Sedat Sezgin’in “Tanrı’nın Kahkahası” romanı üzerine | Fatih Sezgin

Ağustos 20, 2020

Sedat Sezgin’in “Tanrı’nın Kahkahası” romanı üzerine | Fatih Sezgin

“Aşksız bir insan, betondan daha katı olmalıdır! Âşık bir insan toprak kadar derin ve doludur oysa.”

Yukarıdaki alıntı Sedat Sezgin’inTanrı’nın Kahkahası” adlı kitabından. Daha ilk sayfasında geçen bu cümleden anlaşılacağı gibi eserin konusu aşk. Tabi bu kadar ince bir romanla aşkı anlatabilmek öyle kolay olmasa gerek ama konumuz eserin hacmi değil.

Romanın konusuna kısaca değinirsek: Beton yığınları arasında karısıyla yaşadığı büyük bir kentte tükenmiş evliliğini kurtarmaya çalışan bir adam. Evliliklerini kurtarmak için bir yolculuğa çıkarlar. Yolculuk kocanın doğup büyüdüğü taşra kentine, köyünedir. Böylece koca ile karısı arasındaki engelin nedenini bilecekler ve bu vesileyle evlilikleri kurtarılmış olacaktır. Yolculuk ilerledikçe taşranın ruhuna işlemiş birçok kadim hikâye de gün yüzüne çıkacaktır. Peleave ve Ferxiq’in hikâyesi gibi. Ve tabi bu kadim hikâyelerin taşralı kocanın hayatına ne denli yerleştiği de. 

Anlatıcı koca, büyükanne ve âşık Ferxiq’in sesleri bazı yerlerde iç içe geçer, tabi bu okuru hikâyenin akışına katmak için yazarın bir tercihi olsa gerek.

İç içe eriyen bu sesler sadece karakterlerle de sınırlı değildir. Araya sıkıştırılmış bazı anlatıların kime ait olduğu da kesin olarak bilinememektedir. Sözün asıl sahibi koca mı, büyükanne mi, yoksa Ferxiq mi? Sayfalar çevrildikçe okurun merakı daha da artar. Karşımıza zamanla beton yığınları arasına sıkıştırılmış sığ ve tükenmiş âşıklar yerine saf ve fedakâr âşıklar alır.

Anlatıcı kendini hikâyesine o kadar güzel kaptırır ki sözcükler adeta dilinde akar, bir nevi aşkın anlatıcıya ya da yazara fısıldadığını, yazara düşen şeyin de o fısıltıları sadece yazmak olduğunu söyleyebilirim ve hatta yazarın anlatıcının ellerinde bir tür karaktere dönüştüğünü bile iddia edebilirim. Ama birinci ağızdan aktarılan her eser gibi bu da bir yanılsama olabilir. Yani yazar eserin içine hiç dâhil olmadığı gibi aksinin de mümkün olabileceğini her iyi okur bilir.

“Ferxiq dereye doğru koşmaya başlar. Sitti üstündekileri giysileri daha yeni çıkarmaya başlamıştır. Katladığı bu giysileri düzenli bir şekilde kuru bir taşın üstüne koyar. Sırtı Ferxıq’e dönüktür. Ferxiq uzaktan onu görür, kim bilir kaç yüz metre? Rüzgâr Ferxiq’ten yanadır, kokusundan tanır. Sitti birkaç adım sonra çırılçıplak vücudunu derenin sularına gömer. Ama Ferxiq artık bir düşün içindedir.”

Elbette ki aşk konusunda herkesin bir sözü vardır, kaçınılmazdır bu. Ama Ferxiq ile Sitti’nin hikâyesiyle Peleave’nin hikâyesini öğrendikten sonra okurun elinde sadece sorular kalır. Ferxiq’i çarpan şey Sitti’nin çıplaklığı mı yoksa kokusu mu, aşk bu mudur yoksa şu mudur, bize hikâyeyi anlatan koca mı yoksa büyükanne mi, kapalı kutu hayatı yaşayan Peleave’nin yaşadığı duygular aşk mı yoksa bir tür takıntı mı? Peki yaşlı Peleave’nin aşkı anlatırken ki o belirsiz sözleri, tavırları… Görünen o ki muğlaklık hep devam edecek. 

Ama birçok iyi eserde olduğu gibi bu romanda da olması gereken şey tam da bu değil midir? Muğlaklık, belirsizlik, sınırsızlık…

Büyükannenin de dediği gibi: “Evet! Bu çorbanın tuzu hâlâ az…”

Sonuç olarak eser iki üç fincan çayla çabucak bitirilebilecek incelikte olmasının yanı sıra oldukça da yoğun. Tabi kitabı okurken boşalan fincanınızı doldurmayı akıl edebilirseniz. Yani söz konusu aşksa burada da okura fincandaki çayın soğuması beklenir.

Kaynak: Tanrı’nın Kahkahası, Sedat Sezgin, KDY (Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık)

Fatih Sezgin – edebiyathaber.net (20 Ağustos 2020)

Yorum yapın