Masthead header

Sonsuz, hem ölümsüz hem de bitmemiş bir direniş | Havanur Taflan

Ölmem gerekirse;

karanlığın karşısında bir gelinin karşısındaymışım gibi duracağım.

Ve onu kollarımın arasına alacağım…

Shakespeare, Kısasa Kısas, 3. Perde, 1. Sahne

Elias Canetti / Çizer: Alp İz

Yaşlandıkça, zaman ve mekân anlayışımız değişir. Gençken sabırsız beklenen zaman yaşlandıkça arkada kalır. Önümüzde ki ise acelesi varmış gibi akar. Arkada kalan uzun zaman, önümüzdeki kısa zamanla sürekli çatışır. Yapamadıklarımız, yaptıklarımız, kaçırdıklarımız… Hep bir sorgulama hali… Dünyaya bakışımız da aynı değildir. Ya insanın en ummadığı anda başına gelen kendisiyle uzak yakın ilgisi olmayan ölüm. Başlangıçtan bu yana her şeyin içine hapsolduğu ve keserek açmaya cesaret edemediği o düğüm. Tam bir bilinmezlik… Neslimizi devam ettirmek için dünyaya getirdiğimiz çocuklar, bir şeyler yaratma çabamız… Ölümsüz olma isteğimiz… Yaşamımızın en somut ve ciddi amacı… Ama diğer taraftan kayıplarımızın izini sürmek ve tekrar onlara kavuşmak isteriz. Ölümsüz bir dünya nasıl olurdu acaba? Bunun imkânsız olduğunu biliriz bilmesine de… Yine de ölümü bir son değil de başka bir evrene açılan kapı olarak görmeyi tercih ederiz. Mısır kral mezarlarındaki aletler, mücevherler, yiyecekler… Bütün bunlar yeni bir evrende yaşamın devam edeceğine olan inancın sonucu değil midir? “Âdem ölümü merak ediyordu. Elmanın tadına baktı. Bu nedenle de tanrı onu lanetledi. O günden bu yana insan öldürücü elmanın ruhundaki izlerini silmek için ölümden kaçıp kurtulmaya çabalıyor. Ama ona kimse yardım edemez.” diyor Canetti. Tam da bu yüzden doğal ölümsüzlüğün yolunu kendimiz bulmak zorundayız.

Yedi yaşında babasının ani ölümüyle sarsılır Canetti. Yaşadığı dönemde savaşın korkunçluğuna tanık olması, ölüme olan nefretini daha da artırır. Onun can düşmanıdır ölüm. “… Günün birinde telef olup gitsem de! Ölüme karşı direneceğim.” Ölümün hikâyesini yazmaktır tek isteği… “Bugün ölüler günü. Yazacaklarımı bütün ölülere ithaf ediyorum. Ölmüşler ve öleceklere… Bunu bitiremezsem bu dünyada yaşamış saymayacağım kendimi.” Dünyayı değiştirmeye yönelik bir projedir bu. Bunun bir donkişotvari mücadele olduğunu bilmesine rağmen hiç vazgeçmez bundan. Hayattaki mottosu ise: ‘ölümden nefret ediyorum öyle ise varım!’

Ölümün hiçliğinde yok olmak ister bazen de. “…yemin ederim sevdiklerimin yaşamı da hiç umurumda değil. Yaşamımda yaptıklarımı da hiç umursamıyorum. Ben hiç kimsenin ruhu duymadan bir anda kaybolabilirim. Bana yardımcı olabilecek bir Tanrı var mı? Acaba hangi makama müracaat etsem?”  Kafası zaman zaman karışsa da inatla sürdürür mücadelesini. Geleceğe çakıl atmak ve can düşmanıyla yüzleşmektir onun istediği. İçinde konuşan P adını verdiği sesi toprağı ölülerin değil yaşayanların kullanmasını ister. “Ulu tanrı bırak herkes yaşasın! İzin ver bütün ölmüşler geri dönsünler! Hiç tanımamış olduklarımızı sevinçle karşılayalım!”

Yaşam tam bir bilmece… Ama hiç kimse nasıl çözüleceğini bilmiyor. Fakat bu bilinmezliğin içinde olmaktan herkes mutlu ve kimse burayı terk etmek istemiyor. Ya ölümüne önceden hazırlanmış, ölümü kişiselleştirmiş olanlar! Zweig, Woolf, Benjamin, Mayakovski, Pavese, Roman Gary, Plath… Onlar Canetti’nin can düşmanına kendi istekleriyle neden teslim oldular? Ölümü seven yazarlar için; ruhlarının derinliklerinde ölümden nefret ettiklerini ve anlatımlarıyla bunu açığa vurduklarını ama yine de ona teslim olduklarını söyler. Onlar kendi iradeleriyle yaşamdan vazgeçtiler diye biz de öyle yapmak zorunda değiliz derken ölümü bedeninde hisseden Jean Amery gibileri ayrı tutar Canetti. “Onlar ölümü bedenlerinde hissedip ona teslim olurlarken ben ise gözlerimin önünde sevdiklerimi alışını seyrettim. Fakat o beni bağışladı. Nefret ettiğim kendi ölümüm değil. Utanç duyuyorum bütün kurbanlarından daha fazla yaşadığım için. Bunlara tanık olduğum için.” Ya ölüm döşeğinde “ben büyük bir ‘belki’yi aramaya gidiyorum” diyen François Rabelais! Bulabildi mi acaba gittiği yerde o ‘belki’yi?

Yaşam hayatta kalma meselesidir. Hepimiz kendi yaşamlarımızın kahramanıyız. Ve kendimizce çıkış yolları arıyoruz. Her insan yaşamının kutsal bir trajedi olduğunu söyler Robert Walser. “Yaptığım bu dolambaçlı yollar, doldurma süresinin sonuna hizmet ediyor, çünkü gerçekten hatırı sayılır uzunlukta bir kitap yazmam gerekiyor, yoksa şimdi olduğumdan daha da derinden aşağılanacağım.” Jean Amery ise tanık olduğu trajedi karşısında yaşama kızgındır. Yaşamak anlamını yitirir bazen. Ve ölüm kurtuluş olur. “Tamamen gereksiz hissettin. Hayır, bu cilve değil. Hâlâ hayatta olmanın bir kader hatası olduğu hissine kapıldın. Bunu somut olarak hayal etmelisin: Ceset dağlarının, kadavra dağlarının üzerine tırmandım ve düşündüm ki, neden hala hayattasın?” Yaşadığı barbarlık karşısında bir çıkış yolu bulmak için edebiyatı bir direniş eylemi olarak görür Amery. Fakat sonunda dayanamaz ve altmış beşinci doğum gününde kendi isteği ile teslim olur ona. Hayat anlamsızlaşmıştır artık. “Her sabah kalktığımda kolumda Auschwitz’in numarasını okuyabiliyorum, varlığımın en derin ve birbirine en yakın köklerine dokunan bir şey. Aslında bunun benim tüm varlığım olup olmadığından bile emin değilim. Sonra yaklaşık olarak bir polisin yumruğunun ilk darbesini tattığım zamanki gibi hissediyorum. Her gün yeniden dünyaya olan güvenimi kaybediyorum.”

Savaşlara, onların neden olduğu tüm ölümlere karşıdır Canetti. “…Savaşın ağzından girmeli. Bağırsaklarını ve tüm iç organlarını acımasızca dışarı çıkarmalı. Ondan iğrenenler ise; o daha ağzını açmadan şarkılar mırıldanarak yanından uzaklaşmalı.” Fakat o şarkı söylemek yerine ağzı açılan ölüm karşısında yumruklarını onun bağırsaklarına, iç organlarına yapıştırmak ister. Tek tek insanları ezip yok etme pahasına işleyen dünya düzenine karşı uyarmaya çalışır bizleri. Savaşın ve ölümün karşısında dimdik durarak onu yok edip savaşsız, ölümsüz de yaşayabileceğimize inandırmak ister. Ya insanın içindeki o öldürme dürtüsü! Hemingway’ın ‘yaşamında öldürmemiş olan bir erkek değildir’ sözüne tepki gösterir. “Ve onun budalalıklarından nefret ediyorum, hiç kimsenin yaşamını kıskandığım yok fakat gördüğüm kadarıyla onunki çok gereksiz ve zararlı bir yaşam.” 

Hayat sürekli aynı şeyleri tekrarlayan dairesel hareketle akar. Yaşamın devinimindeki o tekrarlar önlenemez sonla karşılaştığında kısa duraklar yaşasa da dönmeye devam eder aksamadan. Kimse bozamaz bu akışı… Canetti’nin amacı kendi ölümüne karşı çıkmak mıdır? Tabii ki de hayır… Bunun bir anlamının olmadığını çok iyi bilir. Ölümün arkasında bıraktığı zehirleyici etkiyi dile getirmek ister o. ”Şaşırtıcı olan onunla hiç ilgimiz yokmuş gibi yaşayıp durmamız. Oysa o her yerde. Biz ise onu uzak tutuyoruz, başkalarını savurmasını anlıyoruz. Bize sokulmayacağına inanıyoruz, daha doğrusu reddediyoruz. Var oluşumuzun temel hatalarından biridir bu çift taraflı davranışımız.” Ama yaşlandıkça can düşmanının onu ziyaret edeceğini bundan kaçışın olmadığını kabullenir. “Ölüm bana ne zaman ulaşacak bilmiyorum; fakat kim benimle kalacak, bunu bilmeliyim.”

Yaşam, sadece yaşamak ve yazmaktır onun için. “Önümde bir yıllık yaşam da olsa günümüzün en uzun romanını bırakırım hayata. Ve bir sürü başka şeyi de!” Çok şeyin aynı anda gerçekleşmesini istememelidir insan. Görüp yaşadıklarıyla yetinmeli ama bir tutkusu da olmalı. Onunda tutkusu yazmaktır. Yazmadığında yaşamın duracağına inanır. Bu yüzden de sürekli yazar. “…Yaz gözlerin kapanana kalemin elinden düşene kadar yaz. Yaz, yaşamın dev dağından parçalar koparılana kadar.”  Her şeyden daha önemlidir yazmak. Yazmak… Sürekli yazmak… Yazdığı her cümleyle yaşamdan bir parçayı geri alır. Çünkü bilir ki kitaplıklarla dolu insan; en önemli yanlarını yitirmeden, kendini sürekli tekrarlamadan, nefes almayı unutmadan, gerçeklerden korkmadan, yalanlarını gerçeklerle buharlaştırmadan, ölüme öfkelenmeden kendini toparlayabilir. “İnsan arkasında hiçbir şey bırakmaz. Cümleler kalır ondan geriye. Yanlış yazılmış ve daha da yanlış anlaşılan cümleler.” diye yazar günlüğüne. Peki, o zaman neden yazmaktan vazgeçmez? Gerçekten her şey boşuna olmuşsa, onca yıl bir işe yaramamışsa; her günün, her ayın, her yılın saatleri eriyip gitmişse onu rahatsız eden şeyleri neden aralıksız yazıp durur? Kafası karışır bazen. “Kendime yeni bir şeyler bildirmenin zamanı geldi. Onlar olmadı mı ben eriyip giderim. Ben artık hakkımda hiçbir şey yazmadığım için yaşamımın anlamsız ve bulanık duygular içinde çözüldüğünü hissediyorum. Bunu değiştirmeyi deneyeceğim.” Canetti için kâğıda dökülen her kelime yaşama tutunmanın yoludur. Onlar birilerinin okuyup kendine gelmesi, onlara tutunup düşünüp taşınarak yüreklenmesi ve kendini doğru yönlendirmesi için yazılmış kelimelerdir.

Bir akşam son notlarını temize geçirdikten sonra yatağına uzanıp gözlerini kapar sonsuzluğa. Yarım kalmış hayat gibi tamamlanmamış notlarını ve sonsuzluğa yelken açmış kitaplarındaki cümleleri bırakır ardında. Kahramanı Kien kütüphanesini yakıp alevler ona ulaştığında hayatı boyunca hiç gülmediği kadar yüksek sesle gülerek karşılar ölümü. O ise hayatın tekrarlayan döngüsüne tamamlanmamış bu kitabı bırakırken can düşmanına zafer işareti yapar sessizce. Bedenine sahip olan can düşmanının yok edemediği kitaplarının gücüyle ölümsüzlüğü yakalamanın zaferidir bu. 

Onunki sonsuz ve ölümsüz bir yaşam… Çok istediği ölümsüzlüğü elde ettiğine göre… Can düşmanını yenmiş sayılmaz mı? 

Kaynak:

Elias Canetti, Ölüm Can Düşmanım, Sel Yayınları

Elias Canetti, Körleşme, Sel Yayınları

Jean Améry, Suç ve Kefaretin Ötesinde, Metis Yayınları

https://www.newyorker.com/books/page-turner/le-promeneur-solitaire-w-g-sebald-on-robert-walser

edebiyathaber.net (21 Haziran 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r