Şehir söyleşileri: Ahmet Sarı | Merve Koçak Kurt

Ekim 31, 2022

Şehir söyleşileri: Ahmet Sarı | Merve Koçak Kurt

Söyleşi: Merve Koçak Kurt

Her edebiyatçının “şehir” ile kurduğu bağ/ilişki diğerinden farklıdır. İçinde bulunduğu, içinden geçtiği, durduğu, durakladığı, bağ kurduğu, sevdiği, nefret ettiği, kızdığı şehir onun yaz(g)ısı mıdır aynı zamanda? Merak edip Edebiyat Haber olarak “Şehir Söyleşileri”ne başlayalım demiştik. Köşemizin bu ayki misafiri Ahmet Sarı oldu. Sarı, “Büyük şehirlerin hızlı yaşamı, hektikliği Erzurum’da olmadığından, Erzurum o şehirlere nazaran biraz daha yavaş olduğundan bunun düşünmede, idrakte de faydasını görüyorum. Sırtımı Palandöken’e yasladığımda kendimi huzurlu hissediyor ve o dinginlikle de tedai zincirini, çağrışım zincirini, düşünme ritmini dizginleme imkanına sahip olabiliyorum.” diyor.

Yolunuz hangi şehirlerden geçti? (Doğduğunuz, doyduğunuz, durduğunuz şehirler…)  Hangisiyle nasıl “bağ”lar kurdunuz? En çok hangisinde buldunuz kelimelerinizi? 

1970 yılında Almanya’nın Düsseldorf şehrinde doğduğum ve on dört yıl orada kaldığım göz önüne alınacak olursa benim çocukluğum, ilk gençlik yıllarımın locus amoneus’unun (iyi mekanı) bu topraklar olduğu söylenebilir. Kendi kültürünüz yanında size yabancı bir kültürün içine doğmak, orada yaşama imkânı aramak, dile gelmek, doymak, durmak bende Almanya gerçeğini öne çıkarıyor. On dördüme vardığımda kesin dönüş ile Erzurum’a, Narman’a geri döndük. Ata toprakları olan Narman, Şekerli köyüne. Köyde yaşamasak Narman ilçesinde yaşasak da büyük metropollerle, batı kültürüyle daracık kendi kültürüm arasında sıkışıp kalmayı her zaman yaşadım. Hele o kesin dönüş yaptığımız ilk yıllarda o iki kültür çatışması bizim neslin temel sorunuydu. Bu bağlamda hayatıma çoklu yıllar yön veren şehirler olarak bir Alman bir de Türk şehri çok önemlidir. Düsseldorf ve Erzurum. Diğer tüm şehirler, ister Almanya’da, Avusturya’da olsun, isterse Türkiye’de olsun, gezmeye bol bol vakit bulduğum zamanlarda onları da çok sevdim. Sülalemizin Narman’ı bırakıp Bursa’ya göç etmesi ile bir yanım hep Bursa’da kaldı. Bursa çok güzel bir şehir. Evlendiğim, ruh ikizimi bulduğum Konya’yı nasıl sevmem. Konya çok güzel bir şehirdir. Tanpınar’ın beş şehrinden bir Ankara’yı hiç sevemedim. Akademik kariyerde dil sınavları için beni çok yorduğundan bende hep olumsuz bir şehir imajı çizdi Ankara. Erzurum, İstanbul, Konya, Bursa sadece Tanpınar’ın değil benim de hayatıma yön veren güzel şehirlerdir.   

Diliniz, hangi dağların eteğinden/ nehirlerin yatağından nasıl beslendi/besleniyor? Karın/denizin kelimelerini diğerlerinden ayıran şey nedir sizin için?

Yukarıda sıraladığım ve benim yaşantımda önemi çok büyük iki şehir de ne yazık ki denizden uzaktı. Gerçi Düsseldorf Ren nehrine konuşlanmış, yanı başında kocaman Ren akardı, Erzurum için de Dumlu’dan büyük üç nehrin dirfillendiği söylenirdi. Ne olursa olsun bu sözünü ettiğimiz şehirler denize pencereleri olmayan, kapıları açılmayan şehirlerdi. Bende deniz özlemi, ya da geç vakitlerde denizle yüzleşme meselesi de çok önemlidir. Hatta “Denizi İlk Kez Gören Bir Çocuğun Yaşlanmasına Dair” diye bir şiir de yazmıştım. Bu sonsuzluk düşüncesinin ta kendisiydi. Klostrofobik, dağlarla çevrili Erzurum ya da Kuzey Ren Vestfalya eyaletinin başkenti ve endüstri merkezi olan ne denizi ne de dağı olan bir yerde büyüdüm. Akademisyen olduğumda hep denize doğru kaçtım. Erzurum’un kuzeyinde yer alan Trabzon, Rize yakın olduğundan mavi denizden bana düşen üç evlik deniz hakkımı bana verdi. Akdenizi sevemedim. Orayı çok kalabalık ve tüketilmiş buldum. Egenin denizi soğuk olsa da zeytinleriyle, sessiz mekânlarıyla Erzurum’a çok uzak olsa da Ali Utku dostumla hep kaçtığımız tatil beldeleriydi. Dilimi bu bağlamda Palandöken dağının, Ejder tepesinin törpülediği dillendirilebilir. Düsseldorf’ta boşluk hissi, bana sadece Almancayı anadil şeklinde öğretmeye yetti. Bu Almanca daha sonra kaderim oldu ve Alman Dili ve Edebiyatı branşında hoca oldum. Ama İstanbul’a, Ankara’ya açıldığımda bende oluşan korku Erzurum’da hiç olmadı. Erzurum’un büyükşehir olmasına diğer şehirlere nazaran küçüklüğü, butikliği, sizlere sınırsız bir çalışma imkânı sunar. Hektiklik, acelelik, telaşe yer almaz orada. Bu yavaşlık bir şehirde ruhu dolduran, ruhu besleyen bir damardır. Bir dağın dalına yaslanmanın, sırtını Palandöken’e yaslamanın ferahnaklığı denebilir buna. Ben de öyle yaptım. Dağı dizimin dibinde istedim. O da beni dizinin dibinde istedi. 

Büyüdüğünüz şehrin/şehirlerin en unutamadığınız “mekânları” nereler? Sizde nasıl imgeler oluşturdu buralar? En çok hangisi çoğalttı kelimelerinizi?

Akıl baliğ olduğumuz yerin Almanya değil de Erzurum olduğu düşünülecek olursa 38 yıldan beri Erzurum’da yaşadığım da hesaba katılacak olursa Erzurum’un beni şekillendirdiği kesinlikle söylenebilir. Sınırları Kur’an’la mühürlenen Saraybosna gibi ya da her ucunda pirlerin, dervişlerin şehri koruduğu yerler gibi Erzurum da manevi bir şehir olmakla meşhurdur. Almanya’da Düseldorf’ta Posener Caddesi çocukluğumu bıraktığım yerler. Daha sonra o yerleri görmeye gittiğimde, çocukluğumla yüzleşmeye, onu ziyaret etmeye cesaret ettiğimde gündüz gözüyle evimize gidemedim, gece karanlıkta gidebildim. Yaşadığımız eve geceleyin bakabildim. Türk çocuklarla boş vakitlerde top oynadığımız, ormanlık bir alan da oluğundan korktuğumdan dolayı sabah okula gittiğimde annemin “Ahmet” diye sesini kendime şemsiye kılarak yaşadığım yerlerdi. Dolu dolu on dört yılı Posener Caddesi’nde 15. numarada geçirdim. Erzurum’da da elbette üç sene liseyi okuduğum Narman Lisesi ve Narman ilçesi. Sümmani Caddesi. Erzurum’da topyekun Erzurum. Şair Nefi Caddesi. Behram sokak. Üniversite kampüsü. Ömrümü geçirdiğim yerlerdir. Öykülerime, şiirlerime elbette her anlamda eşlik edip, tortularını da bırakmıştır bu yerler denilebilir. Açık imge ya da açık bir kod olarak bunları hikâyelerimde, şiirlerimde göstermesem de buralara aşina olanlar bu yerleri anlattığımı fark ederler. Demirdağ, Şekerli şimdi hatırladım taşra konulu hikâyelerimde açık mekânlar olarak yerlerini aldılar. Bu mekânların olumsuz bir imge olarak değil de daha ziyade naif, masum birer imge olarak hikâyelerde belirdiği söylenebilir. Bu yöreye ait her unsur, her olay, durum, hal, bilinç onları kendi saklı kutusuna attığı için diğer şehirlerden daha ziyade besleyen kaynak olarak değerlendirilebilir. 

İçinde bulunduğunuz şehre dair ne söylersiniz? Edebi açıdan sizi besleyen ortamlar var mı? Yoksa, o ortamları siz mi oluşturursunuz daha çok? 

Erzurum’a dair söylenecek en güzel şeyleri Tanpınar söylemiş zaten. Dergâhta Ezel Erverdi Erzurmlu olduğu için bir Erzurum kitaplığı vardır. Orada da benim şehrim üzerine çok güzel çalışmalar yapılmıştır. Ben Erzurum’un bana dokunan, bana temas eden, ruhumu şekillendiren, köşegenlerimi yontan şehir olarak çok değer veririm. Kutsal bir şehir olduğundan, “İslam mülkünün kilidi” olduğundan, o maneviyatı teneffüs etmek hoşuma gidiyor. Gerçi dadaşlıkla ilgili artık bir şeyler kalıp kalmadığı sorusu sorulabilir ama dadaşlık meselesinin bir maya meselesi olduğunu, bin bir gece hatimlerinin yapıldığı yerde bu İslam mülküne çok değer verildiği gözlemlenebilir. Ben şehrimin bu cenahını çok seviyorum. Elbette Yahya Kemallerin, Tanpınarların, Kutsi Tecerlerin, Asaf Haletlerin İstanbul’da gittikleri “Küllük” ya da başka muhitler Erzurum’da çokça bulunmasa da bizde de “Hemşin” adında güzel bir entelektüel muhit vardır. Ben çok gitmesem de gençlik dönemlerimde, okumalarımın hızını kesemediğim zamanlarda Erzurum’un filozofu Ali Karaavcı’yı görmeye, onun sohbetlerine katılmaya oraya giderdim. Rahmetli Nazir Akalın’dan Hüseyin Alacaatlı’ya, Nurullah Genç’ten Tacettin Şimşek’e, Mehmet Emin Alper’e kadar Erzurum’da o dönemlerde şiir yazan, edebiyatla iştigal edenlerin de oraya gittikleri söylenebilir. Ben daha ziyade asosyal ve kendi içine kapanık biri olduğumdan Necatigil gibi şehrin dağdağasından eve hızlı yekinen, evde huzur bulan bir tiptim. Bazen kendimi eleştirdiğim de oluyor. Erzurum’da Ali Utku, Hüseyin Köse, Erdoğan Erbay, Mehmet Törenek, Mukadder Erkan gibi değerlerimiz dururken bir araya gelemeyip, bir dergi çıkaramadığımıza esefleniyorum. Bunun muazzam bir güç istediği, buna artık gücümüzün kalmadığını da biliyorum. 

Hem öykü yazıyorsunuz hem deneme; hem akademik çalışmalar yapıyorsunuz bildiğim kadarıyla… Eğitimci yanınızı da katarak, şu sıralar bulunduğunuz/yaşadığınız şehrin “kadim” mekânlarına dair neler söylersiniz? 

Yukarıdaki sorularda da dillendirdiğim gibi Erzurum’un her ucunda o şehri bekleyen pirlerin, uluların olduğu söylenebilir. Pir Ali Baba, İbrahim Hakkı Hazretleri, Abbas Mehdi, Abdurrahman Gazi, Alvarlı Muhammet Lütfi (Efe), Cafer Efendi, Habib Baba, Osman Efendi, Taşkesenli Ahmed Efendi. Bu değerli isimler şehrin maneviyatını artıran kişilerdir. Sadece bu pirlerin-uluların varlığı değil, Erzurum’un kadim camilerinden, türbelerine, kümbetlerinden köprülerine kadar bu maneviyatı hissedersiniz. Bu kadim mekânlarla aynı soluğu almak, burada nefeslenmek benim için bir bahtiyarlıktır. Bunun kalbe iyi geldiğini söyleyebilirim.  

“Edebiyat ve Utanç”, “Edebiyat ve Suç”, “Edebiyatın İyileştirici Gücü”, “Annemi Bir Uğultuya Yasladılar” ve daha birçok eseriniz var… Bulunduğunuz şehir, üretkenliğinizi nasıl etkiliyor Hocam? 

Büyük şehirlerin hızlı yaşamı, hektikliği Erzurum’da olmadığından, Erzurum o şehirlere nazaran biraz daha yavaş olduğundan bunun düşünmede, idrakte de faydasını görüyorum. Sırtımı Palandöken’e yasladığımda kendimi huzurlu hissediyor ve o dinginlikle de tedai zincirini, çağrışım zincirini, düşünme ritmini dizginleme imkanına sahip olabiliyorum. Slow Citylerin bu bağlamda önemi var. Elbette Erzurum slow city değil, bir ilçesi olan Uzundere slow city olmuş, ama çok hızlı ve yaşam ritmi çok yüksek şehirlerdense, bende kaos duygusu oluşuyor, böylesi yavaş şehirlerde huzur arıyorum. Bunun üretkenlikte faydası oluyor. Gideceğiniz yere saatlerce otoyol kuyruğu yaşamazsanız, her şey elinizin koyduğu rahatlıktaysa, şehri kavrıyorsanız ve her alanına hakimseniz huzur ve üretkenlik birlikte yürüyor demektir. 

“Kitap okurken nerede bulunursak bulunalım, ister adada, isterse uzun sürecek bir mahpus yaşamında, ölümcül bir hastalığın soğuk kollarında olsak da metropollerden çok uzak, kimsenin gitmediği taşranın taşrasında kurmaca insanı özgürleştirir.” diyorsunuz “Edebiyatın İyileştirici Gücü” kitabınızda. Yazarı nasıl etkiliyor içinde bulunduğu “mekân” sizce? “Mekân” kavramı olmadan öykü yazabilir miydiniz? Neler eksik kalırdı yazdıklarınızda?  

Ben insanın varlığının bir mekânla doğrudan bir illiyet içinde olduğunu düşünüyorum. Nutfe için dölyatağı, emriyo için ana rahmi, insan için dünya, ruh için ukba ya da cennet-cehennem yani mekân bizim kaderimiz. İnsan ciheti sitteye sahip. Altı yöne. Nur değil ki yönü, ciheti olmasın. Bir mekâna mecbur aynı zamanda. Bu bağlamda mekânız bir roman tahayyül edemiyorum. Mekansızlığı deneysel bir çabalamaya dökeceksek Oulipo grubundan yeni deneyselcilere kadar romanda hangi devrimlere, değişikliklere gidebilirim merakı ile garip deneyişler görülebilir. Böyle bir roman da denenebilir. Ben insan varlığının bir yere, bir yerde mukim olması gerektiğini düşünüyorum. Eksiltilecekse mekânı eksiltmek bence gereksiz bir çabalama olur. 

“Yol ne kadar engebeli olursa insanın içiyle o kadar derin bir mücadeleye, münakaşaya, hesaplaşmaya gireceğine inanırdı.” diyorsunuz öykünüzde (Musa’nın Derinlerine Düşen Yutkunuş). İçimizden geçen yollar ile içimizdeki sayfalar arasında bir ilişki/bir bağ var mıdır sizce? Nasıl etkilerler birbirlerini ya da… Nasıl bir keşif yazmak sizin için, nerelere götürür… 

Henüz toy bir yazarın yazdığı eserde otobiyografik unsurun çokluğu ile çok büyük bir yazarın kendi hayatına ait unsurları romanlarda azaltması arasındaki duruma benzer bu durum. Toy yazar büyük narrasyoncu olamadığı için, anlatıcının topyekûn bilgisi ve deneyimlerine henüz varamadığı için kendinden yer. Durmadan kendine döner. İyi bir anlatıcı, deneyimli bir yazar, hayatı kavramış, hayatta ne badireler atlatmış, insan ilişkilerinde ne durumlar deneyimlemiş ve psikolojisini de bilen yazarlar kat ettikleri yol kadar kendi içlerinde kaleme aldıkları metinlerdeki yolda da ilerleme gösterirler. Bu deneyim görmezden gelinmemelidir. Hayatın her aşamasında, insanlık durumlarında, epifanik anlarda insanın göstereceği tepkilerden nasıl davranacağını bilmekle açıklanan haller bunlar. “Çok okuyan mı, çok gezen mi bilir?”in belki yeni varyasyonu hem çok gezmek hem çok okumakla da cevaplandırılabilir. Roman yazılacaksa o hayat deneyimi nereden elde edilecekse -bu çile olabilir, aşk olabilir, eros, thanatos olabilir, insanın her hali olabilir- bunları keşfetmek, bunlar üzerinde derin düşünmek ve metinde bunları sağlıklı bir şekilde aktarabilmek. Derinlik böyle oluşur.  

Şimdilerde yeni sokaklar genelde hep numaralı… Kentin belleği ya da belleksizliğine dair ne söyleyeceksiniz, içinde bulunduğunuz şehre dair?

Erzurum da artık bir büyükşehir. İki üniversitesi olan, üniversite geçmişi 1958li yıllara dayanan bir şehir. Zamanla şehrin dokusu, kokusu değişiyor. Hiçbir şey eski halinde kalmıyor. Milenyum tüketim toplumu oluşluğuyla Erzurum’a da indi. Erzurum’da da gecekondular yüksek evlere dönüşüyor. Şehrin siması, sabit kalan bir sima görünümü çizmiyor. Sizin de sözünü ettiğiniz gibi Erzurum evlerinin artık numaraları var. Her ne kadar evlere numaralar verilse de bir diğer kader de eskiden yitebildiğiniz, bir şehre yeni geldiğinizde kaybolacağınız bir durumun androidlerle, aypetlerle artık mümkün olmaması. Postmodern ya da post yapısalcı milenyum insanı kaybolmuyor. Cumhuriyet Caddesi ve çoğu yerde o dönüşümleri görebiliyoruz. Bu elbette Erzurum’un belleksiz bir şehir olduğu anlamına gelmiyor. Erzurum’u kadim ve bellekli kılan şey, onun geçmişinde ve o geçmişin de her halükarda yerlerinde yaşanmasında yatıyor. Bir şey değişebilir, dönüşebilir ama belleğini yitirmeyebilir. “Değişerek devam etme“ ilkesi zaten budur. Bu belleği ya da Erzurum’a ait belleği, yüzyıllarca manevi, kültürel, dini belleği bir çırpıda değiştirmek imkânsızdır. Olmaması da lazımdır. Çifte minare kadim haliyle uçsuz bucaksız restorasyon aşamaları ile bütün heybetiyle önümüzde durmalıdır. Yakutiye de öyle. Üç kümbetler, tabyalarımız da. Erzurum kalesi, saat kulesi de. Bunlar olduğu sürece kentin belleğinin korunduğu, bunlara inanan, bunları etüt eden, yaşamasını ve yaşatmasını dileyen Erzurumlular olduğu sürece de o bellek devam edecektir.  

“Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu” olsaydınız ilk hangi yazarın/şairin kapısını çalardınız bulunduğunuz şehirde? Hangi şiiri/nizi okurdunuz ona?

Yazar olarak yabancıysa Kafka. Türk ise Tanpınar olurdu. Şair olarak yabancı şair ise Paul Celan, Türk şair olarak da Sezai Karakoç olurdu. “Beni Bürün” adlı şiirimi okumak isterdim

BENİ BÜRÜN

rabbim şimdi bir gök sofrası kurar gibi

içimin göğünü kur içimde bıldırcın

içimde keklik sürüsü içimde kırlangıç ve sülün

ve kemiklerini yan yana getirir gibi bir ölünün

sen görün bana rabbim, sen görün bana, sen görün.

ellerimdi tanımadığım dil, o gitmediğim nehir.

gökten inen taş

yerde büyüyen gölge

gölgenin büyüdüğü şehir.

rabbim kemiklerini yan yana getirir gibi bir ölünün

dirilt beni, içimde ol, büyü içimde ve beni bürün.

sen görün bana rabbim, sen görün bana, sen görün.

rabbim renkten renge bir zeytini yakar gibi,

incire bakar gibi, kiraza bakar gibi

bir yağmur ol, bir kar, bir boran; hışır ki yırtılmasıdır göğün.

rabbim kemiklerini yan yana getirir gibi bir ölünün

sen görün bana rabbim, sen görün bana, sen görün.

Şehirlerle ilgili/şehir kavramına dair en sevdiğiniz üç film/öykü/şiir adı… desek.

Wim Wenders “Berlin Üzerinde Gökyüzü” filmi,

Erden Kıral, “Hakkari’de Bir Mevsim” filmi,

Sofia Coppola “Lost in Translation” (Tokyo) filmi.

Edebiyatı bir şehre benzetseydiniz hangi şehre benzetirdiniz, neden?

İstanbul olurdu. Her ne kadar Erzurum’u çalışma ve veludiyet açısından övmüş isem de içinden nehir değil deniz geçen bir şehri, çok yönlülüğü, çok kültürlülüğü, kadimliği yaratıcı yazmada insana ufuklar açabilir. Manzarası, konumu, ruhu, dünyevi ve uhrevi yönü, günaha meyli ve kutsala el açması ve her şeyiyle İstanbul derdim. 

edebiyathaber.net (31 Ekim 2022)

Yorum yapın