Masthead header

Herkül Millas: “Bütün kahramanlarım ben’im bir yerde…”

Söyleşi: Feridun Andaç

Göç, mültecilik, etnik kimlik, aidiyet ve kimlik duygusu Herkül Millas’ın bilimsel/yazınsal/düşünsel tüm anlatılarının odağında yer alır. Bunları bir sorun olarak görmesinin ötesinde, çoğu düşünceyi kavramlaştırarak açıklar, sorgular, çözüm önerileri getirir.

Millas, bu kez, bir romanla okurunu karşıladı: “Aile Mezarı”.

“Biz nereye aitiz? Biz neyiz? Rum mu? Yunan mı? Vatanımız neresidir?”

Romana yansıyan bu düşünceler onun temellendirdiği bakışının da sorgusudur.

Üç kuşağın öyküsüdür romanda anlatılan. Odakta dramatik bir “mezar” öyküsü var. Ama romanın asıl çıkış noktasında yurt, toprak,  memleket, aidiyet, kimlik, etnik kimlik, yersizyurtsuzluk var.

2020 Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazanan “Aile Mezarı” üzerine kendisiyle konuştum.

Sevgili Herkül Millas, Aile Mezarı romanını konuşacağız. İlk kurmaca yapıtınız. Denebilir ki, bugüne kadar yaptığınız çalışmalarınızın bir özeti. Dahası bir siyasetbilimci, entelektüel olarak “dert” edindiğiniz meselelerin neredeyse aktörü diyebileceğimiz insanların yaşantılarına yöneliyorsunuz. Ama bunu da bir dönem/kesit/aile öykülerinden yola çıkarak gerçekleştiriyorsunuz. İlkten şunu sormak istiyorum: Bu romanı yazma düşüncesinin sizdeki asıl çıkış noktası neydi?

İnsan dürtülerinin nedenini bilebilir mi? Emin olamıyorum! Belki “neden” diye ileri süreceği düşünceler gizlemek istediği gerçek nedenleri geçiştirmek için  kullandığı bir perdedir. Bir gün bu romanı yazmak gereğini duydum. İki-üç ayda da yazdım. Aslında yıllardır aklımdaydı. 

Romanda da geçen bir cümle var: “Ama sizin o mezara girebilmeniz için benden izin almanız gerekiyor!” Buna benzer bir cümleyi yakın çevremde duymuştum ve unutamamıştım. Komik ve trajik bir sözdü. İnsanın ne denli akılsız ve duyarsız olabileceğini gösteriyordu. Ölüm bile bir kavgayı sonlandırmıyordu. Çevremdeki insanlar bunlardı demek! Onları canlandırmak istedim. 

Ama  bugüne kadar yazdıklarımın bir eksiğini de hep hissetmişimdir. Ötekileştirmeler, kimlik tutarsızlıkları, bu alandaki çelişkiler, milli saplantılar, bu alanlardaki komiklikler ve acılı haller … Bunları hep yazdım ama “akademik” ve sözde “bilimsel” yaklaşımlarla. Oysa hayat başka bir şeydir ve başka bir alanda var olur. Bu da sözlerle değil, olaylar, resimler, imajlar ve anlatılarla ilgilidir. Bunu yapmamıştım ve sonuç olarak kendimi istediğim gibi ifade edememiştim. Roman bunu tamamlamış gibi oldu. 

Bir alan daha var, o da anılardır: insanın kendi biyografisini yazması. Kendini nasıl algıladığının itirafıdır anılar. Bu alanda yazdıklarım da herhalde ölümümden sonra yayınlanır. Ve yazı döngüm de tamamlanmış olur. 

Çalışmalarınızda Türk-Yunan ilişkileri ekseninde birçok konuyu ele aldınız. Üstelik bunların özgün yanı kimlik/aidiyet/ötekileştirme/tarihsel hafıza üzerine olanları yalnızca iki ulusu ilgilendirenler olmadığının da altını çizmiş olmanızda yatıyor. Yani 19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla geçerken ulusların/toplumların  bu anlamda yaşadığı sorunların hem nedenleri hem de sonuçlarına dönük belirlemelerinizle birlikte bu olguları değerlendirmeniz önemli. Bu kez romanınızda işte o sözü edilenlerin yanı sıra edilemeyenlerin sorularını/sorgularını dile getiriyorsunuz. Bu geçişgenliği biraz anlatmanızı istiyorum.

Millilik veya milliyetçilik bir dünya görüşüdür. Buna paradigma da derler. Bu dünyanın içinde her şey yeniden yorumlanır ve anlam kazanır. Ama böyle bir dünyada yaşamak tarihsel bir olaydır. Ne dünyamız hep öylesine milliydi ne de millilik hayatımızın bütününü belirleyebilir. Milliliğin ötesinde, insanın temel özellikleriyle başka bir dünya da var; milliliğin unutturduğu.

Romanda benim kahramanlarım bunu öldükten sonra anlıyorlar! Kimon ve Ada bunu az buçuk anlamış olan iki genç kahramanımdır. Onlar yeni yeni doğan bir geleceğin temsilcileri gibi. Veya var olmasını istediğim bir dünyanın simgeleri… 

Karamanlarım Türk ve Yunan milli gerçeğinin içinde ele alınmasının yetersizliği sanırım romanda var olan – zevkle benim yerleştirdiğim – ironide belli oluyor. En azından farkında bile olmadan yapmışım ben bunu.  

Çevriler, yazılar, incelemeler, araştırmalarınızın odaklandığı gerçeklik sizin kendinizi konumlandırdığınız yer(ler)den, düşüncelerden kaynaklanan bir olgu. Belki de bir zorunluluk! Ne dersiniz?

Başka türlü olabilir mi ki? Yalnız memurlar ve patrona çalışan kimseler resmi evraklarda “tarafsız” yazılar oluştururlar; bütün öteki yazılar insanın iç dünyasını yansıtır. Yazar bunu gizlemek istese de dikkatli okur bunu görebilir veya en azından sezer. Romanın arka kapağında yazdığım gibi “Bu hikâye tek bir kişi hakkındadır. Ama hep olduğu gibi süreç içinde pek çok karakter biçiminde ortaya çıkıyor: Bütün kahramanlarım ben’im bir yerde; ya benimsediğim ben, ya da olmak istemediğim ben. 

Bu anlamda ilk kitabınız Tencere Dibin Kara: Türk Yunan İlişkilerine Bir Önsöz ‘de (1989) bir yanıyla güncel, öte yanıyla da tabulaşan konuları gündeme getiriyordunuz. Ama, bence, en önemlisi sizin bakış açınızdır. Hümanist bir bakışla, bir o kadarda mesafeli duruşla ele aldığınız her konuyu/sorunu gerçekçilik ışığında değerlendirmenizdir. Bu bakışınızın romanınız Aile Mezarı’na da yansıdığını gözlüyoruz. Zaman zaman tarihsel dönemin içenden hikâyeleri anlatırken, insanların duruşlarını/duygu ve düşüncelerini de yansız bir bakışla yansıtıyorsunuz. O mesafeyi yaratan bir ironik söylem var. İlk kitaptan bugüne biriktirdiğiniz çalışmalarınızın rengi/biçimi/söylemi bu romana ağmış. Tencere Dibin Kara’yı Türk-Yunan ilişkilerine dair bir “manifesto” kitabı olarak da değerlendirebiliriz. Ne dersiniz?

Romanı öyle görüyorsanız itirazım olamaz. Ama fırsat verilmişken çok “aykırı” bir şeyler de söyleyeyim. Şu “hümanist” sözüne dikkat etmemiz gerekiyor. Sanıyorum bir önyargı hatta öteki cinsleri dışlayan ırkçı bir yanı var. Hümanist (yani insancıl) derken insanı, yani kendimizi yüceltiyoruz. Oysa insan türü canlılar arasında kendi cinsini yok eden, hatta yok ederken bunu bir ihtiyaçtan değil zevk almak (tatmin duygusunu yaşamak) için yapan bir canlıdır. Örneğin milli savaşlar bu tür “insan” davranışlarıdır. 

Benim hep merak ettiğim neden bu tür bir canlı olmuş olmamızdır. Keşke kumrular, arılar, en azından solucanlar gibi olamadık diye hayıflanırım. Keşke böylesine “insancıl” olamasaydık! Herhalde daha mutlu olurduk, insan toplulukları olarak. 

Peki, Aile Mezarı’na gelecek olursak; çök söylemli/çok katmanlı bir anlatı. Hatta çok zamanlı. Odaklanılan izlekler: göç, yersizyurtsuzlaşma, kimlik, aidiyet, sürgün, vatan, millet, kaybetmek, ötekileştirmek, milliyetçilik, aile…Bir bakıma toplumsal hafızaya tanıklık… Ve yaşanan travmalar…Romana yansıyan bu düşünceler elbette ki anlatıcının bilinç süzgecinden geçiyor. Ama söylediği bir şey var: İnsanca yaşamak istiyorsak bizi huzursuz eden kimliklerden arınmalıyız. Yepyeni bir kimlik inşasına çağrı… Ne dersiniz?

Evet. Başka türlü yaşama hasreti var bu yazıda. “Başka türlü olabilirdi, başka türlü olabilir” duygusu ve giderek düşüncesi ve giderek umudu sanırım satır aralarında seziliyor. İtiraf etmeliyim ki benim böyle bir mesaj vermek iddiam ve niyetim hiç olmadı. Ama sizin söylediklerinizi ışığında yazdıklarımda bakınca, evet, böyle bir çağrıyı gördüm. 

İnsan istemeden de içini dışa vuruyor yazarken. Yukarıda sözünü ettiğim perde kalkınca işte böyle, itiraf etmediğimiz bir yanımız da ortaya çıkıyor. 

Tuttuğunuz ayna için teşekkürler! 

Aile Mezarı, yazılacak başka bir romanın çağrısı gibi geldi bana. Özellikle yaşamdan beslenen bir yazı yolunun izleri var romanda. Ötede ise yaşanmışlıklar… Ve yaşanan çağın, adeta dramına tanıklık eden bir öykünüz var. Bütün bunlar yeni romanı yazdıracak mı size?

Yaş sekseni aştı. Yaş ortalamasını aştım. Şu an tamamlanmamışları düzenliyorum. Yeni projeler çok sınırlı. 

Peki, tezgâhta hangi çalışmalarınız var?

Yayıma hazır birkaç kitabım var. Biri fotoğraflı bir İstanbul kitabı. Sürpriz bir konu içeriyor. “Sürpriz” olduğu için bu kadarını söyleyebilirim. Rumlarla ilgili yazdıklarımı içeren kitabım yayıncı arıyor. İngilizce yazdığım “mitoslarla” ilgili kitabım şu an bir yayıncıda. Koronavirus süresinde yazdım bu kitabı ve etraflı kitabımdır diyebilirim. Türkçe ve Yunanca sitelerde sürekli yazılar yazıyorum. Bazı yazılarımı belli dosyalara dönüştürüyorum; bir bütünlük oluşturduklarında yeni bir anlam ediniyor o yazılar. Bu durumda “yeni” girişimler çok yorucu olacak! Torunlara da biraz zaman ayırmam gerekiyor! 

edebiyathaber.net (1 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r