Masthead header

Sibel K. Türker: “Kış Güneşi, umutsuzluk hastalığına yakalanmış genç, yetişkin, yaşlı herkes ve herkese dair olabilir.”

Günışığı Kitaplığı’’nın Köprü Kitaplar Dizisi arasında yayımlanan “Kış Güneşi” adlı kitabı üzerine Sibel K. Türker ile söyleştik.

Birçok öykü ve roman yazmış olmanıza rağmen gençler için yazdığınız ilk kitap Kış Güneşi. Davet üzerine mi yazdınız ya da sizi buna yönelten ne oldu?

Aslında davet üzerine diyebiliriz. Sevgili Semih Gümüş’ün, “Köprü Kitaplar için bir roman yazmak ister misin?” sorusu üzerine gelişti her şey. Önce cesaret edemedim aslında. Müren Beykan’la tanıştım Ankara Kitap Fuarı’nda. Tavrını çok samimi ve ilgili bulunca ciddi ciddi düşünmeye başladım ve üç dört ay boyunca sürdü bu evre. “Sanırım yapamayacağım,” dediğim zamanlar da oldu. COVID’in ilk dönemlerine denk geldi ilk satırlar, sonar da hikâye kafamda oturunca hızlandım.

Ben kitaplarıma hiçbir zaman büyüklenmeci yetişkin dili kullanmadığım için, zor zannettiğim şey kolay da oldu bir bakıma. Üslubum zannettiğim kadar da kemikleşmemiş sanırım, esneyebildi. Çocuksu bir iç dünyam var aslında, bu da işime yaradı.

Yetişkinlere yazmaktan farklı bir duygu durumu yaşadınız mı gençler için yazarken? Neler hissettiniz tam olarak?

Öncelikle ağır bir sorumluluk hissettim. Sürekli “Yanlış mı yapıyorum, dili iyi kurabildim mi, gençlerin dünyasına yakınlaşabildim mi?” gibi ikircikli bir hâl içindeydim. Anlattığım hikâyenin de ağır olabilecek bir konusu vardı. Devreye “pastaları” sokarak hayatın hafif, lezzetli ve neşeli olabilecek yanlarını göstermeye ve hikâyenin içindeki dengeyi kurmaya çalıştım.

Kahramanımız Ekin, ayrılıp tekrar birleşmiş ebeveynlere sahip, ilik tedavisi bekleyen bir kardeşi olan, annesinin ailesiyle yaşadığı sorunların içine düşmüş, bununla birlikte bir miktar geçim sıkıntısı da yaşayarak zor bir yaşamda ilerleyen bir çocuk/genç. Bunlara rağmen de olabildiğince mutlu. “Kış Güneşi” Ekin’dir diyebilir miyiz?

Kış Güneşi” umutsuzluk hastalığına yakalanmış genç, yetişkin, yaşlı herkes ve herkese dair olabilir. Aslında aldatıcılığıyla ünlüdür, şöyle bir parlar söner kış göğünde. Yine de zamansız olduğundan, beklenmediğinden iyi hissettirir insanlara. Ne yazık ki kış devam edecektir, bahar öyle hemencecik gelmeyecektir ama yine de güneşin orada, kalın bulutların arkasında olduğunu ve bir zaman sonra bizi ısıtacağını bilmek çok güzeldir.

Ekin’in annesi Nalan Hanım’ın babasıyla olan büyük bir problemi var. Neden olarak yıllar yıllar önce onları terk etmesi olduğunu okuyoruz. Ve anlaşıldığı üzere teyzesi Nihan da sonraki birliktelikten olan bir çocuk. Burada sorunu net bir şekilde ortaya koymamışsınız. Her defasında adı geçen ve sözü orada noktaladıkları bir Nihat Amca da var Nihan Teyze’nin adına da esin olan. Oradaki sır perdesi okurun aklına takılacaktır, diye düşünüyorum. Neler söylersiniz bu konuda?

Aslında bir sır perdesi yok. Değindiğiniz gibi Nalan’ın babası, yani dede, o küçük yaştayken başka bir kadına âşık olup evi terkediyor. Yeni bir evlilik yapıyor ve o evlilikten de Nihan Teyze doğuyor.

Nalan, yıllar yılı babasına da kız kardeşine de uzak duruyor, belli ki içinde babasını affedememiş, kız kardeşini de benimseyememiş. Bunlar her ailede olabilecek sorunlar elbette.

Öte yandan hem dede hem de Nihan Teyze iyi niyetlerle, yılların uzaklığını kapama derdiyle hareket edip deyim yerindeyse kırılanları onarmaya, aileye el uzatmaya çalışıyorlar. Nihat Amca romanda bir iki cümleyle geçiyor, kısacık. Dedenin ağabeyi ve üniversiteyi kazandığı yıl, çok genç yaşta ölmüş ne yazık ki. Dedenin ara ara onu yâd etmesinden, geçmişteki bu durumdan epey yaralandığını, unutamadığını anlıyoruz. Ve dedenin de acılara, kayıplara epey alışkın olduğunu.

Ekin’in kardeşi Can’ı ziyaret etmemesinin altındaki nedenler de merak uyandırıyor. Öyle ya bir insan hastanedeki kardeşini neden ziyaret etmez ki?

Aslında romanın belkemiğini oluşturan şey tam da bu. Roman “korkularımız ve onlarla yüzleşme cesaretimiz” üzerine kuruldu. İster çocuk, ister genç, ister yetişkin olalım hepimizin korkuları var, ancak temel sorun onlarla ne kadar yüzleşebildiğimiz.

Ekin kardeşini en son hastanedeki doğum gününde görmüştü ve içinde bir şeyler kırıldı, böyle devam edemeyeceğini hissetti ve kaçış başladı. Bir yandan böyle yapmaması, kardeşiyle ilgilenmesi ve sorumluluk alması gerektiğini biliyor, bir yandan da romanda annesine itiraf ettiği gibi bunu “yapamıyor”. Bir sıkışmışlık içinde görüyoruz onu.

Her noktada farklı bir sorunu görüyoruz Ekin’in yaşamında. Katman katman sorunun içerisinde de mutlu olmaya çalışan, umutlarını diri tutan insanlar. Yaşamın tüm olumsuzluklarına rağmen nahif bir direniş hikâyesi sanki. Fakat tam anlamıyla mutlu bir sonu da okumadık. O halde, umut etmeye devam mı?

Tam da dediğiniz gibi “bir direniş hikâyesi” olarak okunmalı roman. Aynı zamanda bir “sevgi ve fedakârlık” öyküsü. Özellikle anne Nalan ve baba Serdar’ın aileyi ayakta tutmak için yaptıkları ve yapabilecekleri şeyler öylesine kahramanca ki… Ben yazarken sık sık ağlayacak gibi oldum. Herkesin küçük, önemsiz sanılan yaşamlarında öylesine savaşçı tutumları var ki insan buna saygı duymaktan başka şey yapamaz. Ve evet, romandaki nar çiçeği bölümünde olduğu gibi umut etmeye devam…

Sibel K. Türker, gençler/çocuklar için bir daha yazar mı, yoksa bu kadarı yeter mi?

Şimdilik bu kadarı yetsin bence. Ama ileride neden olmasın diyelim.

edebiyathaber.net (30 Ağustos 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r