Masthead header

Seyfettin Araç: “Aşk bizi dönüştüren en büyük simya.”

Üçüncü Yeni’nin modern çağ temsilcisi olarak nitelendirilen şair ve yazar Seyfettin Araç’ın yeni romanı Doğan Solibri tarafından yayımlandı. Aynı zamanda Pen Yazarlar Derneği üyesi olan Araç ile yeni romanı Sevgili Yalnızlık’ı konuştuk.

Sevgili Yalnızlık çok ama çok sıradışı bir kitap. Bir tür diyalog roman. Hatta monodiyalog roman. Bu kitap için nereden ilham aldınız?

Öncelikle romanım içi söylediğiniz ‘çok sıradışı’ benzetmesi benim için kıymetli. Monodiyalog türünde ilk roman olduğu fikrindeyim. İlham almak denir mi bilmiyorum ama çağımız insanıın ikili ilişkiler konusunda kafası karışık, ne istediğini tam olarak bilmeyen, empati yapma kavramından bihaber, tuhaf bir varoluşu olduğu kanısındayım ve bu çağımız insanının aşk’a, sadakate, mutluluğa bakış açılarının tuhaflığını gördükten sonra en temelde acıya, yalnızlığa, üzüntüye gelemediğini hissettim. Sevgili Yalnızlık, aslında ruhunu yitirmiş bu kayıp çağa ve insanlarına bir ithaftır. Okurum aşk’a ve yalnızlığa aynı pencereden bakamadığında neleri kaybettiğini okuyarak anlasın istedim. Bulunduğum bir iş toplantısında mekândan, insanlardan, ortamdan, sohbetten uzaklaşmak için çareler ararken o an bir tiyatro oyunu yazmaya karar verdim ve Sevgili Yalnızlık aslında böyle ortaya çıktı ama daha sonra bunu bir ‘monodiyalog’ romana çevirme fikri beni esir aldı, sinema TV okuduğum için de uzun diyaloglar kurgulamak konusu hep ilgimi çeker; böylece farklı bir roman hayali kurarak başladım.

Postmodern ya da deneysel mi demeli? Farklı bir format oluşturdunuz. Daha mı kolay diyalog gibi yazmak daha mı zor?

Aslında edebiyat kuramının parçası olmuş bu terimlerin benim için çok bir anlamı olmadığını söylemek yanlış olmaz, postmodern, deneysel, monolog, monodiyalog…  adı ne olursa olsun bu ülkede daha önce denenmemiş, kimsenin denemeye yeltenmediği bir iş çıkarmak istedim. Hayal kurdum, hayatımın her evresinde önce hayaller kurup işe öyle koyuldum. Sevgili Yalnızlık’taki iki karakterim üzerinden okurlarım aslında başka karakterlere de dokunsun, ruhlarıyla hissetsin istedim. Diyalog; belli bir ritimde devamlılık gerektiren zor bir tür; senaryo yazarken zorlanmamızın en önemli sebebi aslında bu devamlılığı sağlamak oluyor. Ve tabii başka karakterlere ve zamanlara geçme durumu. Bu yüzden asla daha kolay diyemem; roman yazmak zaten başlı başına zorlu bir uğraş, diyalog romanı kurgulamanın ise biraz daha zaman ve gerektirdiğini herkesin bilmesini isterim.

Bu kitapta Likos ve Tidu ile tanışıyoruz. Bir erkek ve bir kadın. Aşk, varoluş, sevmek, yalnızlık… pekçok konuda konuşuyorlar… bir kadın ve erkek sizce böyle uzun uzun konuşabilir mi? Yoksa gerçekten de romandaki gibi onları bir odaya mı kapatmalı?

Aşk bizi dönüştüren en büyük simya. Aşkı çözdüğümüzde hayatı da bir anlamda çözmüş oluruz. Hiçbir şey aşktan daha güçlü biçimde dönüştüremez insanı. Kadın ve erkek kalpten gelen cümlelerle konuşmayı unuttu. Kitabım bu yüzden önemli bence. Likos ve Tidu olağanüstü karakterler, onlardan ayrıldığım için bir haftaya kadar derin bir üzüntü yaşadım; yazım sürecinin bitiminde benim kitabın yazarı olarak hissettiğim bu derin yalnızlık bile romanımın olması gereken hedefe ulaştığının göstergesi benim için. Bu kitap, bir kadın ve erkeğin gerçekten ama gerçekten en sahici duygularını söyleyebilmelerine imkân tanıyor. En güzel yanı da sansürsüz, acaba beni sevecek mi diye dert etmeden konuşmaları, konuşabilmeleri. Bir kadın ve bir erkek eğer ortada aşk varsa inanın bir ömür konuşabilirler, onları konuşturan ve aslında yaşatan şey aşk değil midir? Birbirini gerçekten seven bir kadın ve bir erkek zaten birbirlerinin iç odalarına, iç dünyalarına kapanmazlar mı? Aşk öyle güçlü bir kuvvet ki âşık insan her zorluğa göğüs gerer. Ama bazen bazı çiftleri bir odaya kapatmanın da epeyce faydası olduğunu düşünüyorum. Aynı evde yaşayan, aynı yatakta uyuyan ama belki yıllardır konuşmayan, gerçek anlamda konuşmayan çiftler, kadın ve erkekler var.

Bu sizin ilk romanınız. Daha önce de şiir kitabınız çıkmış. Yeni bir romancı olarak yazma serüveninizi nasıl tanımlıyorsunuz? Arkası gelecek mi?

2020 eylül ayında Kent Şiirleri ismiyle antoloji tadında ilk kitabım çıktı, çok güzel tepkiler aldık, kitap çıkarma ve profesyonel yazarlık kariyeri benim için aslında kolay verilen bir karar değildi. Elbette belli dergilere, sitelere, belli dönemler yazdım ama kendimi görmek istediğim yer salt edebiyat romanı yazan, edebiyata, dile önem veren iyi bir yazar olmak. Yeni bir romancı olmak, kitapevlerinin raflarında kitaplarınızı en ön sıralarda görmek harikulade bir duygu ve ben yeni nesil genç yazarların da korkmadan, yazmak konusunda kendilerine güvenmelerini istiyorum. Hayallerine güvenmeyen insanlar düşlerine, hayallerine karşılıksız amelelik yaparlar, madem bu kadar hayal kuruyorsunuz bari o hayaller için savaşın, çabalayın diyen biriyim. İlk okuduğum Yaşar Kemal romanından sonra, bir gün iyi bir yazar olma hayali beni esir almıştı zaten. Sonra Dostoyevski’lerle Tolstoy’larla tanışmak, Knausgaard gibi günümüz yazarlarından bir efsaneyi döneminde okuyabilmek ve bu duygunun, sizin de yapabileceğiniz duygusunun sizi esir alması. Bu muhteşem bir şey. Yazma serüvenim aslında yeni başlıyor, Doğan Kitap’la uzun soluklu bir işbirliğine girdiğimizi biliyorum. Sevgili Yalnızlık muazzam bir ilk kitap oldu; bunu ben değil okuyanlar söylüyor. Özel bir başlangıç benim için ve çok geçmeden bambaşka bir kitapla daha buluşacağız okurlarla: Gerçek bir doğu hikayesi, yaşanmış bir yatılı okul romanı için uzun zamandır çalışıyorum. Romanlarımın arkası gelecek ve edebiyat severler Sevgili Yalnızlık’tan da yeni romanlarımdan da çok etkilenecek, buna canı gönülden inanıyorum.

Sizi etkileyen, yazım tarzınızı etkileyen yazarlar kimler/ veya ilham aldığınız?

Zamanımızın en çok okunan yazarlarından biri olan Japon yazar Haruki Murakami’ye göre “roman yazmak yüreğinizdeki karanlığın en dibine dek inmek” demek. Ben bunu yüreğimdeki tüm çekmeceleri, hiçbirini ihmal etmeden açmak ve ne var ne yok önüme sermek gibi yorumluyorum. Bir romancı bir anlamda bir tür ruh arkeoloğu gibi çalışır. İş alanı mesaisi insan ruhu üzerinedir. Çekmecelerden çıkan da tüm insanlık haline dair en değerli fark edişlerdir. Bir roman yaratmadan önce yüzlerce roman okumak, insanları, doğayı yaşamak gerektiğini biliyorum, diğer yandan ilk gençlik yıllarımdan beri okuduklarım ve etkilendiklerim inanılmaz bir yelpaze yarattı. Rus edebiyatından tutun klasik Avrupa edebiyatına kadar, Türk edebiyatından tutun doğu edebiyatına kadar ilgilendiğim, okuduğum ve etkisinde kaldığım onlarca yazar oldu ama benim yazım tarzımı etkileyen, bende iz bırakan yazarları düşündüğümde ilk aklıma gelenler Yaşar Kemal, Oğuz Atay, Karl Ove Knausgaard, Orhan Pamuk, Marquez gibi önemli isimler olur.

Şimdi çok genel bir soru: İnsan neden yazar? Muhatabını bulamadığı için mi? Söylemek istediklerini söyleyemediği için mi? Yoksa varoluş üzerine keşifleri bir sohbetin sınırlarını aşacağı için mi?

İnsan anlatmak için yazar, anlamayanları anlayabilenlere şikâyet için yazar, anlayanları da anlayamayanlara anlatabilmek için yazar, aşk için yazar, hayat için yazar, nefes almak için yazar. İnsan, insanı insanoğluna insan gibi anlatmak için yazar. Yazmaktan başka çare olmadığına, yazmanın ruhsal bir arınma töreni gibi işlediğine inandığı için yazar ve yazdıklarının bir eser olarak binlerce sene varolacağına inandığı için yazar. En temelde paylaşmak için yazar. Edebiyat bir mucizedir. Muhatabını bulamadığı için yazan da var, söylemek istediklerini söyleyemediği için yazan da. Varoluş üzerine keşifleri bir sohbetin sınırlarını aşacağı için yazabilenler ise; işte benim gibi, yeni türler için kendini zorlayanlar, yeni bir dünyanın, keşfedilmemiş kalplerin olduğuna inananlar da var. Dediğim gibi aslında yazarın işi insan ruhunda arkeolojik kazı yapmak gibi bir şeydir. İnsan ruhunu çözümlemek kadar değerli ne olabilir bu hayatta, ben bu hazinenin peşindeyim aslında.

Sizce bir romanda kurgu yaratmak ne kadar önemli? Bir olay örgüsü, gerçek gibi hissedeceğimiz karakterler yaratmak? Sevgili Yalnızlık’ta bir açıdan çok zor bir açıdan da kurgu yaratma güçlüklerini bertaraf eden bir format tutturmuşsunuz çünkü.

Bir romanı insan vücudu gibi düşünürsek kurgu o vücudun omurgasıdır ve epey önemlidir. Sevgili Yalnızlık’ta kurgu diyaloğun sınırları içinde de olsa var. Bir karakterin şuradan şuraya gidişini, evrilişini değilse de konuşma yoluyla dönüşümünü takip ediyoruz. Ben aslında zor olanı seçtim, zorluğunu bilerek, zamansız bir zamanda epik bir aşk ve yalnızlık romanı yazmaya cüret ettim. Evet klişe kurgu formatlarına sığınmadım, belki bir güçlüğü böylece bertaraf ettim ama bu romanı okuyanlar iki farklı karakterin dönüşümünde de kurgusal ritmi bulacaklar.

Kitapta yasaklı kelimeler de var. Hangilerini olduğunu söylemeden soralım. Neden var bu kelimeler. Neden yasaklılar?

Sevgili Yalnızlık romanını yazmaya ilk başladığım dönem bir makale okumuştum, dünyanın belli başlı kitaplarında en çok tercih edilen, kullanılan kelimelerle ilgili bir makaleydi bu. İlgimi çekmişti ve makaleyi bitirdikten sonra ben romanımda bu kelimeleri kullanmadan nasıl yazarım diye düşündüm. Ne kadar zorlanırım, nasıl yazarım diye düşünüp biraz ona odaklandım. Tabi sesteş hallerini kullandım bu yasaklı kelimelerin, aynı anlama gelen ama farklı hallerini de, o yüzden kitabımda bulunan bu altı kelimeyi bulma konusunda okuyucular zorlanmayacaklardır. Neden var sorusu tabii ki zor bir soru; ama yanıtı biliyorum. Kendi kendine meydan okumayı seven biriyim diyelim. Monodiyalog formatında yazmamın nedeni buydu, kendimi daha da zorlamak için yasaklı kelimeler belirledim, roman zamansız bir zamanda geçsin diye çabaladım. Kahramanlarım Likos ve Tidu’nun yazarın meydan okumalarına uymak için epeyce zorlandıklarını sevgili okur hissedecektir. Karakterlerimin bu kelimeleri dile getirmesiyle hikâyenin biteceğini söyleyelim ve gerisini, okumak isteyen arkadaşların hayal gücüne bırakalım. Olmaz mı?

Yazar olmanın dışında ne yapıyorsunuz? Nelerle uğraşıyorsunuz?

Yazar olmak dışında ailemize ait şirketler grubunu yönetiyorum, üç ülkede 34 yıldır devam eden işlerin son temsilcisiyim belki de, bilmiyorum. Yazmaya başladıktan sonra bunca sene kendime eziyet çektirdiğimin, ruhuma işkence yaptığımın farkına vardım diyebilirim. Kendi ruhuna, çok da ait hissetmediği işleri yaptırarak eziyet eden gaddar bir diktatördüm belki de. İddialı bir cümle olacak belki ama dünyaya yazmak için geldiğimi biliyorum. Beni mutlu eden şey para, makam, mevki, başarı değilmiş bunu gördüm. Aile işlerini sürdürme mecburiyetinin dışında iyi bir koleksiyonerim; birinci basım kitaplar toplarım, yıllarımı harcadığım bu aşk bana birçok kapı açmıştır, aynı zamanda yağlı boya ve gravür koleksiyoneriyim. Çok okur, çok dinler, az konuşurum. Gerçek anlamda konuşmak, en sahici düşüncelerimi paylaşmak için yazıyorum diyebilirim.

edebiyathaber.net (5 Temmuz 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r