Masthead header

Bir bakışı solduran zaman (19): Canetti sizi nerede karşılar? | Feridun Andaç

Günce tutarak yazıya bağlandığımı söyleyebilirim.

Bunun bir miladı var elbette. Sanırım Ataç’ın yazdıklarını okumam  etkili olmuştur bunda. Demek ki, lise yıllarıma değin uzanıyor. Ama öncesinde annemin bir uyarısı/yol göstericiliği var.

İlkokulu yeni bitirmiştim. Ödül olarak, yaz tatilinde, o güne değin hiç görmediğim teyzemin yaşadığı kente, ona gidecektim.

Bir başıma ilk yolculuğumdu bu.

Üstelik, annem, bir defter vermiş; “teyzenle geçen günlerini gün gün buna yaz,” demişti. Okumak kadar yazmaya da düşkün bir çocuktum.

Döndüğümde, “günü gününe” diyerek o defteri gün gün doldurmuş, Jules Verne kitaplarına özenerek, resimler de çizmiştim.

İlk günlüğüm budur.

Bugün hâlâ, yıllardır “günü gününe” diyerek günlük tutarım.

Kimin için? Okura mı, kendime mi?

Yazıya bağlı tutması, okurluğumu çeşnilendirilmesi için diyebilirim. Zaman zaman okuma günlüklerim de olmuştur. Bunları da okur karşısına çıkarmak için yazmışımdır.

Canetti’nin Sözcüklerin Bilinci’nin yeni basımına göz atarken “Acımasız Dostla İkili Söyleşi” denemesini okumaya koyuldum.

“Zaman zaman bir günce tutmasaydım, en sevdiğim işi sürdürebilmem zor olurdu,” diyordu Canetti.

Onun günlük tutmaya bakışı/yorumu farklı. Bir ortak yanımız var ki; o da, yazıya tutunmak için iyi bir yol.

Bir belge, yazacaklarımın debisi değildir günce bende de. O, “yatışmak isteği” diyor günce tutmasının nedenine.

Biraz iç dökme, biraz da kendini görme. Bir adım ötesi de hayatı ve kendini sorgulama… Sizde iz bırakanları kayda geçme. Bu da kendiniz içindir, tutup başkalarına anlatmak değildir düşünceniz.

Dönüp bakıyorum günceme size dair ne/ler yazmışım diye…

Zamanın eteklerinde

Bir Orpheus ezgisi iniyor kentin üzerine. Lirin iç burkan sesindesiniz. Palmiyelerin arasından geçip denizin kıyısına varınca Akdeniz kendini gösteriyor. Denizin dalgalarını karşılayan martıların ağır kanatlı uçuşları alıyor gözlerimi. Gözlerimdesiniz, sizi taşıdım bu kente.

Sabah, Mersin’e doğru yola çıkışımdan beri oyalıyor beni size yazıp yazmamak!

Sözü geçitsiz, dahası anlamsız kılan ne o düşüyor aklıma. Öyle ya, insan neden yazıp eder… Bunca söz döker…

Bir anlam verememe halinizin  suskunluğunu, hatta bazı yargılarınızı anlarım. Gene de yazarak size gelen birine bunca kayıtsızlık neden…

Sizi tutan, orada alıkoyan, kayıtsız kılan…

***

Konferans sonrası, kentin çirkin siluetini görmemek için denizin kıyısında, marinada bir cafede oturup yüzümü Akdeniz’in maviliğine döndüm. Şimdi burada yapılacak en iyi şey Akdeniz üzerine okumak. Bu nedenle gene Braudel Akdeniz: İnsanlar ve Miras kitabıyla yanıbaşımda.

“Akdeniz’de Zaman” adını vererek yazdığım metinlerin defterlerinden birini de almışım yanıma. Susan Bir Yerin Dili kitabımda  “Ada” metaforu ağırlıktaydı. Bozcaada’da yazıldı çoğunlukla. Bu kez Akdeniz ekseninde gezinip duruyorum. Birikenler sanki bir Akdeniz kitabı çıkaracak gibi.

Girit’i yazarken (“Girit, Senin Toprağın”), Akdeniz uygarlığı üzerindeki etkisini anlatmıştım. Gidip orada kaldığım günlerde bambaşka bir dünya çıkmıştı karşıma. Kazancakis ile El Greco’ya ilgim, bu başkalığı başka yerlere taşımıştı elbette. “Akdeniz Ege’den Başlar” demem de biraz buydu.

Çağrısı olan yolculuklarımın taşıyıcı yanı vardır elbette.

Her adımda ilk aklımda tuttuğum da bu gezginliklerde yazdıklarım, yazma tasarılarım…Bu kez de, gene Akdeniz’le baş başa kalmam bundan.

Evet, Braudel’i; bir de bizim Halikarnas Balıkçısı’nı okumadan Akdeniz yazılamaz. Ama ille de Akdeniz kentlerinde gezinmek gerek.

***

Bir süre kıpırtısızca izledim mavinin renkten renge bürünüşünü. Sizin Akdeniz mavisindeki gözlerinizin rengini düşündüm. Dupduru, pırıl pırıl… İnsana ferahlık ve güven veren…

Sabah ki kaygılarım soru ötesine geçmişti. Uçakta yol boyunca düştüğüm notlarıma dönüyordum. “Sözü nereye taşıyabiliriz,” diye sormuş, sonra şunları yazmıştım:

Sahi, söz mü bizim; biz mi sözün taşıyıcısıyız?

İnsanı insana götüren varoluşundan beri işaretler, ses olduğuna göre; yazıya tutunmamız kaçınılmaz bugün.

Torosların zirvesindeki kar kümeleri bulut denizlerinin rengindeydi. O beyaz buluşmayı ayıran gölgeler insanda yanılsamalar yaratıyor. Göz kamaşması ânı geçene kadar tutulu kalıyorsunuz. Yersiz bir yerdeniz, ama nerede?

Size bakan gözlerden olmayı seviyorum.

Bir gün, Tüyap  kitap fuarında, imza ve söyleşimiz vardı Türkân Şoray’la. Söyleşi kitabımızın ilk  basımı yeni çıkmıştı. Hınca hınç  bir kalabalık. Konuşma yerine varmaya çalışıyorum. O hengâmenin içinden çıkan bir kadın çevirip durdurdu beni:

“Durun, madem yanına varamayacağım, ona yakından bakan gözlerinize bir bakayım,” demesin mi?!

Evet, ben de, size yakından bakan gözlerden olmak isterdim.

***

Oturduğum yerde, denizin seyrinden kopup Braudel’in kitabının sayfalarında gezindim, notlar aldım gene.

Konferanstaki konuşma notlarımı bir yazıya dönüştürmeye başladım bile: “Özgün Olabilmek İçin”. İhtimal bitirince okumanız için size göndereceğim.

Feridun Andaç – edebiyathaber.net (1 Eylül 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r