Masthead header

Sonların esiri olmaya gerek var mı? | Havanur Taflan

Neden kitap okuruz? Kendi hayal gücümüzün kanatlarından kaçıp gitmek için mi? Yazarın zihnine girmenin verdiği hazzı yaşamak için mi? Başka zamanlar, başka yerler tanımak, dünya görüşümüzü doğrulamak için mi? Başka insanlarla konuşabilmek için onların okudukları şeyleri okumak istememiz midir bunun nedeni? (Hangi başka insanlar bunlar…) Bu soruları sorar Tim Parks, “Ben Buradan Okuyorum” kitabında. Nabokov; “…gerçekten ciddi bir kitapta çatışma karakterler arasında değil, okurla yazar arasında geçer” der. Bu çatışmadan duyduğumuz haz mı bizi sevk eder okumaya. Ya da Parks’ın cevabını aradığı sorulara vereceğimiz yanıtlar mı? Sahi neden okuruz? Yazmak eyleminin gerekçesi açıklanabilir de okumanın gerekçesi biraz zor gibi… Bana ne yaşanmış o hayatlardan…

‘Açıkçası ne okudukları umurumda değil. Ne olursa olsun yeter ki okusunlar. Hiç değilse bir gün daha iyi bir şeylere yönelebilecekleri umudu olur’ şeklinde açıklamaları hep duymuşuzdur. Bu öğretmenlerin ve ebeveynlerin de çoğu zaman takındıkları tutumdur. Bu ne kadar doğrudur? Parks’a göre; herhangi bir şey okumanın hiçbir şey okumamaktan iyi olacağını söyleyenler ticari kaygı taşıyan yayıncıların ekmeğine yağ sürmektedir. Okumak görünüşte basit gelen bir eylem gibi görünse de gerçekte düşünebileceğimizden daha önemlidir. Parks’ın bizi götürmek istediği şey zamanımızı harcadığımız okuma eylemini doğru anlatıyla nasıl buluşturacağımızdır. Hayatın kısalığı ortadayken zamanı harcadığımız kitabın buna değmesi gerekir. Hayat kısa sanat daha da kısa… O zaman hangi kitap diye sormak gerekmez mi? 

Edebiyat diğer tüm sanat dallarına kıyasla daha fazla salt zihinsel malzemedir, düşüncenin kendisine en yaklaşabileceğimiz noktadır. Rembrandt’ın yazmayı felsefe yapmaya benzetmesi boşuna değildir. Bir kelimenin dizini olan kitapların kapağını kapattığımızda bizde kalan şeyin adını koymanın zorluğu buradan gelir belki de. Rafta duran ağır kâğıt destesiyle hiç alakası olmayan bir zenginliktir bu. Bazen de bir sinir bozukluğu… Sanat çözümden çok sorunun bir parçasıdır aslında… “…bir yazarın, ancak tek başına yoğunlaşarak, Twitter’in sağır edici gevezeliğinden uzakta yazabileceği türden uzun, ayrıntılı ve karmaşık öykülere ihtiyacı var.” der Jonathan Fronzen. Peki, bu ihtiyaç nasıl bir şeydir ve karşılanmazsa ne olur? Dünyanın öykülere ihtiyacı var tezini savunanlar neye dayanarak yaparlar bunu… Daha da önemlisi kitapların herhangi bir şeyi değiştirebilme gücü var mıdır ki?

Bazı kelimeler doğrudan doğadaki nesneleri ifade eder; ağaç, taş gibi… Bazıları bizim yaptığımız nesneleri… Bazı kelimelerse baştan sona bir anlatıyla birlikte var olur. Daha doğrusu anlatısız var olamazlar. Her insanın bir benliği ve biçimlendirip yaşayacağı bir hikâyesi vardır. Buna diyeceğim bir şey yok diyor Parks. Ama Schopenhaur roman okumanın insanları kandırdığını, baştan aşağı yanlış bir hayat görüşünü benimsettiğini söyler. O halde romanların sağladığı benlik yoğunlaşmasına gerçekten ihtiyacımız var mı? Asıl sorulması gereken de budur Parks’a göre zaten. 

Kafka; bir noktayı geçtikten sonra romanın herhangi bir anında herhangi bir cümleyle bitirmeye karar verme keyfine sahip olduğumuzu söyler. Sonu gelmeden yarısında bırakmaya karar verebileceğimiz buna rağmen iyi olduğunu düşündüğümüz kitaplar yok mudur? Madem iyi o zaman neden sona gelmedik… “…Bir kitaba başlıyorum, zevk alarak okuyorum. Sonra bir an geliyor artık yeter diyorum bu durumda bu kitabı okuduğumu söyleyebilir miyim? Ya da bu kitabı iyi kitap diye önerebilir miyim?” Kafka’nın eseri Şato ve Amerika bitirilmeden bırakılmış; Dava ise birinin utanmazca aceleciliğiyle toparlanmıştır. Yazarın bitirme hakkı varsa okurun da olması gerekmez mi o zaman. “…Bazı yazarlar tükenme katarsisi diyebileceğim bir durum sergilerler. Kitapları zengin ve son derece zorlu deneyimlerdir ve yazarın okurun hatta roman kişilerinin hepsinin birden bu kadar yeter hissine kapıldığı bir noktada doğrudan biter. Bu yazarlar, belirli bir noktadan sonra bir kitabı herhangi bir yerinde bitirebileceğini ima ederek okurun deneyimini eksiltmeden kitabın (Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’sinin ya da Mann’ın Büyülü Dağ’ının) neresinden çekilebileceğine kendi karar verebileceği fikrini meşrulaştırmaktadır.”

Sanat eseri organik bütünse biz de bütünü göremeyeceğimize göre o zaman olay örgüsü ne olacak? Olay örgüsü olan bir romanın sonuna varmamız gerekmez mi? Olay örgüsü kitabın sayfalarını açmamızı sağlayan güçtür oysa. Olay örgüsüne dalınca yazılışına daha az dikkat eder, hızla göz gezdirircesine okuruz kitabı. Romanı sevmemizin nedeni budur biraz da. Bundan aldığımız haz…

“Bir romanı sonuna varmadan bırakmak, benim için şeklinin estetik niteliğinin olay örgüsünün dokusunda ve yazı üslubuyla bu dokunun bileşiminde bulunduğunu kabul etmektir. Üslup ve olay örgüsü, gerek bakış ve yerel ayrıntı bir arada tamamen birbirine karışarak okuru büyüler. Bir kez yapı kurulduktan sonra anlatı topu yuvarlanmaya başlar. Sona doğru itekler bizi. Ama birçok yazarın romanı sonlandırmak için kendini yaratmak zorunda hissettiği elli sayfalık gerilimi psikolojik işkence olarak yaşarım ben. Sonların esiri olmuşuz.” der Parks ve bunu bir tür zorbalık olarak niteler. “Bitiremediğim birçok romanı bitirmiş olsam gözümdeki değerinin düşük olacağından kuşkum yok.” diye de devam eder.

Kitabında ‘Okuma Mücadelesi’ adını verdiği bölümde günümüzdeki değişen okuma alışkanlığı üzerinde durur. İçinde yaşadığımız dijital çağın dikkati toplayamayan bireyleri olarak dikkatlerimizi uzun metinler üzerinde toplayamadığımızı söyler. Nitekim çok doğrudur bu. İnsanın okuma için bir enerji harcaması gerekir. Her okurun okuma deneyimi farklı olsa da mutlaka bir enerjiye, hazırbulunuşluğa ihtiyacı vardır. Bizi çok fazla çelen aygıtlarla dolu bu yüzyılda zihnimiz daha az sığınaktır. Bu yüzden hazırlık gerektiren okuma, bu çağda daha da zordur. Popüler kültürün etkisini tartışır Parks bu yüzden. Hem yazar hem de okur üzerindeki etkilerini farklı başlıklar altında inceler.

Gutenberg’den bu yana tarihsel ve toplumsal koşullanmadan ötürü harika bir uğraş sahip olma şansına ermiş insanlarız. Tabi ki bilgece bir hayat yaşamanın edebi kurmaca okumaktan geçmeyen yolları da vardır. Ama yine de okuma, yapabildiğimiz en doğru eylemdir. İnsanlığın yaşadığı evreni, kendini anlamanın yoludur. Doğru metinle buluşmaktır tüm mesele. Okuma Üzerine kitabında Lafcadio Hearn “…okuduğu kitabın içeriğiyle ilgili özgün bir görüş ifade edemeyen hiç kimse, kitabı gerçekten okumuş sayılmaz” der. İyi bir roman en büyük filozofun bile arzulayacağı kadar iyi bir okuma metnidir. Sabır,  dikkatli okuma için en gerekli şeydir. Her okuyuşta yeni anlam ve güzellikler kurduğumuz kitaplar büyük kitaplardır. O yüzden bir kereden fazla okumak isteyeceğimiz kitapları alın öğüdünü verir Hearn. Büyük kitap, okurun zihninin büyümesiyle tam olarak eşit oranda büyür çünkü.

İnsanın yaşamda tecrübe ettiği her şey, her düşünce yazıya dökülür. Onu düzenleyip okurla buluşturmak işi yazara aittir. Aslında bir anlamda bizim yaşanmışlıklarımızın duygularımızın sesidir yazıya dökülen. Edebiyat yalnızlığımızı hafifletsin, bize duygudaşlık yapsın isteriz bu nedenle. Ama hiçbir şey bizim yalnızlığımızı hafifletmez ki… Edebiyat da aksini iddia etmez zaten… Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ının anlatıcısı “…ben kötü bir adamım ama aslında hiçbir zaman kötü olamadım ben hiçbir şey olamadım; ne iyi ne alçak, ne namuslu, ne kahraman, ne böcek…” Parks kahramanın bu kararsızlığını zihinsel etkinlik fazlalığından kaynaklandığını söyler. İnsanoğlunun kendini bulma yolculuğu… İşte bu zihinsel fazlalıkla baş etmenin çıkış noktası; yazarı yazmaya okuru da okumaya iter. Kısaca zihnin düzenlenme hali yani…

Cervantes’in Don Kişot romanında bizimle kurduğu kontratı da unutmamak gerek bu arada. Okumaya devam edip etmemekle bizi serbest bırakan, ama bir kez okumaya başladığımızda bizi hikâyenin yeniliklerine hazır ve açık olmamızı isteyen bir kontrattır bu. “…sen onun ne akrabasısın, ne arkadaşı; ruhun kendi bedeninde; gayet yetenekli, hür bir iraden var; evindesin ve kralın vergilerin efendisi olduğu kadar, sen de evinin efendisisin; bilirsin, herkes kendi evinde kraldır. Bütün bunlar seni her türlü saygı ve mecburiyetten azade kılıyor; kısacası hikâye hakkında, kötü söylersen karalanmaktan, iyi söylersen ödüllendirilmekten korkmadan, istediğini söyleyebilirsin.” Okur olarak bunu imzaladığımıza göre o zaman sorun ne? İster devam et ister yarıda bırak. İstersen de yeni yolculuğun sonuna kadar git.

Parks sorduğu sorularla zihnimizi daha da bulanıklaştırmaya çalışmış olsa da okuma gerçek okur için vazgeçilmez olmaya devam edecektir hiç şüphesiz. Ama okur olarak kitabı kapatma, yarıda bırakma fikri biraz hoşuma gitmedi dersem yalan söylemiş olurum. Sonların esiri olmadan okumak… Hiç fena fikir değil bence…

Kaynaklar:

Lafcadio Hearn, Okuma Üzerine, Çınar Yayınları

Tim Parks, Ben Buradan Okuyorum, Metis Yayınları

https://www.unitedagents.co.uk/tim-parks

https://alchetron.com/Tim-Parks

Havanur Taflan – edebiyathaber.net (1 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r