
Bazı romanların içinde hikayeler anlatılır. Bazılarıysa hikayelerden öte içinde yaşadığımız çağın nabzını tutmaya çalışır. Ali Smith’in Sonbahar’ı ikinci kategoride. İlk bakışta yaşlı bir adam ile genç bir kadın arasındaki sıra dışı dostluğu merkeze alan sakin bir anlatı gibi görünse de, roman ilerledikçe bunun çok daha geniş bir düşünsel alanı kapsadığı anlaşılır. Smith, bireysel hafızadan toplumsal belleğe, sanat tarihinden güncel siyasete kadar uzanan katmanlı bir metin kurarak çağdaş İngiliz edebiyatının en dikkat çekici eserlerinden birini ortaya koyar.
2016 yılında yayımlanan Sonbahar, yazarın mevsimler dörtlüsünün ilk kitabıdır. Romanın arka planında Brexit referandumu sonrası İngiltere yer alır. Ancak Smith’in amacı politik gelişmeleri doğrudan anlatmak değildir. O, siyasetin bireylerin gündelik yaşamlarında açtığı yaraları, yarattığı yabancılaşmayı ve belirsizliği görünür kılmaya çalışır. Bu nedenle romanda büyük tarihsel olaylar, insanların zihninde bıraktıkları izler üzerinden okunur. Eserin merkezinde yüz bir yaşındaki Daniel Gluck ile otuzlu yaşlarındaki Elisabeth Demand bulunur. Daniel, geçmiş ile bugün arasında gidip gelen bilinç akışı içinde yaşamını sürdürürken Elisabeth de parçalanan toplumsal atmosfer içerisinde kendi yerini bulmaya çalışır. Aralarındaki ilişki romantik bir bağdan çok, kuşaklar arası bir düşünce alışverişi niteliği taşır. Smith, bu dostluk aracılığıyla zamanın doğrusal ilerleyen bir çizgi olmadığını, geçmişin sürekli olarak şimdiye sızdığını gösterir. Brexit sonrası İngiltere’yi anlatırken bir yandan aslında aidiyet, hafıza, kimlik ve değişim gibi günümüz dünyasının ortak kaygılarını da görünür kılar. Romanın en güçlü yönlerinden biri zaman kavramını ele alış biçimidir. Sonbahar, klasik olay örgüsünü takip etmek yerine parçalı bir yapı kurar. Anılar, rüyalar, sanat eserleri ve güncel olaylar iç içe geçer. Bu tercih okurdan aktif bir katılım talep eder gibi durur. Ancak tam da bu nedenle roman, çağımızın dağınık ve kesintili deneyimini başarılı bir biçimde yansıtır. Modern yaşamın parçalanmış algısı, romanın biçimine dönüşmüştür. Ali Smith’in dil anlayışı da eserin dikkat çekici özelliklerinden bir diğeri. Kelime oyunları, çağrışımlar ve ironik geçişlerle örülü anlatım zaman zaman şiire yaklaşır. Yazarın dili bir anlatım aracı ve düşünmenin bir biçimidir. Bu nedenle roman bazı okurlar için zorlayıcı olabilir. Özellikle geleneksel hikaye akışına alışkın olanlar, metnin bilinçli olarak oluşturduğu dağınıklık hissi karşısında sabırsızlık yaşayabilirler. Ancak Smith’in amacı da zaten rahat okunabilir bir hikaye sunmak değil, okuru düşünsel bir deneyimin içine davet etmektir.
Romanın sanatla kurduğu ilişki de ayrıca önem taşır. Pop art sanatçısı Pauline Boty’ye yapılan göndermeler, yalnızca tarihsel bir figürü yeniden hatırlatma çabası değildir. Smith, unutulan kadın sanatçıların görünmezliğine dikkat çekerken sanatın toplumsal hafızayı koruyucu işlevini de vurgular. Böylece Sonbahar, bireysel bir hikayenin yanında aynı zamanda bir kültürel hatırlama metni haline bürünür. Bazı bölümlerde biçimsel deneysellik anlatının önüne geçerek duygusal yoğunluğu azaltır. Özellikle politik göndermelerin yoğunlaştığı kısımlarda metnin ritmi zaman zaman sekteye uğrar. Ancak bu durum, romanın genel başarısını gölgelemekten uzaktır. Çünkü Smith’in asıl gücü, kesin cevaplar vermekten çok doğru soruları sorabilmesinde yatar. Sonbahar, bir mevsimin hüznünü anlatmaktan çok, bir dönemin ruhunu yakalamaya çalışan bir roman.



















