İbrahim Kiras’a

1960’larda, benim çocukluğumda evinde radyo olması önemli bir şeydi. Herkeste yoktu. Radyo dinlemek için komşulara ya da akrabalara gidilirdi. Evlerdeki tek haber ve eğlence kaynağı olduğu için kocaman radyolar baş köşede durur, anneler radyonun üzerine örtmek için dantelli örtüler işlerlerdi. Herkes de radyo açamaz, kanal aramak için karıştıramazdı. Bizim evde o yetki babamdaydı.
Oldukça büyük, ancak içindeki lambalar ısındığında iyi ses veren bir radyomuz vardı. Radyo yayınları ancak net olarak, orta dalgadan yayın yapan Ankara Radyosu’ndan dinlenebilirdi. FM yayınları henüz icat edilmemişti ve başka ülkelerin yayınlarını ancak kısa dalgadan dinleyebilirdiniz. Kısa dalga normal radyolarda çok cızırtılı dinlenebilir, dinlediğiniz radyo kanalı da kolayca kaybolurdu.
Radyo sabahtan akşama kadar hiç kapanmaz, ev işleriyle meşgul olan annemin kulağı hep radyoda olurdu. Bugünün TV dizileri gibi o günlerde de radyoda her sabah, saat 9:40’da, 20 dakikalık “Arkası Yarın”lar, çarşamba geceleri 21;15’de “Radyo Tiyatrosu” yayınlanırdı. Radyo Tiyatrosu’nda bu program için özel olarak yazılmış oyunların yanı sıra Türk ve Dünya edebiyatından çok sayıda uyarlama yayınlanırdı. Semih Sergen, Rüştü Asyalı, Baykal Saran, Ecder Akışık, Tomris Çetinel gibi devlet tiyatrosu sanatçıları seslendirmeleri yapardı. “Efekt: Korkmaz Çakar” anonsu hâlâ kulaklarımızdadır… “Efekt” ne? Korkmaz niye çakar, merak ederdik.
Radyoda bolca da müzik yayını vardı. Sabah Yurttan Sesler Korosu’nun türküleri ile gözlerimi açardım. Sanırım programın tekrar yayını saat 06:30’daydı. Çünkü esas yayın gece olurdu. Nida Tüfekçi, Mustafa Geceyatmaz, Nezahat Bayram, Aliye Akkılıç, Bedia Akartürk gibi ünlü sesler koroda yer alırdı. Akşam yemek masasında ailecek buluştuğumuzda radyoda Fasıl programı olurdu. Babam 17;30’da Bakanlıklar’daki Tarım Bakanlığı’ndaki mesaisini tamamladıktan sonra Akay Yokuşu’nu tırmanıp yürüyerek eve gelir ve hemen yemek masasına otururdu. Yemeği bitirdiğinde de fasıl başlamış olurdu. İki kadeh rakısını içerken fasıl dinler, zaman zaman şarkılara eşlik ederdi.
1960’ların ikinci yarısında ilkokula gitmeye başladığımda Ankara’da kışlar çok sert geçiyordu. Kar yağdı mı 15 gün yerden kalkmaz, günlerce bir buz tabakasının üzerinde yürümek zorunda kalırdınız. Okula kolumuzun altına bir parça odun alıp giderdik. Çünkü Ankara’nın en gözde okullarından biri de olsa sınıflar sobayla ısıtılıyordu. Getirdiğimiz odunlarla soba yakılıp sınıf ve biz ısınana, ellerimiz kalem tutacak hale gelene kadar da öğretmenimizin yönetiminde türkü söylerdik. Öğretmenimiz Fatma Anıl, bunu bir oyun, bir yarışma haline getirmişti. “Sabah evde Yurttan Sesler Korosu’ndan hangi türküyü dinlediniz” diye sorar ve onu koro halinde söyletirdi. “Elmayı top top yapalım / Kızlara mendil atalım” diye türküler hala kulaklarımda çınlar.

Türkü dinleme alışkanlığımın ve ezberimdeki çok sayıda türkünün o günlerden kalma olduğunu düşünüyorum, Çünkü evde hâkim müzik türü alaturkaydı. Türkünün en ünlü sesleri Nuri Sesigüzel, Muzaffer Akgün, alaturkanın ise Zeki Müren, Müzeyyen Senar’dı. Nesrin Sipahi, Mustafa Sağyaşar, Behiye Aksoy, Mediha Demirkıran, Yaşar Özel, Ziya Taşkent gibi isimler de hemen aklıma geliyor.
Babaannem ud çalarmış ama erken öldüğü için dinleme şansım olmadı. Babam herhangi bir müzik aleti çalmaz ama şarkıları çok iyi bilir ve söylerdi. Annemin de sesi güzeldi, TRT Korosu’nun imtihanını kazandığı ama dedemin yollamadığı söylenirdi.
Zaman zaman aileye yemek daveti verildiğinde amcalarımla birlikte usulüne göre fasıllar yaparlar, peşrevle başlanır, seçilen makamdan şarkılar yine usulüne uygun olarak ağırdan neşeliye doğru söylenir saz semaisi ile fasıl biterdi. Bu sayede ezberimde birçok alaturka şarkı vardır. O zamanlar dinlemeyi de söylemeyi de pek sevmesem de belleğim kaydetmiş.
TRT radyolarında müzik yayınının son derece kurallı olduğunu, pop müzik şarkılarının çoğunun denetimden geçemediğini, arabesk gibi türlerin ise asla yayınlanmadığını biraz daha büyüyünce öğrenecektim.
TRT radyolarının üç kanallı olması 1973’de TRT Genel Müdürü olan İsmail Cem İpekçi zamanında olmuş. TRT-2 eğitim ve kültür ağırlıklı yayın yapmak, TRT-3 kaliteli müzik yayını yapmak üzere kurulmuş. Yabancı pop ve rock müziğin iyi örneklerini TRT-3’de dinlerdik. TRT-3’ün en çok dinlediğim programı Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı ikilisinin Stüdyo FM’iydi. Her cuma günü 18:00-19:00 saatleri arasında yayınlanırdı. 1978’de yayına başlayan program dünyaca ünlü grupları ve albümleri daha Türkiye’de çıkmadan tanıtırdı ki bu çok önemliydi. O zamanlar bu yeni şarkıcı ve grupları bilmek de yurtdışından onların plaklarını getirmek de pek mümkün değildi. Bizim kuşağın rock müzik kültürünün kaynağı bu programdır. 3 Eylül 1978’de başlayan program, TRT bünyesinde tam 34 yıl 4 ay boyunca aralıksız her hafta canlı olarak yayınlandı. 28 Aralık 2012’de TRT 3’teki 3803. bölümüyle veda etti.
Tabii bir de Polis Radyosu vardı ki alternatif müzik arayanlar için tek tercihti. Polis Radyosu TRT gibi değildi ve her türde müziğe yer verirdi yayınlarında. Yanlış anımsamıyorsan istek yapmak da mümkündü. Dinleyici İstekleri programı aslında TRT’de de vardı. İstekler mektupla yapılabiliyor ve ancak mektubu yolladıktan günlerce sonra isteğiniz radyoda çalınıyor ve adınızı radyo dinleyen herkes duyuyordu, tabii şansınız varsa. Zira en çok istek alan şarkıları çalar ve sadece birkaç ad söylerlerdi.
1964 yılında TRT’nin kurulmasıyla birlikte İstanbul Radyosu’nda pazar günleri yayınlanan ve Türkiye’nin ilk diskjokeyi (DJ) kabul edilen Fecri Ebcioğlu’nun hazırlayıp sunduğu “Dinleyici İstekleri” programı, haftada 6 binden fazla mektup alarak dönemin en popüler radyo şovlarından biri haline gelmiş. Biz Ebcioğlu’nun programlarını dinleyemezdik, çünkü Ankara’daydık ve Ankara’nın radyosu ayrıydı. Radyolar bölgelere göre yayın yapıyordu, bir radyo yayınını Türkiye’nin her yerinden dinlemek mümkün değildi diye anımsıyorum.
İlginç bir yayın türü de “Telsiz Radyo” diyebileceğimiz korsan yayınlardı. O zamanlar radyo yayını devlet tekelinde olduğu için başka birinin, kuruluşun yayın yapması mümkün değildi ve yakalanırsa da cezası vardı. Ama gençliğin paylaşma arzusu büyük olduğu için her şeyi göze alan kahramanlar çıkıyordu. Bunlar, telsizle kısa süreli radyo yayınları yapıp TRT radyolarında hiç yayınlanmayan Rock gibi türlerde müzikleri yayınlarlardı. Bu yayınları birkaç yüz metrekare alanda dinlemek mümkündü. Önceden arkadaşlarına haber veren yayıncı 10-15 dakika sevdiği müzikleri çalar, biz de kısa dalgada o yayını bulup dinlerdik. Yayın kısa sürerdi çünkü polis bu telsiz yayınını hemen tespit edip yayın yapılan yere baskın yapardı. 1970’lerde bu yöntemle siyasi yayın yapan bir abimiz olduğunu ve polisin onu yakalamak için mahallede uzun süre araştırma yaptığını anımsıyorum.

Benden beş yaş büyük olan abim müziğe çok meraklıydı. Kendi kendine müzik aletleri çalmaya çalıştığı gibi moda müzik türlerini de yakından takip ederdi. Eve bir pikap alınmasını da o sağlamış olmalı. Perpetium Ebner marka, kendinden hoparlörlü bir pikap almıştık. Kare kutu gibi bir çanta şeklindeydi ve hoparlör çantanın üst kısmını oluşturuyordu, hoparlörü ayırıp iyi ses vereceği bir yere koymak mümkündü.
1950’lerin sonunda kırılgan ve ağır olan, çabuk çizilip bozulan eski 78’lik “taş plakların” yerini daha esnek ve sağlam olan vinil (plastik) 45’likler almaya başlamış. 1963-1965 yılları arasında Türkiye’deki büyük fabrikaların (Yeşilköy Plak Fabrikası gibi) taş plak üretimini tamamen sonlandırmasıyla, 45’lik plaklar piyasayı tamamen istila etmiş.
1970’lerde arabesk müziğin de devreye girmesiyle 45’likler en yüksek satış rakamlarına ulaştı. Sanatçıların başarısı, sattıkları 45’lik sayısı ve kazandıkları “Altın Plak” ödülleriyle ölçülmeye başlamış. 1960’ların başında Aranjman (Türkçe Pop) ve 1960’ların ortasında başlayan Anadolu Pop/Rock ve 1970’lerde Arabesk akımları bu sayede yaygınlaşmış, dediğim gibi TRT radyolarında yayınlanma şansları pek yoktu.
45’lik plak, teknik olarak dakikada 45 devir hızla dönen, 7 inç (yaklaşık 17.5 cm) çapında olan ve her yüzünde birer şarkı barındıran vinil formatı (45’lik Plak Nedir? Tarihçesi, Özellikleri ve Koleksiyon Değeri (2026). Daha geniş olan ve daha çok şarkı alabilen 33’lük plaklara rakip olarak çıkarılmış ve ona göre çok daha ucuza satılan plaklardı. Şarkıcılar da hit olacak şarkılarını önce 45’lik olarak çıkarır, sonra albümlerini yayınlarlardı. Abim sık sık yeni bir 45’likle eve gelirdi. Çünkü cep harçlığı 45’lik almaya yeterdi.
Bir plak aldık mı, onu artık günde 40-50 kez dinlerdik. Sürekli evde olan annem için büyük bir işkence, bizim için ise müthiş bir zevkti. 45’liklerin kral ve kraliçeleri çoktu. Erol Büyükburç, Ajda Pekkan, Beyaz Kelebekler, Alpay, Barış Manço, Cem Karaca, Ersen, Üç Hürel hemen aklıma geliyor ama bir plakla parlayıp sonra yok olan birçok şarkıcı vardı. Sonra, tek isimli şarkıcılar çoğaldı, Berkant, Şenay, Yeliz, Yeşim ve tabii Selda. Bir de komik şarkılar vardı ki ben bunlara bayılırdım. Öztürk Serengil bu işin kralıydı.

Abim doymak bilmez bir müzik oburuydu. Onun sayesinde Orhan Gencebay’ı ve arabeski tanıdım. Orhan Gencebay, henüz “Bir Teselli Ver” ile milyonlarca satıp arabeskin kralı olmadan onun plaklarını dinliyorduk. 1968 yılında Sensiz Bahar Geçmiyor-Başa Gelen Çekilirmiş‘i çıkarmış, bizde 45’liği vardı. Orhan Gencebay’ın 1971 yılında İstanbul Plak etiketiyle çıkardığı “Bir Teselli Ver / Yorgun Gözler” 45’lik plağı, 3 milyonun üzerinde satmış. Ferdi Tayfur’un “Huzurum Kalmadı”sı da 1971’de yayınlanmış. Aynı şarkının yer aldığı 33’lükle meşhur olması ise 1977 tarihinde. Sezen’i daha “Aksu” olmadan Sezen Seley adıyla 1975’de çıkan “Haydi Şansım”la tanımıştık. Sezen sonra Sezen Aksu olacak ve TV programlarındaki performanslarıyla tanınıp “Küçük Serçe” olarak ünlenecekti.
45’lik ve 33’lük plakları Kızılay’da Kocabeyoğlu Pasajı’ndaki plakçılardan alırdık. Ahmet Makal’ın anımsattığı gibi Kocabeyoğlu’nun alt katı hem plakçılar hem de kitabevi ve sahaflar vardı. Bunların en büyüğü ve önemlisi Orhan Plâk’mış. Ben Atatürk Bulvarı üzerindeki Tansel’i anımsıyorum. Tansel yurtdışından getirdiği plakları da satardı ama fiyatları yüksek olduğu için pek alamazdık. Ama genelde rock müzik satmazlardı. Ünlü şarkıcı Mustafa Sağyaşar’ın sahibi olduğu Sağyaşar Plak’a da giderdik. Mustafa Sağyaşar babamın arkadaşıydı. Daha çok sohbet amaçlı uğradığımızı anımsıyorum. Sanırım buradan alaturka plaklar alırdı babam. (1970’li 80’li Yıllar Ankarasına Plâklarla Bir Yolculuk – www.sanattanyansimalar.com).

Bir de makaralı teyp diye bir müzik çalar vardı. Makaralı teybin makaraları ile saatlerce sesi kaydetmek mümkündü. Güzelliği hazır halde, müzk doldurulmuş teyp makaraları almanız mümkün olduğu gibi kendinizin de ses kayıtı yapabilmenizdi. Ama pek kullanışlı aletler değildi, sanırım biraz da pahalıydılar. Abim bize aldırmayı başaramamıştı.
45’likleri arabalarda da çalmanız mümkündü. Arabalar için özel 45’lik çalarlar yapmışlardı. Sonra kartuş teypler çıktı. Bunların da Türkiye’ye gelişi Amerikan arabaları ile olmuş. 70’li yılların Amerikan araba modellerinde bu kartuş çalan teypler de bulunuyormuş. 8 şarkılık kapasiteleri varmış. Kısa bir süre kartuş teypler moda oldu ama kaset gelince kimse kartuşa itibar etmez oldu.
Kaset daha küçük ve kullanışlıydı ve daha fazla şarkı alabiliyordu. Üstelik makaralı teypte olduğu gibi kasetin üzerine kendiniz de kayıt yapabiliyordunuz ki bu özelllik karışık kaset modasının doğmasına neden oldu. Önce plakçılar çeşitli 45’likleri kaydettikleri karışık kasetleri satmaya başladı sonra bunlar evlerde de üretilmeye başlandı ve plak devri kapanmış oldu. Çünkü artık bir kişi bir 45’lik ya da 33’lük alıyor sonra ondan onlarca kaset üretebiliyordu. Boş kaset fiyatları ucuzdu, doldurması kolaydı ve dinlemek için de büyük aletlere gerek yoktu ki bir de walkman icat edilince kaset iyice piyasayı ele geçirdi. CD icat edilene kadar da kasetin krallığı sürdü. Philips şirketi, 1963 ile 1988 yılları arasındaki 25 yılda, dünya üzerinde yaklaşık üç milyar kompakt kaset satıldığını tahmin ediyormuş (Kaset – 100 SENE 100 NESNE).


















