
Hepimizin bildiği bir sahne vardır. Çocukken, hiç bitmeyecek gibi duran o uzun yaz günlerinde muhakkak televizyonda denk gelmişizdir. Bizans Tekfuru sorar hani: “Kara Murat hanginiz?” Esirlerden önce biri kalkar, sonra tek tek diğerleri ve kazığa oturtulmayı göze alarak “Kara Murat benim!” diye bağırır hepsi.
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim: Sıtkı Narlıca benim!
Dergilere öykü gönderen, olumlu ya da olumsuz yanıt gelmesini dört gözle ve kederle bekleyen, ilk kitabını yayımlatma sancısını çekmiş olan herkes bir bakıma Sıtkı Narlıca’dır.
Çağdaş Küçük’ün ilk romanı Sıtkı Narlıca’nın Güncesi’nin kahramanı Sıtkı, Dilsizdere adlı küçük bir kasabada yaşayan küçük bir memur. Bir gün yazmaya başlıyor ve aynı anda cehennemi yaşamaya da başlamış oluyor.
Biz onun güncesini okuyoruz, Sıtkı Narlıca’nın. Ve onun dertlerini, küçük bir kasabada yaşadıklarını, çevresini yavaş yavaş tanımaya başlıyoruz.
Çağdaş Küçük, ilk kitabı Yarın FM yayımlandıktan birkaç ay sonra Yavuz Yavuzer’e verdiği röportajda (Nisan 2023), “Bundan sonra yazacağım tür artık roman olacak,” demişti. Sözünü tuttu.
Sıtkı Narlıca’nın güncesini okuduğumuzu söylemiştik. Fakat daha romanın başında Sıtkı, günce hakkında şunları söylüyor:
“Yayımlanacağını bilerek yazılan bir metne gerçekten günlük denilebilir mi? Yalnızlığı tercih ediyorum deyip herkesin seni izlediğini bildiğin bir odada yaşamak gibi bir şey bu. Yazdığımız hikâyeler, romanlar, şiirler, inkâr ettiğimiz itiraflar değil mi zaten! Günlük yazıp basmak da nedir?” (s.9)
Küçük bir örnek daha:
“Bugün dikkatimi çekti, memleketin tarihe mal olmuş en eski edebiyat dergisinde öykü niyetine günlük koymuşlar. Bu artık milletle alenen dalga geçmek değilse nedir? Bir günlük, kurmaca metin diye nasıl yutturulabilir ki?” (s.81)
Çağdaş Küçük ironi dolu bu satırları yazarken eğlenmiş olmalı. Doğrusu ben okurken çok eğlendim.
Kasabalar ve Fahrettin’ler
Sıtkı Narlıca benzerlerine sık rastladığımız biri. Yazdıklarını yayımlatmak isteyen, “dosyasına” çok güvenen ama aslında hiç de emin olmayan, dosyası reddedildiğinde hep başkalarını (editörler, yayınevleri, vs.) suçlayan, kendini bir gün göklere çıkarıp ertesi gün horlayan pek çok Sıtkı Narlıca var. Sıtkı Narlıca, bu anlamda çok tanıdık bir tip. Çağdaş Küçük’ün başarısı Sıtkı Narlıca’lardan birinin ruhsal röntgenini çekebilmiş olmasında yatıyor.
Romanın ana ekseni olan “yazmak, yayımlatmak, yazar olmak” gibi konuların dışında başarılı bulduğum bir diğer husus, yazarın küçük kasabaların kendine özgü ortamını, orada yaşamanın verdiği kapana kısılmışlık duygusunu çok iyi yansıtabilmiş olması.
Sıtkı’nın arkadaşı Tunç’la birlikte gittiği deve güreşinin anlatıldığı yerler enfes doğrusu. Bu satırları ancak kendisi de kasabada yaşamış biri yazabilir. (Sıtkı bu satırları okusa bana çıkışırdı muhtemelen: “Öyle mi birader, sadece yaşadığımız yerleri mi iyi yazabiliriz yani?” Bilmiyorum Sıtkı, düş yakamdan şimdi!)
Romanda en sahici ve en derinlikli bulduğum karakter Sıtkı ya da Sıtkı’nın özendiği bankacı arkadaşı Tunç değil. Benim adamım, kendisi söz almasa da, biz onu yalnızca Sıtkı’nın gözünden görsek de Hükümet Konağının çaycısı Fahrettin. Namı diğer Farço.
Bilhassa Fahrettin’le Sıtkı’nın, yaşadıkları Dilsizdere kasabasına en yakın sahil olan Bakraçlı ilçesine gittikleri ve arabanın içinde içip sohbet ettikleri sayfalar, yazarın deyimiyle “Fahrettin kişisini” bize tüm açıklığıyla gösteriyor. Muhteşem deniz manzarasına bakıp “İmkânım olsa denizi olduğu gibi toprakla doldurup pancar ekerdim,” diyen düz adam Farço!
Fahrettin kendisiyle ve yaşadığı yerle barışık olan, hayatın küçük ve basit zevkleriyle yetinen biri. Sıtkı’nın yaptığı karşılaştırmada çaycı Fahrettin; şehirli ve eğitimli, İngilizceyi ana dili gibi konuşan, hayat kalitesi yüksek banka müdürü Tunç’un karşısında mağlup olabilir, fakat bu gerçeği değiştirmez: Sıtkı, Tunç’un olduğu kadar, hatta ondan da fazla Fahrettin’in arkadaşıdır.
Sözgelimi, Sıtkı’nın bu yayımlatma sancıları karşısında Tunç ona makul öneriler sunup teşvik edici davranır. Yayınevlerinden ret yanıtları geldikçe Sıtkı kafasında kurar, acaba Fahrettin’e bu durumu anlatsam, sıkıntımı paylaşsam ne der, diye.
“Bir kere Farço’nun her şeyi alaya alan, hep gülmeye meyilli bir tarafı vardır. Hay senin yayınevine de sıçarım, başlatma şimdi kitabından diyerek beni daha en baştan baskılar, hayatın bu tür şeyleri kafaya takmaya değmeyecek kadar boktan olduğunu vurgulardı. Ve ben onun bu zorlamasına boyun eğerek Tunç’la geçireceğim günlere nazaran belki de daha acısız geçirirdim bu nekahet dönemini.” (s.36)
Tunç mu Fahrettin mi?
Benim oyum Farço’ya!
Hayali röportajlar, büyük laflar
Yüksek lisans derslerimizin birinde Güzin Yamaner hocamız, bizden kendimizle hayali bir röportaj yapmamızı istemişti. O zamanlar basılmış bir kitabım yoktu; dergilerde öykülerim yeni yeni yayımlanmaya başlamıştı. Sıtkı Narlıca’nın hayali TV programlarında, söyleşilerde ettiği lafları okuyunca hatırladım bunu. Tıpkı Sıtkı Narlıca gibi, büyük büyük laflar etmiştim ben de o oto-söyleşide. İşin tuhafı, benim eğlencesine söylediğim o büyük lafların benzerini pek çok yazar gerçekten ve büyük bir ciddiyetle söylüyor. Daha sonra ben de pek çok kez aynı tuzağa düştüm tabii. Ne kadar komik göründüğünü fark etmeden boyumu aşan laflar ettim söyleşilerde. Romandaki bu bölümleri biraz da böyle okudum ben. Yani hem parodi hem de ironi olarak. Sanıyorum Çağdaş Küçük, biraz bu durumu tiye almak biraz da Narlıcagillerin ruh durumunu yansıtmak için bu formülü bulmuş. Çok da iyi etmiş.
İşte bu hayali söyleşilerden bir tanesi:
“Sayın Narlıca, Hayat ve Yazmak desem?”
“Yazmak mutsuz insanların edimidir… Bana kalırsa tüm bu evren canı çok sıkkın bir tanrı tarafından yaratıldı: Edebiyat Tanrısı. İşte bizler de bu tanrının kaleme aldığı kurmacanın içinde yer alan birer karakteriz. Ve benim tek meselem, yer aldığımız bu masalın içinde bir kahramana dönüşebilmek.” (s.63)
Romanın ilerleyen bölümlerinde okuru şaşırtan birkaç kırılma yaşanıyor. Sayfalar ilerledikçe hüznün de ağırlık kazanmaya başladığı bu roman, başta yazma uğraşına emek veren kişiler olmak üzere tüm okurların ilgisini çekecektir.
Sıtkı’nın sonunu görünce insan düşünmeden edemiyor. İlhan Berk’in “cehennem” olarak tanımladığı yazma işine bulaşmamak en iyisidir belki de.
Kim bilir.


















