
“Kore dağlarında tabakam kaldı
Maphus damlarında özgürlüğün
Hey meri kekliğim nedir çektiğim”
E. Gökçe Savaşın Tarihi, Toplumun Hafızası
Savaşların tarihi çoğunlukla devletlerin kararları, orduların hareketleri, cephelerin durumu, kazanılan ya da kaybedilen mevziler üzerinden yazılır. Oysa savaş, resmî kayıtlara geçen askerî ve siyasal sonuçlardan çok daha geniş bir insanlık durumudur. Cepheye giden askerin korkusu, geride kalan annenin bekleyişi, eşlerin ve çocukların yaşadığı ayrılık, yabancı bir coğrafyada ölümle karşılaşan insanın tedirginliği, tarih kitaplarının sayılarla kurduğu anlatının dışında kalır. Bu görünmeyen alanı şiir, destan, hikâye, roman, tiyatro ve hatıra kaydeder. Eunkyung Oh’un Savaş ve Edebiyat: Türk Edebiyatında Kore Savaşı adlı çalışması, Kore Savaşı’nın Türk edebiyatındaki izlerini ortaya çıkarırken tarih ile toplumsal bellek arasındaki bu güçlü ilişkiyi görünür kılmaktadır.
25 Haziran 1950’de Kuzey Kore birliklerinin 38. paraleli geçmesiyle başlayan savaş, kısa sürede Soğuk Savaş’ın ilk büyük askerî çatışmasına dönüşmüş; Türkiye’nin Birleşmiş Milletler çağrısı doğrultusunda Kore’ye asker gönderme kararı, ülkenin dış politikası kadar toplumsal ve kültürel hayatında da derin yankılar yaratmıştır. Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasında, 259 subay, 18 askerî memur, 4 sivil memur, 395 astsubay, 4.414 erbaş ve er olmak üzere toplam 5.090 kişiden oluşan; 241. Piyade Alayı çekirdeğinde kurulan Türk Tugayı, 17 Eylül 1950’de İskenderun Limanı’ndan hareket ederek Kore’deki Birleşmiş Milletler kuvvetlerine katılmıştır. Böylece Türk toplumu, binlerce kilometre uzaktaki bir savaşın askerî, siyasal ve insani sonuçlarıyla doğrudan karşılaşmıştır.
Kore, o güne kadar Türk halkının gündelik coğrafya bilgisinde uzak ve büyük ölçüde bilinmeyen bir ülkeydi. Askerlerin bu ülkeye gönderilmesinden sonra Kunuri, Kumyangjang-ni, Pusan ve Seul gibi adlar gazete haberlerine, mektuplara, şiirlere ve halk destanlarına girdi. Kunuri, haritadaki bir yer olmaktan çıkarak ölümün, fedakârlığın, kuşatılmanın ve hayatta kalma mücadelesinin simgesine dönüştü. Anadolu’dan giden askerlerin kanı, özlemi ve hatıraları, iki uzak coğrafya arasında duygusal bir bağ kurdu. Savaşın resmî anlatısı kahramanlık ve zafer kavramları çevresinde biçimlenirken edebiyat; korkuyu, yoksunluğu, yabancılığı, yaralanmayı, esareti ve geride kalanların bekleyişini de kaydetti.
Eunkyung Oh’un çalışması, bu çok yönlü yazınsal birikimi tarihsel bağlamından koparmadan ele almaktadır. Eserin önemi, Kore Savaşı hakkında yazılmış tanınmış birkaç metni değerlendirmesinden değil, edebiyat tarihinin kıyısında kalmış geniş bir kaynak alanını ortaya çıkarmasından gelir. Subayların, erlerin, öğretmenlerin, öğrencilerin, kadınların, halk şairlerinin ve amatör kalemlerin yazdıkları aynı tarihsel belleğin parçaları olarak incelenmiştir. Böylece savaşın devlet katındaki tarihiyle halkın duygusal tarihi arasında karşılaştırmalı bir okuma zemini kurulmuştur.
Arşivlerin Sessizliğinde Sürdürülen Araştırma ve Kore’deki Edebiyatçılar
Bu çalışmanın arkasında, bugünün sayısal araştırma imkânlarıyla karşılaştırılması güç, uzun soluklu bir kaynak taraması bulunmaktadır. Eunkyung Oh, 1950-1953 yılları arasında yayımlanan Ulus, Cumhuriyet, Hürriyet, Milliyet ve Akşam gazetelerinin sayılarını incelemiş; 1950-1955 dönemine ait edebiyat ve askerlik dergilerini, kitapları, destanları, tefrika romanları ve hatıraları araştırmıştır. Başta Ankara’daki Millî Kütüphane olmak üzere farklı kütüphanelerde bulunan koleksiyonları tarayarak Kore Savaşı çevresinde oluşan malzemeyi belirlemeye çalışmıştır.
Araştırmanın yürütüldüğü yıllarda gazete ve dergi koleksiyonlarının önemli bölümü sayısallaştırılmamıştı. Anahtar sözcükle saniyeler içinde tarama yapma olanağı bulunmadığından ciltlenmiş gazete nüshalarının sayfa sayfa çevrilmesi, küçük haber sütunlarının, ilanların, tefrikaların ve şiir köşelerinin tek tek incelenmesi gerekiyordu. Eksik koleksiyonlar, yıpranmış nüshalar, farklı kütüphanelere dağılmış kataloglar ve yeterince açıklayıcı olmayan kayıtlar araştırmayı zorlaştırıyordu. Yerel matbaalarda basılan destan kitapçıklarına ulaşmak, yazarı belirtilmemiş şiirlerin izini sürmek, aynı metnin farklı adlarla yayımlanmış biçimlerini karşılaştırmak ayrı bir dikkat ve sabır istiyordu.
Bu nedenle kitap, hazır bir kaynak toplamının çözümlenmesinden çok, kaybolmaya yüz tutmuş metinlerin izini süren bir kültürel arkeoloji niteliğindedir. Gazete köşesinde kalmış bir şiirin, küçük bir taşra matbaasında basılmış destanın ya da unutulmuş bir tefrikanın bulunarak edebiyat tarihine kazandırılması, çalışmanın en güçlü yanlarındandır. Eserlerin bir kısmı estetik açıdan yetkin olmasa da savaşın toplumsal etkisini, dönemin siyasal dilini ve halkın duygu dünyasını belgeleyen birincil kaynaklardır.
Kore Savaşı, Türk edebiyatı ve düşünce hayatında yer edinen kimi isimlerin yaşam öykülerinde de dikkat çekici bir duraktır. Etnolog ve halkbilimci Sedat Veyis Örnek, savaşı cephede görmüş; yaşadığı ve tanık olduğu yıkımı daha sonra Pirinçler Yeşerecek adlı oyununa taşımıştır. Örnek, kahramanlık söyleminin arkasında kalan sivilleri, savaş ortamında bedeni metalaştırılan kadınları ve insanı tüketen militarist düzeni konu edinmiştir. Oyun, savaşın kadın ile asker arasında kurduğu trajik ilişki üzerinden devlet, iktidar, erkeklik ve mağduriyet sorunlarını tartışmaya açar. Örnek’in cephe deneyimiyle etnolojik gözlemi birleşerek Türk tiyatrosunda savaş karşıtı duyarlığın güçlü örneklerinden birini oluşturur.
Gazeteci, oyun yazarı ve yayıncı Refik Erduran da Kore’de yedek subay ve tercüman olarak görev yapmıştır. Erduran’ın hayatındaki çarpıcı karşıtlıklardan biri, Nâzım Hikmet’in 1951’de Türkiye’den ayrılışını bir deniz motoruyla organize eden kişi olmasının ardından Kore Savaşı’na gönüllü katılmasıdır. Böylece aynı kuşağın siyasal gerilimleri, bireysel tercihler ve tarihsel çelişkiler onun yaşamında birleşir. Şair ve çevirmen Can Yücel ise askerlik görevini 1953’te Kore’de tamamlamış, dil birikimiyle tercümanlık görevlerinde bulunmuştur. Refik Erduran ve Can Yücel’in Kore deneyimleri aynı nitelikte edebî ürünlere dönüşmemiş olsa da Türk kültür hayatının önemli adlarının bu savaşla kurduğu doğrudan ilişkiyi göstermesi bakımından anlamlıdır. Kore gazisi olduğu düşünülen Faruk Güventürk ile savaş deneyimlerini romanlaştıran Mustafa Semih Arıcı gibi isimler de cephe ile yazı arasındaki ilişkinin başka halkalarını meydana getirir.
Şiirden Romana, Destandan Tiyatroya Savaşın Belleği
Kore Savaşı’nın Türk edebiyatındaki en geniş karşılığı şiirde görülür. Bunun temelinde, Türk toplumunun savaş, göç, ölüm ve toplumsal felaketleri şiirle anlatma geleneği bulunmaktadır. Halk şiirinde destan, yaşanmış olayları haber verme, yorumlama ve belleğe aktarma işlevi taşır. Kore üzerine yazılan destanlarda savaşın evreleri, komutanların adları, cephede yaşananlar ve şehit haberleri aktarılırken tarihsel bilgi, dinsel inanç ve kahramanlık duygusu iç içe geçmiştir. Türk askerinin Kore’deki mücadelesi, Orta Asya’dan Çanakkale’ye ve Millî Mücadele’ye uzanan destansı geçmişin devamı olarak yorumlanmış; Tahsin Yazıcı ve Celal Dora gibi komutanlar tarihsel kahramanlarla karşılaştırılmıştır.
Modern şiirlerde kahramanlıkla birlikte ölüm, vatan özlemi, coğrafi uzaklık, yabancılık ve insanın bilinmeyen bir ülkede yaşadığı tedirginlik öne çıkar. Kore’nin dağları, gecesi, denizi, çiçekleri ve iklimi şiirsel anlatımın estetik unsurlarına dönüşür. Gelinciğin kırmızısı kanı ve ölümü, uzak denizler ayrılığı, Kunuri ise ortak belleği temsil eder. Gazeteler, yayımladıkları şiirler aracılığıyla cephedeki askerlerle Türkiye’de bekleyen aileler arasında duygusal bir haberleşme alanı oluşturmuştur. Subay, er, kadın, erkek, genç, yaşlı, tanınmış veya amatör pek çok kişi savaş karşısındaki duygularını şiirle dile getirmiştir.
Kitap, dönemin egemen kahramanlık ve antikomünizm söylemine karşı çıkan eserleri de değerlendirmektedir. Nâzım Hikmet’in “Diyet” ve “23 Sentlik Asker” şiirleri, Türk askerinin Kore’ye gönderilmesini siyasal ve sınıfsal bir bakışla eleştirir. Enver Gökçe ve Attilâ İlhan’ın yapıtları da savaşın resmî söylem dışında okunabileceğini gösterir. Bir tarafta fedakârlık, vatan sevgisi ve kahramanlık anlatısı kurulurken diğer tarafta savaşın nedenlerini, iktidar ilişkilerini ve insan hayatının siyasal hesaplar içindeki yerini sorgulayan eleştirel bir damar gelişmiştir.
Roman ve hikâye alanındaki birikim şiire göre daha sınırlıdır. Kore’deki Sevgili, Geldi Koreli ve Kore’ye Gidenler gibi gazetelerde yayımlanan anlatılar, kurgu ve kişileştirme bakımından kimi yetersizlikler taşısa da savaş yıllarının toplumsal duyarlığını yansıtır. Attilâ İlhan’ın Yaraya Tuz Basmak romanı, Kore Savaşı’nı birey, toplum, askerlik ve iktidar ilişkileri çerçevesinde ele alarak alanın en güçlü örneklerinden birine dönüşür. Savaştan 27 Mayıs 1960’a uzanan çalkantılı dönemi bir subayın özel hayatı üzerinden anlatan roman, cepheden dönen insanın yabancılaşmasını ve devlet karşısındaki kırılganlığını derinleştirir.
Çalışmanın ilk tez biçiminin hazırlanmasından sonra Kore Savaşı’nı konu edinen veya savaşın birey üzerindeki kalıcı etkilerine değinen yeni eserler de yazınsal halkaya eklenmiştir. Erendiz Atasü’nün Dağın Öte Yüzü romanında Üsteğmen Cumhur’un Kore’de yaralanarak bir bacağını kaybetmesi, savaşın bedensel ve ruhsal sonuçlarıyla birlikte ele alınır. Şemsettin Ünlü’nün Kurbağa Avcıları adlı öykü kitabındaki “Deli Dolu Bir Yağmur” ise yazarın Kore’deki askerlik deneyiminin izlerini taşır. Tahsin Yücel’in Ben ve Öteki kitabında yer alan “Dönüşüm” öyküsü de Kore’de esir düşen Yarpızlı ile Karadede’nin arkadaşlığı üzerinden savaşın insan hayatında açtığı yaraları işler. Bu eserler, Kore Savaşı’nın Türk edebiyatındaki temsilinin araştırmanın ilk aşamasıyla kapanmadığını, sonraki yıllarda yeni anlatılarla genişlediğini gösterir.
Savaş ve Edebiyat: Türk Edebiyatında Kore Savaşı, unutulmuş şiirleri, destanları, anlatıları, oyunları ve hatıraları uzun soluklu bir araştırmayla gün ışığına çıkaran temel bir başvuru eseridir. Eunkyung Oh’un çalışması, Türkiye ile Kore arasında askerî tarihin ötesine geçen; acı, hatıra ve edebiyat üzerinden kurulmuş insani bağı görünür kılmaktadır. Savaş meydanlarında silahlar sustuğunda savaş sona ermez; şiirlerde, aile hatıralarında, sakatlanmış bedenlerde ve toplumların ortak vicdanında yaşamayı sürdürür.



















