Masthead header

Françoise Sagan: Edebiyatın asi ve aşık kızı | Özlem Narin Yılmaz

Edebiyata ‘hoş geldin’ Sagan

Françoise Sagan’ın henüz on sekiz yaşındayken yazdığı Hoş Geldin Hüzün’ü okuduğumda çarpılmıştım. Kitap boyunca yazarın orta yaşlı, daha önce birçok kitap yayımlamış bir yazar gibi yazdığını düşünüp durdum.  O yaşta bir genç kızın böylesine bir eser ortaya çıkarmış olmasını, yazarın yazma yeteneğiyle ilişkilendirmeden edemedim. Bu ilk eser, sonrakilerin kefili ve habercisi gibiydi. Dokuz kitaplık Sagan okumalarıma en doğru kitapla başlamış olduğumu düşündüm.

On sekiz yaşında bir genç nasıl oluyordu da “Gönlümüz kamaştı.” diyebiliyordu? Ya da “ O gün öğle üstünün sıcaklığı içinde evler sanki daha derinleşmiş, daha sessizleşmiş, gözlerini içlerine alıp büzülmüşlerdi.” diyebilecek keskin bir bakışa, bir ‘edebiyat gözüne’ sahip olabiliyordu?

Kitap, annesiz bir genç kızın, babasıyla ve onun sevgilileriyle yaşadığı ilişkiler bütünü üzerinden ilerlerken, nasıl trajik bir sona doğru yavaş yavaş örüldüğünü görüyoruz. Babasını, evlenme hazırlığı içinde bulunduğu sevgilisinden uzaklaştırıp eski sevgilisine sürüklemek için girişilen basit entrikalar, Cecile’e hayatının en büyük yıkımını yaşatacaktır. Kitap, on sekiz yaşında bir genç kızın asi ve duru dilinin, elli yaşında bir yazarın tecrübesiyle birleşip kağıda aktarılışı gibi aydınlık ve kusursuz duruyor.

Hoş Geldin Hüzün kitabının girişinde yazarla yapılmış bir söyleşiye yer verilmiş. Andre Bourin, Sagan’a “Ne için yazıyorsunuz?” diye sorduğunda yazarın cevabı: “Bilmiyorum. Yazmayı çok seviyorum, hem de her şeyden çok seviyorum. Becerebildiğim tek şey bu, istediğim tek şey bu. Yazmak kış nezlesi gibi, arabalardan hoşlanışım gibi, yaşamıma karışmış bir kez, bırakamıyorum.” olur.

Sagan zengin bir burjuva ailesinin kızıdır ve bir araba tutkunudur. 1957’de Jaguar’ıyla kaza yaparak uzun süre komada kalmıştır.

Edebiyat sizin için neyi temsil ediyor?” sorusunu ise:

Tanıdığım biricik ahlaksal değer o! Din, başkaları üzerinde nasıl bir etki yapıyorsa, edebiyat da benim üzerimde öyle bir etki yapıyor.” diye yanıtlar.

İki kez evlenip boşandıktan sonra lezbiyen ilişkiler yaşamış, kokain yüzünden başı birçok kez polisle derde girmiş, vergi kaçırdığı iddiasıyla mahkemelere çağrılmıştır. Yaşadığı doludizgin hayatında en istikrarlı yaptığı şey yazmak olarak görülüyor. Ömrünün sonuna kadar yazmaktan vazgeçmemiş. İyi ki de vazgeçmemiş…

Sagan romanlarında kadın ve erkek

Sagan, yazdığı dönemin eleştirmenleri tarafından, hep aynı çevreyi (burjuva) yazmakla sıkça eleştirilmiştir. Bu eleştiriye söyle karşılık vermiş:

Geçersiz bir eleştiri bu, çünkü insan yazmak için çevreye değil, kişilere dayanır.”

Hep benzer çevrenin kadınlarını yazsa da aslında her romanında başka başka kadın karakterlerle çıkar karşımıza. Peki bir bütün olarak bu kadınların benzeşen yönleri yok mudur?

Bu bağlamda Tasma ve Arsız Köpek romanlarını ayrı bir yerde değerlendireceğim. Arsız Köpek’in Maria’sı da Tasma’nın Laurence’ı da erkek üzerinde hayli tesiri olan kadınlar. Laurence adeta elinde bulunan varlık tasmasını kocası Vincent’in boynuna geçirmiştir ve onu istediği yöne çekmektedir. Hastalıklı bir bağlılık-bağımlılık boyutunda yaşanan ilişki, içerdiği mizahla birlikte varlık, yokluk ve yoksulluk üzerine göndermelerle dolu.

“Bana bunca zaman ilgi duymuş olması pahalı olmamamdan kaynaklanıyordu. Üstelik, kendi masrafımı çıkartmıştım ki bu da pek ender görülen bir şeydir.” cümlesi sanki romanı özetler gibidir.

Zengin fakir birlikteliğine Sagan romanlarında sıkça rastlarız. Erkek ya da kadından birisi çoğunlukla zengindir, diğeri ise onun eşi veya metresi konumundadır.

Arsız Köpek’teki Maria da kendinden hayli genç Gueret’i elinde güçlü, umursamaz duruşu ve parasıyla tutar. Masum Gueret’in gün gün nasıl bir katil psikolojisine büründüğüne tanık oluruz. Öldürülmüş bir kuyumcunun mücevherlerini tesadüfen bulan Gueret, romanın sonlarına doğru kuyumcuyu gerçekten öldürdüğüne inanıp gururlanacaktır. Bir insanı öldürmüş olmanın toplum içinde güç ve prestij kazandırdığı, sözcükler arasından fısıldanır.

“Öldürülen bir adamın kanıyla yıkanmamış olduğu taktirde bu paralar ‘kirli’ para olarak görünecekti kadının gözüne.”

Bu anlamıyla suç ve masumiyet üzerine düşündüren, diğer Sagan romalarından biraz daha ayrı bir yerde durur Arsız Köpek.  Yazarın bu romanını bir gazete haberinden esinlenip yazdığı söylenir.

Tasma ve Arsız Köpek bize sadakati çağrıştırır.  Bir köpeğin sahibine duyduğu tartışmasız ve sınırsız sadakat. Bir mantık ve ahlaki temel aramak gereksizdir bu yüzden.

Sagan’ın kadınları başına buyruktur. Erkeğe hükmetme yetisine sahiptir. Eğer ruhsal olarak zayıfsa erkekten daha varlıklıdır ve o yönüyle partnerini etki altına alır. Sagan kadınları çoğunlukla araba kullanırlar, yazar, kendisi gibi kahramanlarını da arabasız hayal edemez. Bazen sokaklarda, kırlarda uzun yürüyüşler yapan kadın kahramanlarına rastlarız. Bir durgunluk, boşluk, boş vermişlik duygusu sık sık başını uzatıp  kendini gösterir. Sagan, kendi yaşamını satırlara fazlasıyla sızdırmış bir kadın yazardır, bunu da çoğunlukla bilinçli olarak yaptığını düşündürür. Her kadın kahramanına kendinden bir nişan vermiş gibidir.

Sagan romanlarındaki erkek kahramanlar daha edilgendir. Kadına tutkuyla bağlanırlar, bazıları kaba, yoksul ve görgüsüzdür. Romanlarda çiftlerin birbirini aldattıklarına tanık oluruz. Aldatmak, ilişkilerin, insanın doğal bir dürtüsüymüş gibi aktarılır. Hoş Geldin Hüzün, Brahms’ı Sever Misiniz? Çarpık Yansımalar, Ay Geçer Yıl Geçer, Eşsiz Bulutlar, Çarpıntı romanları aşk ve aldatma üzerine kurulmuş romanlardır. Hatta, Çarpıntı’da Lucille sadakati sorgularken,

Birine ıstırap çektirmeksizin bir diğerinden hoşlanmanıza imkan yok mu şu yeryüzünde?” diyecek kadar karmaşık duygular yaşar.

Aşk, tutku, sadakat, aldatmak, Sagan’ın romanlarına ruh verir.

Kalp Çarpıntı’sı 

Çarpıntı romanını ayrı bir başlıkta ele almadan geçemeyeceğim. Bana göre Sagan’ın en başarılı romanı –Hoş Geldin Hüzün’ü ayrı bir yere koyuyorum- Okurken romanın kurgusu adeta ilmek ilmek örülmüş duygusu verir. Diğer romanlarına göre en hacimli romanıdır aynı zamanda (Tüm bunları yazarken, sadece Türkçeye çevrilmiş romanlarını değerlendirdiğimi hatırlatmak isterim)

Romanın baş kadın kahramanı Lucille’in duyguları, üç mevsimle birlikte –ilkbahar, yaz, sonbahar- verilmiştir. Lucille, Charles ile olan ilişkisinde “Lüks bir ömür sürme pahasına hürriyetini kiraya vermiş bir mahkumdur.” İlkbaharda Antoine’a aşık olur. Çok tutkulu bir ilişki yaşamaya başlarlar. Sagan, kahramanı Lucille’in duygularını büyük bir açıklık ve derinlikle yansıtır. İki aşık arasındaki tensel ve ruhsal tutku, Lucille’in  bir süredir birlikte yaşadığı Charles’ı bırakarak Antoine ile birlikte yaşamaya başlamasıyla doruğa ulaşır. Baharda alevlenen aşk yazın, önü alınamayan bir yangın yerine dönüşür. Ancak yazın sonlarına doğru ve sonbaharla birlikte hayatın gerçekleri bu tutkulu aşka gölge düşürmeye başlar. Lucille, eski rahat, tasasız, zengin hayatını özlemeye başlar. Sonbaharla birlikte aşkın çözülüşüne, kırgınlıklara, yalanlara, itiraf edilemeyen içsel yüzleşmelere tanık oluruz. Geçmişin güzel günleri, sonbahar yaprakları gibi bir bir kopup dökülmeye başlar. Romanda duygular o kadar sahicidir ki, okurken sayfaların aşkla titrediğini, heyecanla çarptığını, kederle ıslandığını sanırız. Kitap cansız bir varlık olmaktan çıkıp yaşayan duygusal bir varlığa dönüşür elimizde.

Romanı okurken, Virginia Woolf’un Dalgalar’ını anımsadım. Orada da yazar, duygularla dalgaların somut gerçekliği arasında bağ kurarak romanı daha şiirsel bir boyuta taşır.

Çarpıntı çok sahicidir ve kahramanların duygularını okuyucuya geçirmede çok başarılıdır. Sagan hiçbir zaman kusursuz kahramanlar yaratma peşinde değildir. Onun kahramanları iyidir, kötüdür, hırslıdır, tembeldir, çalışkandır, iyimserdir, depresiftir, mutludur, mutsuzdur. Asıl olan, yazarın her kahramanını okuyucuya her yönüyle benimsetebilmiş olmasıdır.

Sagan romanlarında evlilik ve mutsuzluk üzerine

Eşsiz Bulutlar’da Josse, Ay Geçer Yıl Geçer’de Nicole, Çarpık Yansımalar’da Sybil, Brahms’ı Sever misiniz’de Paule evliliklerinde mutsuzdurlar. Hayatlarında, dolduramadıkları bir boşluk duygusu yaşarlar. Sagan kadınları çoğunlukla bir işte çalışmazlar, başına buyruk ve bohem bir hayat yaşarlar ve üretimden kopukturlar. Bu kopukluk onları sürekli bir boşluğa doğru iter. Mutsuzluklarını başka bir erkekle, başka bir ilişkiyle doldurmaya çalışırlar ama bu onları mutlu etmeye yetmez. Adeta “kötü bir neden yüzünden mutlu olmaktansa, iyi bir neden yüzünden mutsuz olmayı yeğler.” gibidirler.

Kendisi de iki kez evlenip boşanmış olan Sagan adeta evliliğin mutsuzluk getirdiğinin, getireceğinin altını çizer gibidir. Romanlarındaki en mutlu ve aşık çiftlerin, evli olmayanlardan seçilmiş olması tesadüf olmasa gerek.

Evli erkeklerin durumu da pek farklı sayılmaz. Onlar  da mutluluğu başka kadınlarda ararlar ve aldatmak onlar için de bazen önüne geçemedikleri bir dürtü haline gelebilir.

Yazmakla geçen bir ömür

Büyük yazarların hayatlarını incelediğimizde çoğunlukla belli bir üne kavuşmadan önce sefalet içinde, zor hayatlar yaşadıklarını görürüz. Bu zorlu hayatlar yaratma süreçlerinin de tetikleyicisi olur. Yazmak, birçok yazar için neredeyse bir zorunluluk haline gelmiştir. Oysa Sagan için durum biraz daha farklıdır. O, zengin bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir ve yaşamını da varlık içinde sürdürür. Burjuva sınıfından olduğunu yadsımaz ve pahalı zevklerinden ödün vermez. Böyle bir yaşam sürerken de yazmaktan, edebiyattan asla uzaklaşmaz. Hatta bir romancı olarak yaşadığı dönemde çok üne kavuşur ve flaşlar yüzüne patlar ama o asla tembellik etmez, disiplinli bir şekilde yazmaya devam eder. İşte bu ısrar ve istektir bana göre başarısının altında yatan sebep.

Birçok çevreler tarafından bohem yaşamı, araba tutkusu, kokain sevgisi eleştiri konusu yapılır. O ise eleştirilere pek de kulak asmadan, metin bir şekilde kendi bildiği yolda ilerler.   Bu disiplin ve ısrar sayesinde edebiyata unutulmaz kahramanlar kazandırır.

Bazılarına göre Sagan hep ‘burjuva’ları yazmıştır, bazılarına göre sadece aşkı ve kadın erkek arasındaki ilişkilere odaklanmıştır. Bunlar bir yazarı eleştirmek için yeterli olmasa gerek. Bazı yazarlar sözcüklerden yapılmış fenerlerini hep aynı yöne doğru tutup bize o taraftaki kahramanları gösterirler. Onları anlayıp tanımamızı isterler. Bu, yazarın tercihi olmalıdır. Biz okurların sorması gereken, bize o kahramanları yeterince gösterebildi mi? O kahramanlar, biz kitabı bitirip kapattıktan sonra da yaşamaya devam ettiler mi? Bunun cevabı evet ise yazar başarmış demektir.

Ben gözlerimi kapattığımda Cecille’i karanlıkta, ölümüne sebep olduğu Anne’ın ismini fısıldarken görüyorum. Sesi kulaklarımda çınlıyor. Josee, arabasını yol kenarına park edip yemyeşil kırlarda uzun uzun yürüyor. Rüzgarda fularının uçuştuğunu görebiliyorum. Gueret, ambulansın içinde hastaneye doğru sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkarken Maria nasıl kederli ve yenilmiş bakıyor ardından.  Lucille, çarpıntının, eski kabilelerde ilkel araçlarla verilen bir yenilgi işareti olduğunu öğrendiğinde, yenilgisini bağrına basıp acı bir tebessüm ediyor.

İyi kitaplar, bitirip kapatsanız da bir türlü kapanmayanlardır…

Kaynakça:

Hoş Geldin Hüzün-F. Sagan- Can Yayınları -1983(çev. ATAÇ)

Çarpık Yansımalar –F. Sagan-Can Yayınları-1999(çev. Mükerrem Akdeniz)

Tasma- F. Sagan-Afa Yayınları-1993-(çev. Hülya Tufan)

Arsız köpek-F. Sagan-Kelebek Roman-2002-(çev. Yaşar İlksavaş)

Ruhumun Acıları-F. Sagan-1973(çev. Murat Aykaç Enginöz)

Brahms’ı Sever Misiniz-F.Sagan-MilliyetYayınları-1995(çev.Eray Canberk)

Ay Geçer Yıl Geçer-F. Sagan- Türkiye Yayınevi-1958(çev. Sahire Sağman)

Eşsiz Bulutlar- F. Sagan- Türkiye Yayınevi-1962 (çev. Adli Moran)

Çarpıntı-F. Sagan- Altın Kitaplar Yayınevi- 1979 (çev. Adnan Tahir)

Özlem Narin Yılmaz – edebiyathaber.net (21 Nisan 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r