Masthead header

Roman ve film olarak “Körlük” | İhsan Kurt

Edebiyat eserlerinden yeri geldiğinde başka sanatlar da yararlanmaktadır. Sinema da bunlardan biridir. Edebiyatın anlatma sinemanın gösterme sanatı ile ilgili olması ve her ikisinin temelinde de toplum ve insan gerçeğinin bulunması edebiyat ve sinemayı birbirine daha çok yaklaştırmıştır. Bir romanı okuyanlar onun sinemaya uyarlanmış halini seyrettiğinde bazı değişimlere uğradığını fark edecektir. Daha çok sinemada kullanılan teknik ve yöntemler bu değişmelere sebep olmaktadır. Önceden okuduğum bazı romanları daha sonra sinemaya uyarlanmış olarak seyrettiğimde kafamda bazı sorular oluştuğunu da hatırlıyorum: Okuduğum roman ile seyrettiğim film arasında neden bazı eksiklikler var veya bazı sayfalar atlanmış? Ben falan kahramanı şöyle düşünüyordum filmde neden böyle, gibi benzer soruları sormuş ama pek inandırıcı cevaplar da verememiştim. Daha sonraki yıllarda roman-sinema ilişkisini kurmaya başladıkça sorularıma cevaplar bulmaya başladığımı sanıyorum. Mesela senaristin tercihlerinin, yönetmen ve oyuncuların, ekonomik ve teknolojik faktörlerin etkili olabileceğini de düşünmem bu cevaplardan sadece birisiydi. Sözü uzatmadan asıl anlatmak istediklerime gelmek istiyorum.

Sinemaya uyarlanmış romanlarla ilgimin Victor Hugo’nun Sefilleri ile başladığını söyleyebilirim. Kitabı okuduktan sonra aradan pek fazla bir süre geçmeden Sefiller’ in sinemaya uyarlanmış filmini siyah beyaz televizyonumuzda seyretmiştim. Ben sinema eleştirmeni veya yazarı değilim ama düşüncelerimi dürüstçe söylemem gerekirse filmi okuduğum kitap kadar beğenmediğimi hatırlıyorum.

Sonra bunun üzerine düşündüm. Bu film senaristin veya yönetmenin hayalleriydi. Onlar okudukları kitaptan böyle bir film yorumuna ulaşmışlardı. Benim Sefiller’ im, benim hayallerim, yazarın bende canlandırdığı tasvirler, davranışlar, düşüncelerdi. Hayatımda bundan sonra filme uyarlanan klasiklere, değerli edebiyat eserlerine hep benzer yaklaşım içerisinde bulundum. Seyrettiğim başka filmler de bu düşüncelerimi pekiştirmişti. Ta ki José Saramago’nun Körlük romanını okuyana ve sinemaya uyarlanmış filmini izleyene kadar. 

Ursula K. Le Guin, yazar hakkında bilgi de verdiği Sözcüklerdir Bütün Derdim adındaki kitabında Saramago’nun romanını şu şekilde özetler: “Bir şehirdeki herkesin aniden kör olması fikri, üstelik hepsinin bir anda değil de birkaç gün içinde rastgele kör oluşu zaten kendi içinde yeterince korkunçtu; Saramago’nun tarafsız ve sakin anlatı üslubu, olan biteni birbiri ardına sıradan insanların gözlerinden (kelimenin gerçek anlamıyla) anlatarak aslında dehşeti evinize taşır. Hükümetin durumu kontrol altında tutma çabalarına rağmen ya da bu çabalar yüzünden, şehir kısa süre içinde parçalanmaya başlar: kör sürücülerin kullandığı arabalar, evlerde çıkan yangınlar, paniğe kapılmış yurttaşlarla karşılaşan paniğe kapılmış askerler. İlk körlerin kapatıldığı kullanılmayan akıl hastanesi, çok geçmeden dehşetin ve zayıflığın insanlarda açığa çıkarabileceği zorbalık, sebepsiz zulüm, kölelik, tecavüz gibi en berbat hallerin bir araya geldiği bir cehenneme dönüşür.”

Romanı okuduktan en fazla on gün gibi kısa bir süre sonra senaryosunu Don McKellar’ın yazdığı, yönetmenliğini Fernando Meirelles’in yaptığı, başrollerinde Doktorun eşini Julianne, Doktoru Mark Ruffalo’nun oynadığı Blindness (Körlük) filmini seyrettim. Bu filmi seyrettikten sonra bu konuya ilişkin değişmeyen düşüncem değişti. Romanı okurken bendeki çağrışımlar, sahneler, insanların davranışları, kentin ve trafiğin karmaşasını sahnede –birebir olmasa da- görmem beni şaşırttı. Filmi seyrederken, işte tam benim hayal ettiğim şekilde çekilmiş diye düşündüm. Neredeyse yönetmenle birlikte bu filmi yaptığıma inanacaktım!

Kitabın etkisi ile filmin etkisi bir arada olunca düşüncelerime şaşırmamak gerekiyor. Nitekim Ursula K. Le Guin “Kitap benim için dayanılmaz bir şekilde dokunaklı ve 20.yüzyılda ibret alınacak en gerçek hikâye. Kriz anında donup kaldığımız böyle tuhaf zamanlarda edebiyatın ne yapabileceğine ve ne yaptığına ilişkin fikrimi tamamen değiştirdi” diye yazmış olması da manidardır. Özellikle bu günlerde bütün dünyanın yaşamakta olduğu Korona-19 bulaşıcılığıyla uğraşmasını romanla birlikte düşündüğümüzde bu fikirler daha bir anlam kazanmaktadır.

Demek ki hayaller, kurgular, tasvirler de insanlarda ortak duygular uyandırabiliyormuş. Hatta içinde yaşanılan hayat kadar ileride yaşanması muhtemel olan olayların bir gerçeklik içerisinde sunulmasıyla edebiyatın gücü daha iyi anlaşılıyor. Eserin aslına sadık kalmak, yazanı anlamaya çalışmak birazda bu diye düşündüm.

Şu salgın günlerinde Körlük romanını okuyan veya filmini seyredenlerden bazılarının benim gibi bir düşünceye kapılacaklarını sanıyorum. Hani “beterin beteri var” derler ya. Evet, malum virüs salgını romanda olduğu gibi körlük salgını olarak dünyayı etkileseydi insanlığın hali ne olurdu? Düşünmek bile istemeyiz değil mi? Ama bu bir ihtimal dahilinde olabilir mi?

edebiyathaber.net (10 Mart 2022)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r