında basılan, Ahmet Hamdi Tanpınar anısına düzenlenen roman yarışmasında birinci olan eseri “Kambur” işte böyle mutsuz bir aileyi merceğine alan, psikolojik derinliğe sahip, vurucu bir roman. 

Kambur Acıbe’nin Hikayesi 

“…Kendi yatağımda ölü gibi yattığım zamanlarla ölü olarak yattığım an arasındaki tek farkın nefes alıp vermek olması ne kadar acı… Nefes alıp veriyorken yaşıyor muydum sanki? Sanırım, bunu en çok da annemin düşünmesi gerek. Annem Müsemma Ayvaz’ın.”  

Fiziki kusurlarından ötürü kendini eksik hisseden Acıbe’nin asıl yoksunluğu kamburluğu değil, aynı çatı altında yaşanmasından ötürü adına “aile” dedikleri annesi, babası ve ablasına beslediği sevginin karşılıksız kalmasıdır. Annesi Müsemma’nın evin içinde, yıllar boyunca ilmek ilmek dokuduğu mutsuzluk atmosferinin son kurbanıdır Acibe. Evi erken yaşta terk etmiş Nazenin ile, hastalıktan, alkolden ve yalnızlıktan terk’i diyar eyleyen babası Meskur Bey’den sonra ölümü bile isteye seçendir. Yaşamına son verdiği günün ertesinde yaşananları uzak bir âlemden izlerken kah eğlenen kah hüzünlenen fakat illaki geçmişte olan bitenle hesabını kapatan kişidir. Kitabın başında Acıbe’nin, sonrasında Nazenin’in, ardından  Müsemma’nın gözünden okuyoruz üç kadının hikayesini. Bu kısımlarda yazar, aynı çatı altında yaşanan olayların farklı karakterlerin ruhunda bambaşka izler ve izlenimler bırakabileceğini, okura etkileyici ve gerçekçi bir dille anlatmayı başarabiliyor.

Edebiyatın Sevgisiz Anneleri

Kambur’un anne karakteri Müsemma Ayvaz’ın kocası bir yana evlatlarına karşı takındığı ilgisiz, sevgisiz hatta apaçık acımasız tavrı merakla ve dehşetle okuyor ve anlamaya çalışıyorken, ister istemez edebiyatın diğer taş kalpli anneleriyle mukayeseye girişiyoruz.  “Anaların hakkı ödenmez” ya da “ana yüreği dayanmaz” tarzı klişeleri top yekûn sarsarak şu “analık” denen tuhaf hali bir kez daha sorgulamamıza vesile olan anneler düşüyor aklımıza.

Stephen King’in filmlere de konu olan Carrie adlı eserindeki tutucu ve takıntılı anne, Müsemma’nın ilgisizliği ile aynı paydada buluşmasa da altında yaşadıkları çatıyı kızına dar etmesi açısından benzer yanları yok değildi. 

Behrengi’nin Kargalar romanındaki katı yürekli üvey anne, kızının üstüne kapıyı kilitleyerek onu kargalarla hoş beş etmeye mahkum eden bencilliği ile Müsemma’yı andırsa da en azından “üvey” olmak gibi bir özrü vardı. 

Jane Austen’in Gurur ve Önyargı adlı eserindeki anne Mrs.Bennet, kızlarını evlendirme saplantısını, onları topluluk içinde küçük düşürmeye kadar vardıran ısrarcı  karakteriyle biraz sinir bozucuydu, evet. Fakat çağının gelenekçi yapısı gözetildiğinde, her şeyi kızlarının geleceğini teminat altına alma gibi ulvi bir amaç uğruna yaptığından mazur görülebilirdi.

Vladimir Nabokov’un pek ünlü Lolita’sının aşkı ve bencilliği uğruna kızının taciz edilmesine göz yumarak yüreğimizi dağlayan itici anne karakterini de unutmamak gerek.

Edebiyatımıza gelecek olursak, Halit Ziya Uşaklıgil’in, başarılı TV uyarlamalarına da konu olmuş eseri Aşk’ı Memnu’nun Firdevs Hanım’ı, sefahat içinde, gösterişli bir yaşam uğruna kızının evliliğinde söz sahibi olmak için elinden geleni ardına koymuyordu. Oysaki Müsemma kendi meselesi dışındaki her şeye karşı takındığı duyarsız tavırla Firdevs Hanım’a fark atıyor.

Ayfer Tunç’un Kapak Kızı romanında, aşkından çok bencilliğinden, sakat ve mutsuz eşinin bakımıyla birlikte hayatın tüm yükünü gencecik kızına yükleyip evi terk eden bir anne var. Kızı Şebnem’in yaşam boyu savruluşunun temelini itinayla atan bir anne bu. Nermin Yıldırım’ın Ev’inde ise çocuğunu küçük yaşta terk ederek, başkalarının evlerinde paramparça bir çocukluk geçirmesine vesile olan bir başka anne karakteri “böyle bir anne  çocuğunu terk etse mi daha iyi, terk etmese mi,” şeklinde, okuru Müsemma ile mukayeseye zorluyor.

Yazar, Müsemma’nın “kötü”lüğünü aşırı duygusallığa kaçmadan, yansız ve gerçekçi bir şekilde önümüze koyuyor.  Kitabın devamında matruşka bebekler gibi bir bir açılarak ortaya saçılan aile sırlarıyla, Müsemma karakterinin davranışlarının arka planında farklı etkenler olduğunu öğrenmemiz de fayda etmiyor. Okur Müsemma’nın  duyarsız, duygusuz ve acımasızca icra “edemediği” anneliğini yargılayarak cezasını kesiyor. Ve Kambur romanıyla Müsemma karakteri, gerçek yaşamın farklı aynalardan yansıması olan, edebiyattaki taş kalpli anneler kervanına unutulması zor bir karakter olarak ekleniyor.

Tanpınar Edebiyatından Esintiler

Yazar, kendisiyle yapılan bir söyleşide Kambur Acibe karakterini aynı mahallede yaşadığı gerçek bir karakterden ilham alarak yarattığını, diğer tüm olay ve karakterlerin kurmaca olduğunu ve eseri iki ay gibi kısa bir sürede kaleme aldığını belirtiyor. O halde Tanpınar’ın anısına yazılan eserin Tanpınar edebiyatından esintiler taşımasından daha doğal ne olabilir?

Ahmet Hamdi Tanpınar eserlerini kaleme alırken, bireyin hayata ve topluma yabancılaşmasını ele alan James Joyce, Franz Kafka, Marcel Proust, Virginia Woolf gibi çağdaşı yazarlardan etkilenmiştir. Bu yazarların eserlerindeki kahramanlar zaman ve mekânda kendilerine bir tutamak arayan, ancak yenilgiye uğrayan silik karakterlerdir. Kambur’un Acibe’si, mutsuz ve eksik, kendisini sevecek, önemseyecek birine muhtaç bir karakter olarak çıkıyor karşımıza. Yaşamı süresince, cömertçe hatta biraz da ahmakça sevmeye çalıştığı, başta annesi olmak üzere, etrafındaki herkesin görmezden geldiği, nihayetinde teslim bayrağını çekerek tek çareyi ölümde bulmuş kayıp bir ruh Acibe.

Tanpınar’a göre zaman “yekpare geniş bir an” ve “parçalanmaz bir bütün ”dür.  Bergson’un süre kavramından etkilenen Tanpınar, akıp giden zamanın yerine, yaşanan zamanı koyar. Tanpınar’ın estetiği bölünmez bir bütün olan zamanın arayışına dayalıdır. Nesnel bir zamanda akıp giden günler, aylar, yıllar yerini psikolojik zamana ve bu zamanda geçen rüyalara, hayallere, hatıralara, çağrışımlara bırakır. Kambur’da olan biten her şey, Tanpınar’ın romanlarında olduğu gibi, bir gün içerisinde geçmekte ve hikâye geçmişin karakterler üzerindeki izdüşümleriyle anlatılmaktadır. Yazarın bilinçli bir tercihi midir bilinmez, Kambur’un hikâyesinin hangi zaman kesitinde yazıldığını kestirmek güç okur için. Şimdiki zamanda geçen bir hikâye midir bu yoksa tüm olanlar otuz yıl öncesinde mi yaşanmıştır? Kahya, zamanı imleyen detaylardan mümkün olduğunca, belki de itinayla, uzak kalarak insan doğasının yüzyıllardır değişmeyen duygulanımlarına dayalı, zamansız bir hikâye anlatmayı başarıyor.

Tanpınar’a göre roman öncelikle bireyi anlatır. Tanpınar’ın şahsi hayatıyla toplum arasında safını belirlemekte tereddütler ve sıkıntılar yaşayan karakterlerine benzer şekilde Acibe, toplumda bir türlü kendine yer edinemez. Kambur olduğu için okuldaki ve mahalledeki çocuklar tarafından dışlanması bir yana,  annesiyle ablası dahi onun fiziksel kusurundan duydukları rahatsızlığı çeşitli şekillerde göstermekten geri durmazlar. Acibe çareyi okulu bırakarak, eve kapanmakta bulur. “Bireyin, trajik bir olay olan ölümü aşmasının yolunun cemiyet hayatına katılmak olduğunu,” ifade eden Tanpınar’ın söylemine uygun şekilde yalnızlaştıkça ölüme daha çok yaklaşır Acibe.  

Kambur için Son Söz

Karakterlerin iç hesaplaşmalarını, yaşamlarını çeşitli yönlere sürükleyen olayların ardında yatan sebepleri ve söz konusu olayların karakterlerin ruh yapısındaki etkilerini ortaya koymada başarılı bir eser Kambur. Psikolojik roman unsurlarını taşıyan bu ilk roman, okura merak uyandırıcı ve akıcı bir okuma deneyimi sağlayabiliyor. Yazar, anlattığı hikâyeyi gerçekçi kılmanın ötesinde, kendine özgü bir üslup yaratmakta da başarılı. Her bölümde aynı yaşantının birbirinden farklı bakış açısına sahip özneleri halinde, zaaflarıyla, olumlu ve olumsuz yanlarıyla önümüze serilmiş karakterlerin iç dünyasına yaptığımız yolculuğun daha uzun sürmesini dileyebiliriz belki. Hikâyenin biraz daha uzun uzadıya yazılmasını.

Son sözü bir yandan yazarlık serüvenine öyküleriyle devam ederken, diğer yandan memleketi Zonguldak’ta Türkçe öğretmenliği yapmakta olan yazar Esra Kahya’ya bırakalım:

“Edebi çalışmalarım didaktik ileti olsun diye özel bir çabam yok. Okur beni anlasın yeter. Anlıyorum ki yaşanan her şey yazılmayı istiyor.”

* Ahmet Hamdi Tanpınar’ın edebi kişiliği ile ilgili kısımlarda Salih Okumuş’un “Ahmet Hamdi Tanpınar Romanlarında Zaman ve Mekân Bağlamında Yabancılaşmanın Tezahürleri” adlı makalesinden (http://sobiad.odu.edu.tr) yararlanılmış, ayrıca yazarın “Halkın Sesi Gazetesi” ve “Kastamonu Gazetesi”nde yer alan söyleşilerine atıfta bulunulmuştur. 

edebiyathaber.net (23 Mayıs 2022)

Yorum yapın