Masthead header

“Şimdilik Bu Kadar” | Feridun Andaç

Şunu hemen söylemeliyim ki; Emine Uşaklıgil’in Serra Yılmaz’la gerçekleştirdiği konuşma/anlatı kitabı uzunca süredir düşünüp tasarladığım, yapmak istediğim bir kitaptı.

Biri tiyatro, diğeri de müzik ve edebiyat  dünyamızdan iki kişiyle bu kitabın kuruluşunu enine boyuna konuştuğumuzda; “dedim- dedi”nin ötesinde bir kurguyla oluşmasında hemfikirdik. Ama bunu gerçekleştirmek için uzunca bir (tanıma/yakın duruşu içeren) süreç gerekiyordu. Yoksa böylesi kitapların kurulması mümkün değil.

2000’li yılların başında, İnci Asena ile aslında böylesi bir söyleşim/anlatı kitabını kurmaya adım atmıştık. O günlerde bunu henüz adlandırmasak da, yolculuğumuz kitaba doğruydu. Uzunca süre karşılıklı yazıştık. Onun yayıncılık serüveninin son demleriydi. Ara ara görüştük. Sorular soruları açtı, yanıtlar yeni yeni düşüncelere taşıdı bizi. Duygu Asena’nın hastalığı girince araya kesintiler oluştu. Böylece de o söyleşimin/kitabın ısısı öylece kaldı.

Şimdi, Uşaklıgil/Yılmaz ikilisinin “Şimdilik Bu Kadar”ını okurken, böylesi kitapların kültür/sanat yaşamımızda, hatta eğitim alanımızda neden gerekli olduğunu bir kez daha düşündüm.

Bunu da salt deneyimin/birikimin aktarılması olarak görmüyorum. Ötesinde bir zenginlik içerdiğini söylemek isterim.

Bir kere diyalog, yani söyleşim bambaşka bir derinlik taşır insana. Adeta kişilerin birbirlerini görmesi, anlaması, tanıması, keşfidir… Oralardan açılan pencerelerden dünyaya bakma biçimlerini başkalarıyla paylaşımdır. Hele kendi kişisel tarihlerini yaşadıkları dönemin/zamanın ruhuyla, tanıklıklarıyla buluşturabiliyorlarsa bu daha da önem taşır.

Gazeteci, bir kültür insanı olan Emine Uşaklıgil’in ailesinden gelen bir misyonla da üstlendiği kimlik onu önemsetiyor bence. Anlatı/söyleşim/anı türlerinde yazan biri olarak da neler söylediğini kayda değer bulurum.

Serra Yılmaz, sinema ve tiyatro oyuncusu. Bunlar bilinen/görünen yanları. Uşaklıgil ile onu yan yana getiren daha başka birçok özelliği, gerçekliği var Yılmaz’ın. Eğer böylesi bir söyleşi kitabıyla karşımıza çıkmasalardı bunların çoğunu bilemeyecektik.

Bu iki insanın hayata/yaşadıklarına, tanıklıkları ve düşünce/ duygu dünyalarına dair ettikleri sözler kendilerini anlatma, tanıtmanın dışında yaşadığımız günlere dair de çok şey söylemektedir.

Geldikleri çevre, aile ilişkileri, yaşamsal tanıklıkları ve işleri uğraşılarındaki deneyimleri adeta bir döneme de ayna tutmaktadır.

Uşaklıgil, yukarıda imlediğim gibi, “dedim-dedi” sığlığına düşmeden, bu söyleşimi belirli bir anlatı-konuşma ekseninde geliştirir.

Bunu gerçekleştirme zaman(lar)ı, mekân(lar)ı elbette ki önemli. Dahası böylesi bir uzamsal gerçeklikte var olup kendini anlamlandırabilecek olgu olarak da bakabiliriz bu tarz kitaplara.

Uşaklıgil, kitabını, Serra Yılmaz ile böylesi bir bakış/eksen üzerine kurmuş. Adeta uzun bir yolculuğa çıkmışlar. Bu aynı zamanda birbirlerine dönük bir yolculuktur da. Kendi kıyılarından bakarlar öykülerine. Biri diğerini anlamaya çalışırken, öbürü de o anlamın kazıcısı kesilir soruları/sorgularıyla. Bazen de durup eyleştikleri yer/mekânda kendi aynalarından bakarlar hayatlarına; neleri/nasıl yaşadıklarına.

Bir bakıma iç ses ile karşı sesi bir araya getirerek kitabına bir derinlik katar, Uşaklıgil. Öyle ki; orada biz hem Serra Yılmaz’ın öyküsünü hem de Emine Uşaklıgil’in serüvenini okuruz. Yer yer bunları karşılaştırır, içselleştirir, hatta tersi yüzü gibi de sunar bize anlatıcı.

İki meraklı insanın karşılaşıp buluşması ilginçtir. Ayrıca onların aile öyküleri de bu ilginçliği tarihsel kılar, bence. Oradan bakınca da bu iki insanın öyküsünü değişim/dönüşüm öyküsü olarak okurken, ülkenin 1950’den beri geçirdiği dönemlerin de izlerine/yansılarına döneriz.

Serra Yılmaz’ın varoluş öyküsüyle Emine Uşaklıgil’in büyüme öyküsünü karşılaştırdığımızda, dahası yan yana getirdiğimizde elbette ki başka insanlara “ders” niteliğinde çok şeyin de aktarıldığını görürüz.

İlkten imlediğim gibi, bu tarz kitaplar tanıklık ötesi bir anlam taşır. “Neyi nasıl yaşadım, görün” değildir asla dile getirilen.

Bir yerlerde filizlenen bir yaşam nasıl sürgüne duruyor, büyüyüp gelişiyor; sonrasında ise neler/nasıl yaşanıyor…

Okurken daha sizi de kendi tanıklığınıza çağırır böylesi kitaplar. Bilirsiniz ki öylesi hayatlar cesurca yaşanan hayatlardır. Bunları anlatmak da bir o kadar cesaret ister.

Sevinçleriyle, özlemleriyle; burukluk ve kederleriyle anlatabilmek…

İşte Emine Uşaklıgil’in “Şimdilik Bu Kadar”ını sıradan bir söyleşi kitabının ötesine geçiren de bu sanırım. Okuyun, kendinizi anlatmanın, kendinizle yüzleşmenin ne demek olduğunu da daha iyi göreceksiniz eminim.

edebiyathaber.net (30 Ekim 2018)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r