Öykü: Sıradaki benim | Çağrı Kumsar Batal

Haziran 29, 2026

Öykü: Sıradaki benim | Çağrı Kumsar Batal

Uzun zamandır gelmediğim o evin kapısındayım. Ne inatçılığım kaldı ne de hayallerim. Güç göstergesi oluşunu düşünüp, içten içe tiksindiğim aslan başlı kapı tokmağında elim. Annem açtı kapıyı. Sevinmedi, şaşırmadı. Peşinden girdim eve. “Sessiz ol. Yeni uyudu.” Nasıl bir ses çıkaracaktım ki? Adımlarımı yumuşatmaktan başka bir sessizlik gelmedi aklıma. Annem elimdeki çantaya baktı. Sormadı. Bir oda gösterdi, burada kalmama izin verdiğini anlamış oldum.

-Uyandığında sen de benimle gir odaya, görsün seni ki daha sonra başıma dert açılmasın. Hoş aklı yerinde durmuyor ya, neyse. Sen yine de bir görünüver.

-Olur. Şey… Ne yapayım ben şimdi? Temizlik, yemek. Buradayım madem sana da bir faydam olsun.

Cümlem bitince “anne” de dese miydim diye düşünmeden edemedim. Ne zaman o kelimeyi söylemeyi düşünsem boğazıma bir kılçık takılır ve susturur beni. Yine çıkmadı işte. Bunu bekliyor mu, ondan da emin değilim. Gururlu bir anne olsun isterdim.

Betonun soğukluğu bedenimi ve konuşmalarımı da kendisine benzetmişti.

Az eşyaya sahip olmak yerleşmemi kolaylaştırıyor. Odadan çıkmalı mıydım, sessizce çağırılmayı mı beklemeliydim? İnsanın büyüdüğü yere, ailesine ait hissetmemesi kendi hasarı zannederek belli bir yaşa gelmiştim. Sonra dışardaki insanları, yaşam hikayelerini merak etmeye başladım. Kalbime de bazı hisler düşmüştü ama ayıptı, hemen susturmuştum. Sevmek, aşık olmak başkalarına sunulmuş olmalıydı ki bizim evde kırıntısına bile rastlamamıştım.

-Uyandı. Tepsiyi al da ardımdan gel.

Hemen kalktım, koridordaki masaya koyduğu tepsiyi aldım. Bu koca evde mutfağın çok küçük olması anlamsızdı. Sanki mutfak yapmadıkları akıllarına gelmiş de sonradan bir alana “mutfak” demeye karar vermişler gibiydi. Bu yüzden masa, mutfak kapısının dışında duruyordu.

Yukarıya doğru çıkarken annemin çatlamış topuklarına takıldı gözlerim. Çorapsız gezmezdi, gezene de kızardı. Onun da alışkanlıkları değişebiliyormuş meğer.

Kapıyı açtığında ne göreceğimden emin değilim. Nefesim göğsüme doldu ve orada tuttum.

-Güzel uyudun mu? Bak kim getirdi bugün yemeğini. Hatırladın mı?

Karşılık almayacağını bildiği konuşma ve cevapsız sorular ile annem yatağa yaklaştı. Tavana bakan gözler. Biri bedenini hareket ettirirse biraz sağa, biraz sola dikebiliyordu bakışlarını. Hiç yıkılmaz sandığım o adam şimdi koca bir beden yığınıydı. Annem yatağı, yemek yedirme hazırlıklarını yaparken kıpırdamadım. Elimden tepsiyi alırken göz göze gelmedi benimle. Döke saça yedirdi, ağzını sildi.

-Benim yapamadığımı yapar şimdi Seher. Heh, şöyle yastığını da düzeltelim. Seher, şuradan bir kitap seç de oku. Ne kadardır hasret kitaplarına. Belli edemez ama sevinir, bilirim.

Yatağın karşısında tüm duvarı kaplayan kütüphaneye yaklaştım. Küçükken buraya girmem, kitaplara dokunmam yasaktı. Gözlerimle tararken ellerimi arkama sakladım. Gizlice girdiğim günlerden kalma bir alışkanlık. Çehov’un Vişne Bahçesi kitabına gitti elim. İştahımın kabarmasına şaşırdım. Bir et yığınına okuma bahanesiyle içimdeki okuma arzusunu dizginleyecek olmanın yükselen dalgası. Aşık olmak gibi. Evet, dışarda yaşadım o hissi ama neyse. Yatağın yanındaki tekli koltuğa oturdum. Beni duyduğundan emin olamasam da başladım okumaya. Annem odadan çıktı. Eski ben, bu adamla bir odada yalnız kalmaktan korkardı. Üstünlük ve güç sırtımı dikleştirdi.

Günü az sohbet ile tamamladık. Odama gittim, kapıyı kilitlemeyi düşündüm. Eski korkularıma  güldüm. Kapıyı açık bırakabilecek kadar özgürdüm artık. Yine de özgürlüğümü bu eve yeniden hapsetmeyi tercih etmiştim.

Uykuya dalışımın üzerinden ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum ama gökyüzü hala geceydi. Duyduğum seslere neyin neden olduğunu anlayamadım. Gece soğukluğundan mı, merakımdan mı titriyordu bedenim bilmem. Akışkan bir varlığa dönüştüm ve yukarıya çekildim. Adamın kapısı hafif aralıktı. Nefesimi tuttum ve tek gözümle içeriyi görmeye çalıştım. Annem elinde def ile yatağın ucunda oturuyor, adam… Nasıl olur? Sabah bir et yığını, hantal bir bedendi bu. Şimdi zemine bile temas etmeyen hafiflikte, uçuş uçuş biri. Hangisinden çıkıyor ilahisel mırıltılar ayırt edemiyorum. Annem defi çalarken kendinden geçmiş, adam semazen misali odanın içinde. Fazla diri, fazla iyi. Kapıyı açıp girsem, ne olduğunu sorsam! Bir anda adam yere yığılır mı ki diye düşünüp vazgeçiyorum. Sessiz ama hızlıyım, odama dönüyorum. Kalbim ritmini kaybediyor. Gördüklerimi gerçekten gördüm mü kendimi sorguluyorum. Bu ev yaşatıyor belki de bana bunu. Şimdi tekrar çıksam belki de uyuyan bir adam bulacağım. Aklım, hatıralarım karmaşaya neden oluyor. Durmuyorlar, kafamın içinde panik halde koşuşturuyorlar. Yastığımın altındaki defterimi çıkarıyorum ve yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum.

 Uzaktaki kuşların sesiyle açıyorum gözlerimi. Bu evin uzağında durmalarına hak veriyorum. Beton zemine değen ayaklarım geceyi hatırlatıcı bir soğukla sarıyor beni. Hemen çıkıp adama ve anneme bakmak istiyorum ama bu evde her şey yavaşça yapılır. Ben de uyum sağlayarak çıkıyorum koridora. Annem mutfakta, koridordaki tepsi yavaştan dolmaya başlamış. “Sonunda geldin.” Elindeki bardağı da ekleyince tepsiyi alıp ardından yürümeye başlıyorum. Kapı açılınca ne göreceğimin ağırlığı ile ellerim titriyor, tepsinin dengesi bozulursa annem çok kızar.

Kahvaltısı, okuması yapılıyor. Annemin ardındayım, odadan çıkıyor. “Hiç sormayacak mısın?” Aşağıdayız, tepsidekileri sırayla alıyor. Kıpırdanması hiç durmuyor. “Sormamı isteseydin…” dalgalanıyor sesi. Gel git akıllı halleriyle sıyrılıyor aramızdaki dramdan. Listeyi yapmak lazımmış, bugün çamaşırları da yıkamak lazımmışlar ile bir ileri bir geri betonda geziniyor. Söylediği her şeyi yapmak için bir kenarda bekliyorum. Alamadığım cevaplar çöküyor, demleniyorum. Beni görmesini beklediğim gözleri arama huyumu bırakmalıyım. Bu gece de görecek miyim, yine yukarıya çıkmalı mıyım, bunu sormalı mıyım? Sorsam, korktuğum sormak değil. Hatta bir cevap alabilmek de değil. Sorduklarımdan sonra kendi içinde kayboluşuna benim olduğum yerde bakmanın yoruculuğundan korkum.

Bir şeylerin yorgunluğuyla ağırlaşmış halim; kuşların asılı kaldığı havaya, derinleşen evin sessizliğine, rüzgârın bile söylenmediği bir güne bakıyor, bakıyorum. Gece kalktım mı diye düşünüyor yaramaz aklım. Annem, kahvaltı, of! Yine hakkımda kötü düşünecek, yeterli olamıyor oluşumu vuracak yüzüme ve tüm bunları susa susa yapacak. Soğuk kapı kolunu avucumda unutuyorum, ısıtıyorum. Zorla bırakıyor elimi. Mutfak donuk kalmış, koridordaki taşlar tozlu mu, soluk mu, benim gözümde bir sorun var belki de. Annemin hiç odası olmadı. Onu evin neresinde arayacağımı bilmiyorum. Ya bir yerleri temizler ya bir şeyler pişirir ya da birilerini hayatta tutmaya çalışırdı. Geceleri nerede olur, nasıl uyur, rüya görür mü? Anne de demedim kaç gündür. Nasıl seslenmeli ki! Önce yukarıya bakmak kolayıma geliyor. Bulamadıkça daha aşağılara inmek mecburiyeti bacaklarımın gücünü kesiyor, betonlar ayaklarımı yutmak istiyor. Hem ev hem ben gerçeği biliyoruz. Birilerine haber vermem gerekecek.

Bir an önce gitmek isteyen son ayaklar da çıkıyor kapıdan. Bunca zamandır neredeymişim, belki de annemin sebebi olmuşum, ne olacakmış kütük gibi yatan adamla halim son çıkan kadının sırtına sarılıp uzaklaştı benden. Odama giden koridora bakıyorum, merdivenleri istiyorum içimde. Def karşılıyor beni merdivenin başında. Adımlarım hafifliyor. İçimde başka bir ben var ki neler yapılacağını benden daha iyi biliyor. Sormuyor, söylemiyor. Kapıda duruyorum. Çocukluğumun devi hiç kıpırdamıyor. Gelişlere gidişlere aldırmayan koca bir insan yığını. Ay ışığı ceviz parkenin üzerine vuruyor, sıramın geldiğini anlıyorum. Okumalarımıza eşlik eden koltuk yumuşuyor, sırtım dikleşiyor. Def parmaklarımdan ilk işareti bekliyor, bekledikçe geriliyor.

Yorum yapın