Masthead header

Öykü: Var ama yok | Melis Tekin Akçin

Dolmuştan inip evin önündeki yokuşu çıkarken kendimi bütün gün yük taşımış bir hamal kadar yorgun hissediyorum. İçimden sürekli tekrar ediyorum, nasıl yaparsın bunu bana, nasıl, nasıl? Apartmanın önüne gelince durup evimizin penceresine bakıyorum. Sıkıca kapatılmış perdelerin arasında ne zamandır unutulmuş bir hissi arıyor gözlerim. Zerresi yok. Evim bile yabancı geliyor. Merdivenleri çıkıyorum aheste adımlarla. Sıklıkla soluksuz kalıyorum. Anahtarım isteksizce dönüyor kilidin içinde. Kapıyı açınca üzerime çullanan evin kokusu midemi bulandırıyor.

Dolabımın en ücra köşesinde bekleyen o parça, bulmacanın ne zamandır boş kalan yerini tamamladı bugün. Nasıl bu hale geldik? Bu olanlar en çok hangimizin suçuydu? Kırılma noktamız neydi? Gerçi bir süredir hissediyordum bir şeylerin eksik olduğunu. Öyle olmasa bu uzun ve yorucu yolculuğumda daha fazla benim yanımda olurdun. Cızırdayan lambaların titrek ışıklarıyla aydınlanmaya çalışan gri koridorlarda, beni kemiren o hücreleri vücudumdan atıp atmadığımı öğrenmek için beklerken yanımda olurdun. Benim için kırılma noktası oydu sanırım. Senin yanımda var, ama aslında yok olduğunu anlamak. Belki senin için de o zamanlardır kırılma noktası, kimbilir. Şimdi seninle geçen bu on yılın ne kadarının gerçek ne kadarının yalan olduğunu düşünüyorum. Olanlarla yüzleşmeye cesaretim var mı? Kendimi geçtim, peki ya anlatmaya cesaretim var mı herkese?

Otobüsten yanlış durakta inen birinin şaşkınlığı var üzerimde. Etraftaki binaların aslında kendi aradığı binalar olmadığını farkedip elinde artık hiçbir işe yaramayan bir biletle yolun kenarında kalakalmış gibiyim. Kafamı biraz olsun dağıtmak için mutfağa gidiyorum. Hep onun için özenle hazırladığım peynir tabağını ilk defa kendim için hazırlıyorum, tabağın etrafını kırmızı üzüm taneleriyle çevreliyorum. Bir kadeh de şarap dolduruyorum. Koltuğa gömülüyorum. Bunu nasıl yapıyor bilmiyorum ama Sezen yine beni en çok ağlatacak şarkıyı buluyor. Evin içine doluyor sesi. Birlikte söylüyoruz, şimdi bana kaybolan yıllarımı verseler… Şarkı bitince kadehimi hafifçe havaya kaldırıp selamlıyorum. Ayağa kalkıp küçük adımlarla pencereye doğru yürüyorum. Karşıdaki apartmanda yemek pişiren kadını izliyorum bir süre. Yüzünü seçebilmek için gözlerimi hafifçe kısıyorum. Mutlu mu mutsuz mu anlayamıyorum? Sanki benimki belli miydi dışarıdan bakıldığında? Olanları anlattığımda şaşıran-en azından öyleymiş gibi yapan- insanlarla çevrilmeyecek mi etrafım?

Uyursam cesaretimin azalacağından korkuyorum. On yılım böyle geçti diye bundan sonraki yıllarımda mı böyle geçmeli? O anda kararımı veriyorum. Bu akşam arayacağım. Hem İsmet iş gezisinde. Bundan daha iyi bir zamanlama olamaz. Bir süre karanlık camdaki suretimi izliyorum. Pencerenin yanındaki sehpanın üzerinden alıyorum telefonu. Rakamlar birbirini takip ediyor hızla. Belki içten içe açılmamasını umduğumdan karşıdan ses gelince panikliyorum.

‘Ah, merhaba Saliha. Nasılsın? Sağol iyidir benden de. Evet öyle oldu, görüşemedik ne zamandır. Yok kırılmadım. Evet testlerim iyi çıktı. Bak ne diyeceğim, akşamüstü Çengelköydeki çay bahçesinde buluşalım mı? Tereddüt ettin biraz sanki? Müsait değilsen başka bir gün de ayarlayabiliriz. Çok vaktini almayacağım zaten, merak etme. Tamam o zaman anlaştık, yarın 4’te buluşuruz.’

Bu buluşma önceki buluşmalarımızdan farklı. İki dost olduğumuz zamanlardan. Tahmin etti mi acaba? Tereddüt etmesinden hafif bir zevk aldım açıkçası. Neyse bu iş yarın bitmiş olacak. Herkes için. Yatak odasına gidip dolabın derinliklerinden çıkarıyorum o eksik parçayı. Dışarıdan ne olduğu anlaşılmasın diye siyah bir poşetin içine koyuyorum, pedlerini saklayan kadın mahcupluğuyla.

Çantama yerleştiriyorum. Güneşin doğmamak icin inat ettiği gecelerden birini geçiriyorum.

Sabah erkenden İsmet arıyor.                                                                                                                    

-Nasılsın? Toplantıya gireceğim birazdan.

Toplantıya girecekmiş, nasılmışım, falan… Tahmin etmiyorum sanki seni arayıp haber verdiğini.

-İyiyim sağol. Akşamüstü Saliha’yla buluşacağız.

Sessizlik oluyor bir süre.

-Hadi ya, görüşmüyordunuz ne zamandır, diyor boğazını temizledikten sonra.

-Evet öyle, bugün görüşeceğiz. Neyse sen gir toplantına, deyip kapatıyorum uzatmadan.

Buluşma yerimize kararlaştırdığımız saatten erken gidiyorum. Deniz kenarında boş bir masa görüyorum. Adımlarımı hızlandırıp masaya oturuyorum. Gelenleri rahatça görebileceğim taraftaki sandalyeye ben geçiyorum. Geldiğinde hazırlıksız yakalanmak istemiyorum. Bir martı dikine denize dalıyor, ağzından balıkla çıkmasına acayip bozuluyorum. Sonra onu görüyorum. Kaldırımda bekliyor. Önünden hızlıca geçen arabalar takmayı hiç eksik etmediği şalını dalgalandırıyor. Bu sefer mavi renkli bir şal takmış kot pantolonuyla aynı renk. Eliyle çapraz bir şekilde çantasının askısından tutuyor arabaların arasından koşarak karşıya geçerken. Uzaktan göz göze geliyoruz. Eski günlerdeki gibi gülemesemde hafif bir tebessümle ayağa kalkıyorum.  

Karşımda bekliyor. O da tereddüt ediyor. Her hareketimi izliyor, mimiklerimden bir anlam çıkarmaya çalışıyor.

-Merhaba, deyip hızlıca oturuyorum sandalyeye öpüşme faslını atlayarak .

Tebessümü donuklaşıyor. Karşımdaki sandalyeye oturuyor.

-Bir şey içer misin.

-Çay alırım bir tane, diyor saçlarını kulağının arkasına sıyırırken.

Garsona el sallıyorum. Mesai saati tenhalığı var çay bahçesinde. Hemen geliyor garson. İki çay sipariş ediyoruz.

-Biliyorum kırgınsın bana. Hiç arayamadım seni bu süreçte, ben de çok yoğundum inan, diyor aceleyle.

-Biliyorum, diyorum.

-Ama çok sevindim testlerin güzel çıkmasına.

-Teşekkürler, ben de çok sevindim. Artık her şeye yeni baştan başlayabilirim.

Garson çaylarımızı getiriyor. Büyük bir yudum alıyorum boğazımın düğümlerini açması umuduyla. Daha ne kadar tutabilirim kendimi bilmiyorum. Gözyaşlarım sabırsız. Elimi çantama daldırıyorum. Siyah poşeti çıkarıp önüne koyuyorum. Şaşkın bir tebessüm beliriyor yüzünde. Bir rahatlama.

-Ne gerek vardı hediye almana? Utandırdın beni?

Hafifçe tebessüm edip kafamı hafifçe sola yatırıyorum.

-Aç lütfen.

Poşeti açıyor. Kırmızı, yeşil çizgili şalını eline alıyor. Üst dudağını dişlerinin arasına sıkıştırıyor. Hiçbir şey söyleyemeden bana bakıyor. Bizim evde unutmuşsun, diyerek masadan kalkıyorum. Arkamdan bakan gözlerini hissediyorum üzerimde. On yıl ağırlığındaki o şalı ardımda bırakmış olmanın hafifliğiyle çıkıyorum o çay bahçesinden.

Öyle bir özgürlük hissi duyuyorum ki yürümek geliyor içimden, hiç durmadan yürümek. Hızlı adımlarla yürüyorum Üsküdar yönüne doğru. Telefonum çalıyor. İsmet arıyor ısrarla. Telefonumu kapatıp yürümeye devam ediyorum.

edebiyathaber.net (20 Ekim 2020)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r