Masthead header

Öznur Yalgın: “Günlük yaşamın her alanında her türlü şiddetin, hakaretin sıradan ve normal olduğu bir yerden geliyoruz.”

Söyleşi: Demet Aksu

Öznur Yalgın’ın ilk öykü kitabı Ağırküre okuyucusuyla buluştu. Öykülerde insanlık acılarıyla, yaralarıyla, insanlığın sisteme ve sistemi işletenlere kurban gidişiyle karşılaşıyoruz. Ağırküre insanın dertlerini sırtlanıyor, o ağırlıkla dolaşıyor içimizde, çevremizde. Gezinirken Meryem’le tanışıyoruz, Hakkı’yla, Davud’la ve başkalarının acılarıyla. Bu tanışıklıktan sonra Tolstoy’un İnsan Neyle Yaşar’daki sorusu geliyor aklıma. “Kalbine bir sor, böyle yaşanır mı hiç?” Yaşanmaz diyoruz birçoğumuz ama riyakâr bir cevap oluyor bu aslında. Yapıyoruz, yaşıyoruz, yapmaya ve yaşamaya da devam ediyoruz aslında. Sevgili Öznur Yalgın’la Ağırküre’yi ve dahasını konuştuk.

Ağırküre ilk öykü kitabın. On dört öyküden oluşuyor. Her bir öykündeki karakterlerin kendine göre çıkmazları olsa da bazı öykülerin insanın ve sistemin acımasızlığını, kanayan yaralarımızı hatırlatıyor. Tam olarak kucağımıza konmuş, patlamayı bekleyen kocaman, ağır bir küreyi oluşturuyor bu insanlık dertleri. Ağırkürenin doğuşu, yolculuğu hakkında konuşmak isterim.

Baştan bir tema belirleyip onun çerçevesi içinde öykülerimi biçimlendirmeye başlamadım. Yalnızca öyküler yazıyordum, bir süre sonra gerçekten en içime sinen ve iyi olduklarını düşündüklerimi bir dosyada topladığımda ağır, kasvetli bir dünya ortaya çıktı. Benim nasıl bir öykü dünyam olduğunu fark etmemi de sağladı. Ağırküre’deki öykülerin yazılması uzun bir zaman dilimine yayıldı. En eski öykü, “Daha Kalmayalım” 2011’de, kitabın son üç öyküsü “Öyle”, “İzleyici” ve “Sallantıda” 2020’de, “Kazlar” 2016’da, “Fikret Ferda Faruk Figen” ve “H.K.” öyküleri 2014 yılında yazıldı, 2017’de dergilerde basılmıştı. Sonra hepsi bir kitapta buluştu ve dosyaya uygun bir isim bulamıyordum, imdadıma sevgili Çiyil Kurtuluş yetişti. Ağırküre adını o önerdi. Kitabın bütününü, içeriğini iyi yansıttığını düşünüyorum.

Ben de öykülerin derdini iyi anlatan bir kitap ismi olduğunu düşünüyorum Ağırküre’nin. Kazlar, okuyucuyu karşılayan ilk öykü. Bu hayvanın canına kıyılır mı?” diyen, kazlarına kızlarım diye hitap eden ama kazlarının acıklı sonuna şahitlik ettiğimiz Davudun hikâyesi. Kazlarını öldürtmek istemeyen Davudun, kendi elleriyle kazlarını kurban etmesinin hikâyesi. Aslında hayatta ne kadar çok Davud var değil mi? Senin de öyküde sorduğun gibi, yengi mi bu yenilgi mi?

Davud’un “rabbimin bile unuttuğu” dediği o köyde varı yoğu, her şeyi kazlar. Katılıyorum, hayatta kesinlikle Davud gibi çok insan var. Ama onun ilk başta kazlarını öldürtmek istemeyip sonra hayvanlarını kendi eliyle katletmesini kastetmiyorum. Görev icabı orada bulunmak zorunda kalan iki yeniyetme veterinere kıyasla hayvanlara, insanlara, onların arasındaki ilişkiye, hayata dair başka türlü bir bilgi var onda. Yaşamsal, varoluşsal bir bilgi. Davud’un hareketi nasıl yorumlanmalı? Kendi istemediği sonu kendisi yaratıyor fakat bu kez kontrol onda. İnsan olayları başlatan, eyleme geçen kendisi olduğunda tanımları da değişir değil mi, hangi tarafsak biz, ona göre koyduğumuz adlar, kavramlar da değişecektir. Ben de buna şahit olan veterinerin şaşkınlığını paylaşıyorum. Yalnızca o öyküyü anlatabilmek, öyle bir durumu tasvir edip canlandırabilmek niyetiyle yola çıkmıştım. Gerçekten bu bir yengi mi yenilgi mi bilmiyorum. Sanıyorum ben bunların kesin ve doğru bir yanıtını veremediğim için edebiyat içinde kalmak, sorulara imkan tanıyacak öyküler yazmak istiyorum.

Yeni Bir Yıl adlı öyküde; elini göğsünün tam ortasına bırakan acılı bir anne, kendini suçlayan, içindeki tutulmayı dillendiremeyen bir öğretmen, ölümün uğradığı bir çocuk ve yeni yıla saniyeler kalayı çığlık çığlığa kutlayan birçokları var. Sanırım bizlerin, hepimizin, hayatın özeti tam olarak bu. Neler söylemek istersin?

Yeni yıla saniyeler kala çığlık çığlığa ondan geriye doğru sayarken anlatıcı öğretmen de öğrencisinin hayatının sonuna yaklaştığı için geri sayımı bekliyor. Amacım bu iki geri sayımın birbiriyle konuşmasını, bir çağrışım yaratmasını sağlayabilmekti. Çalıştığım okulda 2013’ün son günlerinde hepimizi sarsan bir kayıp yaşamıştık. Pisi pisine ölmek denilen şey herhalde budur, gencecik, önceki okullarında ve ailesinde çok iyi bir eğitim almış, umut vaat eden bir öğrencimizmiş, öğrenciyi şahsen tanımıyordum, benim sınıfımda değildi, ailesiyle hastanede tanıştık, ölüm gerçekten “böyle küçük aniden, en saçma sapan haliyle gelebilir” diye düşünmenin temeli oraya varıyor. 2013’ü 2014’e bağlayan yeni yılda yazmıştım o metni. Hatta kitabımı okuyup ve olayı hatırlayıp bana yazan arkadaşlarım oldu. Bizim hayatımızın özeti olarak da yorumlanması mümkünse, metin böyle okumalara imkan tanıyorsa beni elbette sevindirir.

“Yeraltının kızgın sıcağı bizi cayır cayır yakıyor zaten.”

H.K. bizlere yabancı olmayan bir olayın öyküsü. Maden işçilerinin, çizmesi yarılmış Hakkı’nın öyküsü. Herkesin ayağının altından geçer mi dersin bu kuru sıcak? Peki yeraltının kızgın sıcağı hepimizi yakar mı sence?

Cehennem ateşinde değil miyiz zaten. Üç yüzden fazla insanın bir maden ocağında ölmesi ? Ne tür toplumlarda böyle olaylar normalleşip unutulabilir, ya da buna benzer bin tane daha katliam, facia, kıyım gerçekleşebilir, bilmiyorum. H.K. öyküsünde anlatıcı o ziyaretin sonunda yaşadığı sıkışmayı, o köye gelen, “Hakkı’yla konuşan herkesin kızgın sıcak ayağının altından geçecek” diyerek anlatıyordu. Utanç tabii duyulan, acizlik, o adamın karşısına çıkıp sen ne vaatlerle, hangi gerçekdışı hayırsever niyetlerle gidip dikiliyorsun ki, sen kimsin? Orada benim için hikâye, Hakkı ve bu facianın acısını paylaşma niyetiyle gelen iki kişi arasındaki gerilimde başlayıp bitiyordu. Yakın arkadaşım Yasemin Yılmaz Yüksek’le Soma’ya gitmiştik, bir ay kadar sonraydı. O güne dair anılarımız çok canlı, zihnimizde halen dönüp duran ayrıntılar vardır. H.K. özelinde yalnızca öyküye hizmet edecek kısımlar yer aldı, ona göre kurgulandı. O insanlara ne verip ne söyleyebileceksin hakikaten? Üç yüz kişi ölüyor ve mesleğin kaderinde bu var diye açıklama yapılan bir ülkedesin. Beylik laflar, kınamalar, vicdan rahatlatacak yardım kampanyaları. Üç günlük ulusal yas. Bütün bunlar geride kaldığında maden yeniden açılıp aynı tekinsiz, güvencesiz koşullara dönmek zorunda ve isteğinde olmak… Yeraltının kızgın sıcağı bizi cayır cayır yakıyor zaten, öyle garip bir memleket ki aynı zamanda katiller, tecavüzcüler için hâlâ serin, öyle havadar ve ferah bir iklimi var. Yarın öbür gün başka facialar yaşanması ne yazık ki çok olası sonra onlar da sıradanlaşacak, çünkü bayram tatili uzadığında bile yollarda iki yüz kişi ölebilir örneğin, ülkende bütün bunlar normaldir. Soma’nın ardından Ermenek, Aladağ, Çorlu oldu, facialar kataloğundan hangi birini saymalı.

Keşke bu katalog bitse diye geçiyor içimizden her gün, bitmeyeceğini bile bile… Meryem, bir göç öyküsü. Coğrafyamızın en büyük derdi olan mülteci meselesine dokunuyor. Yurdundan/evinden kovulan, savrulan, çocuklarıyla yaşam mücadelesi vermeye çalışan Meryemin öyküsü. Mülteciler için Sürgün bir seçim değil, insanın başına gelen bir şeydir.” diyor Edward Said. Meryem ve Meryemleri konuşmak isterim.

On yıldan fazla bir süre üniversitenin İngilizce hazırlık bölümünde okutman olarak çalıştım. Akademik yazı derslerinde sık sık mültecilerle ilgili yazılar yazdırmam gerekiyordu, göç en sık işlediğim konular arasındaydı. Öğrencilerimin (şükürler olsun hepsi değil ama) bir kısmı ve hatta çok sevdiğim öğrencilerimin bazıları bu konuya geldiğimizde bir anda şovenist bir dille ve göçmenlerden aşağı ırktan yaratıklarmış gibi, “durmadan doğurup duruyorlar işte hastaneleri dolduruyorlar” diyerek bahsedebiliyordu. Onlara kendilerinin belki yakın bir zamanda her şeylerini arkada bırakıp yeni bir ülkeye sığınmak zorunda kalmayacaklarından nasıl bu kadar emin olduklarını soruyordum. Ya da Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine göç eden Türklerin sistemin açıklıklardan hiç ihtiyaçları olmadığı halde nasıl fayda sağladıklarına dair bir şey duyup duymadıklarını. Eğer duymuşlarsa bütün göçmen Türk vatandaşlarına o halde böyle mi bakılmalı, sizin bakışınızı bu haklı çıkarır mı diye uzatıp soruyordum. Elbette sorularımın çoğunlukla bu kafa yapısındaki çocuklara işlemediğini görüyordum, iliklerine kadar sinmiş bir katılıkla göçmenlerin hepsini istilacı, bedavacı, yağmacı, “durmadan doğuran” diye tanımlıyorlardı. Gencecik yaşlarına sığmayan büyük bir hınçla. Ailelerinde, evde böyle konuşuluyordu muhtemelen. Bu düşüncelere sahip yaşlı genç her meslekten her kesimden sayısız insan var bizim aramızda. Bunun adına ırkçılık deyip demenin bir anlamı yok benim için, tanımların ve neyin ne olduğu belli zaten, konu o değil, sorduğun o değil farkındayım. Böylesi bir durumun “insanın başına gelen bir şey olduğunu” anlatmak zordu benim için, “bir seçim” olmadığını anlatmak zor oluyordu. Meryem özelinde arkana bakmadan, yolda ölme olasılığının çok yüksek olduğu bir yolculuğu kavrayabilmemiz güç tabii, bunu yaşayanların deneyimlerine insani yönden yaklaşmaya çalışıyorum. İki kap yemek almaya devam etmek için bebeğinin öldüğünü gizlemeye karar vermek nasıl bir şey olabilir? Meryem kısacık bir haberden yola çıkarak yazılmıştı. Dünyanın dört bir yanında böyle kritik seçimleri hemen her gün yapmak zorunda kalan sayısız insan var muhakkak. İnsanların böyle anlarda neler hissettiğini, nasıl devam edebildiğini çok merak ediyorum.

Yine aynı öyküde Bebeklerle bize üst kat gerekti.” diyen Meryeme, birinci sınıf  kaçtığını ima ederek Alttakiler önce ölür.” diyen bir gazeteciye rastlıyoruz. Yukarıya sallayamadığımız parmaklarımızı, muhtaç olana sallamaktan asla vazgeçmediğimizin işareti bu değil mi?

Gazetecinin, “Alttakiler önce ölür,” demesini ben konuya hakimliğini, uzmanlığını karşısındakine gösterme çabası ve Meryem’in dökülmesi için bir laf açma girişimi olarak düşünmüştüm aslında. Öyküler benden çıktı artık. Benim ne düşündüğümün bundan böyle bir önemi kalmadığını biliyorum bir yandan. Gazeteciler haber yapma niyetiyle orada, Meryem’in gerçeğine asla yaklaşamayacağı, haber malzemesinden öte onunla ilişki kuramayacağı var tabii. Meryem öyküsü nezdinde demiyorum, daha aşağı konumda gördüğün birilerine kolayca akıl vermeye kalkmak herhalde hiçbirimizin yabancı olmadığı bir durumdur. Üsttekine herhangi bir şey söylediğinde, özellikle bizim ülkemizde, orantısızca büyük ve keyfi bedeller ödeyebilirsin. Altta gördüğünle uğraşmak, kafanda üstün, aşağı hiyerarşisi de varsa daha zevkli ve kolay tabii.

“Değersizlik hissini bize iliklerimize kadar vermiş bir sistemde doğup büyümüşüz.”

Sallantıda öykünde de bir göç meselesini işliyorsun. Ancak bu defa kendi isteğiyle yurdundan ayrılma hali var. Senin de şu an özel hayatında bu öyküyle benzer bir durumun var. Hatta bu öyküyü ülkenden uzaktayken yazdığını düşünüyorum. Öyküdeki karakterlerin hissettiği eksiklik, başaramayacaklarını düşünmeleri ve kendi isteğiyle yapılan göç hakkında neler söylemek istersin?

Bu mevzuyu konuşurken beni tedirgin eden bir şey var: göç etmek de sınıf sınıf, başka başka. Bir yanda aslı astarı olmayan keyfi suçlamalarla zorunlu sürgünde olan yazarlar, gazeteciler var. Aslı Erdoğan gibi bir insan, öyle bir değer, en ağır suçla itham edilip maddi manevi hiç hak etmediği bedelleri ödemek zorunda bırakılıyor. Bütün hayatınla ödediğin, geleceğinin elinden alındığı zorunlu bir göç var. Bir yanda Meryem var, teknelerde ya da tır kasasında sınırları geçerken her an öldü ölecek ve sığındığı yerde de istenmeyecek, hükümetler için uluslararası ilişkiler pazarlığında kullanılacak bir sayı ve malzeme, fazlalık, yük. Benim yaşadığım göç bunlar arasında en tuzu kuru, en keyfi olanı. Bir beyaz yaka göçü bizimkisi. Kendi ülkemde hali hazırda yabancı, istenmeyen hisseden ve bağları zayıflamış milyonlarca insandan biriyim. Daha saygılı, insanca bir yaşam umuduyla beynimizi yeni bir ülkenin sistemine kabul ettirmeye çalışan, sayıları her gün artan bir kesime aitiz. Biz geleli neredeyse iki yıl olacak. Yurtdışına kendi rızalarıyla gelmiş insanların nasıl tutunduk, nasıl başardık paylaşımlarının büyük ilgi gördüğünü biliyorum. Burada kalabildiğin süreyi, yalnızca “kalabildiğin için” bir başarı hikâyesi olarak da sunabilirsin elbette. “İnsanlar hiç durmadan başarı hikayeleri anlatıyordu hiçkimse bir yenilgiyi paylaşmak istemiyordu.” Son öyküyü yazma sebebim tek bir cümleyle, öykümde yer alan o cümleyle belki özetlenebilir. İsteyerek, gönüllü bir şekilde gelmiş olmam bu yeni yaşamı her fırsatta allayıp pullamamı gerektirmiyor bana kalırsa. Ara ara başkalarınca imrenilecek benzersiz, kolay kolay elde edilemeyecek deneyimler yaşıyorum, özellikle yazarlık açısından bana çok güzel imkanlar sunuyor burası. Bütün bunlar ara sıra güçlü duygularla bocalayıp çarpılmanı engellemiyor ama. Edebiyatın yaşamdan daha zengin olduğu alan bence orası. Kendi isteğinle geldiğin, başkalarına göre büyük bedeller ödemediğin bir yerde, değerlerinle, bakış açınla kendi ülkenden çok daha ait hissettiğin yeni bir ülkede yine de sıklıkla yenik hissedebileceğinle yüzleşmek. Paylaşmak şöyle tepkileri de doğuruyor tabii: “Madem öyle zor, dönün kardeşim niye dönmüyorsunuz!” Küçücük ve kendisi kadar minicik bir bisikleti süren bir çocuğun köşeyi dönünce karşıma bir anda çıktığı için benden özür dilediği bir ülkede yaşamak benim için şimdilik daha ağır basıyor. Günlük yaşamda biz halen “açık vermemeye” devam edebiliriz ama değersizlik hissini bize iliklerimize kadar vermiş bir sistemde doğup büyümüşüz, günlük yaşamın her alanında her türlü şiddetin, hakaretin sıradan ve normal olduğu bir yerden geliyoruz. Herkes birazcık rol kesmeyi bırakıp birbirine sokulsa anlaşılacak aslında: Böyle bir mayayla yoğrulmuş insanların içi Türkiye’de de kalsa, bu yaştan sonra yurtdışına da gitse delik deşik, pozlarla yaşananlar örtüşmediğinde bunu anlatabilmek ilgi alanıma giriyor. Sesi kısılan deneyimleri canlandırıp çoğaltmak, bana öykü yazma, hikâye anlatma heyecanı veren yer sanıyorum ki en çok orası.

İyi bir okur olduğunu ve yıllardır öyküye, edebiyata emek verdiğini bilenlerdenim. Ağırkürenin yolculuğu boyunca sana neler eşlik etti?

Bu güzel yorumun için çok teşekkür ederim. Ağırküre belli aralıklarla yazılmış öykülerden ve inişli çıkışlı bir süreçten geçerek tamamlandığı için belirli bir kitap listem ya da kolayca özetleyebileceğim bir eşlik süreci yok aslında. 2011’den 2020’ye dek hayatıma dahil olan herkesin, öykülerimin neredeyse hemen hepsini yıllar içinde okuyan, yorumlayan arkadaşlarımın emeği, ülkede olan biten birçok şeyin izi var.

edebiyathaber.net (10 Mart 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r