Llosa’dan genç yazarlar için bir rehber : Genç Bir Romancıya Mektuplar | Berrin Yelkenbiçer

Temmuz 3, 2026

Llosa’dan genç yazarlar için bir rehber : Genç Bir Romancıya Mektuplar | Berrin Yelkenbiçer

Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “genç” sözcüğünün anlamlarından birinin “yeni gelişmekte olan, kısa geçmişi olan” diye ifade edilmesinden yola çıkarsak, bu kitabın başlığındaki genç, roman yazmaya gönlü ve hevesi olan, bunun yöntemlerinin peşine düşmüş, iyi bir roman nasıl yazılır’ a kafa yoran, bunun geçici değil de kalıcı bir eylem olmasının yollarını arayan yazara ulaşırız.

 Her ne kadar bu kitabı benim için satın alan oğlumun delikanlı bıyıklarının altındaki tatlı gülümsemesiyle karşılaşsam da her daim daha iyi yazmanın peşine düşüp roman sanatını da hedeflemiş olan bendeniz kendimi bu şahane “gençlik” kategorisine katıyorum ve kim ne derse desin yoluma devam ediyorum. Bu kitabı okumak da bu yoldaki gönüllü ve değerli eylemlerimden biri oldu, ne güzel oldu.

2010 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Perulu yazar Mario Vargas Llosa’nın, roman yazma hevesli bir genç yazarın mektuplarına cevaplarını okuyoruz kitapta. Karşı tarafın mektupları okura sunulmamış ama Llosa’nın cevaplarından soruların neler olabileceğini tahmin edebiliyoruz; yazmaya kalkışmış herkesin mutlaka kafa yorması, sorması ve cevaplarını her daim kovalaması gereken sorular bunlar, bana çok tanıdık gelen sorular.

İyi bir metinde olması gereken inandırıcılık, üslup, anlatıcı mekân, zaman, gerçeklik, dönüşümler ve niteliksel sıçrayış gibi önemli konuları on iki başlık altında topluyor Llosa ve birçok konuda bu satırların “genç” yazarını tam on ikiden vuruyor.

Yazarın, yazmanın başına gelmiş, gelebilecek en harika şey olduğunu yüreğinde hissettiğini söylüyor mesela. Evet, diyorum hemen, tam da bu, yazmak başıma gelmiş en harika şey!

Kökeni belirsiz icra eden bazı kadın ve erkeklerin hayatlarını yazmaya adadıklarından, bunu bir sorumluluk, hatta mecburiyet olarak gördüklerinden, zira yalnızca bu meslek sayesinde -örneğin öyküler yazarak, kendilerini başarılı hissettiklerinden kendileriyle barışık hale geldiklerinden, yaşamlarını harcadıkları duygusuna kapılıp kahrolmadan ellerinden gelenin en iyisini ortaya koyduklarından söz ediyor.

Mario üstadım gittiği yerden aklımı okuyor olabilir mi? Sanki ben sormuşum gibi cevaplar alıyorum.

Kadınlar veya erkeklerin çocukluklarına veya ilk gençliklerine kişiler, olaylar, anekdotlar ve yaşadıkları dünyadan farklı dünyalar hayal etmek gibi zamansız bir eğilim geliştirdiklerini, daha sonraları edebiyat mesleği diye adlandırılacak şeyin başlangıç noktasının işte bu eğilim olduğunu anlatıyor. Kendi kurguladığı yaşamları gerçekliğe yeğleyen kişinin, böylece hem yaşamı ve gerçek dünyayı olduğu gibi görmeyi dolaylı yoldan eleştirip reddettiğini, hem de bunların yerine kendi hayalinin ve tutkusunun ürünlerini koyma arzusunun belirtmiş olduğunu vurguluyor.

Çocukluk ve ilk gençliğimin bir parça sancılı geçmesinin sebeplerinden biri toplumsal hayatta o yaşlar için pek kabul görmeyen bu reddediş olabilir mi?

Ona göre edebiyat oyunu tehlikesiz değildir. Yaşamın gerçekliğine samimi bir memnuniyetsizlikle karşı koymanın ürünü olan kurmaca aynı zamanda huzursuzluk ve memnuniyetsizliğin de kaynağıdır.

Şimdi anlaşıldı yazma eyleminin daha kurgu aşamasında başlayan harika sancılarının sebebi. Evet, bu bir paradoks. Yazmak şahane ve bir o kadar da sancılı, zaman zaman acı verici, bedendeki tüm kelebekleri geceye gündüze bakmadan havalandıran bir eylem.

Llosa edebiyat mesleğinin bir hobi, bir spor veya boş vakitlerde icra edilen kibar bir oyun olmadığını, ayrıcalıklı ve ayırıcı fedakârlık, önüne başka hiçbir şeyin geçemeyeceği bir öncelik, kurbanlarını köleye dönüştüren özgürce tercih edilen bir uşaklık olduğunu vurgulamaya devam ediyor.

Buyurun size yazmanın paradokslarını ifade etmenin bir başka zarif hali.

Llosa’ya göre bütün öykülerin özünde onların yaratan kişilerin deneyimleri vardır; kurmacayı besleyen kaynak, deneyimin ta kendisidir. Kurmacalar, yazarın hafızasında iz bırakıp yaratıcılığını harekete geçiren kimi anıların, kişilerin ve olayların hayal gücüyle işlenmesinin ürünü yapılardır.

Selâm olsun acı tatlı tüm o anılara ve kişilere. Deneyimlediğimiz tüm o göklere çıkaran ya da bulanık ve derin suların dibine batıran olaylar olmasa nasıl yazarız yoksa?

Romancının yaratmak için başladıkları başlangıç noktası yaşadıkları olsa da varış noktası farklı olmak zorunda olduğunu söyler Llosa. Ona göre varış noktasıyla başlangıç arasında hatırı sayılı hatta abartılı bir mesafe olmalıdır, çünkü bu ara süreçte yaşamöyküsel malzeme birtakım dönüşümlerden geçer, zenginleşir (bazense fakirleşir), roman gerçek bir yapıtsa hatırlanan ve uydurulan başka malzemelerle harmanlanır, işlenir, şekillendirilir ve sonunda mutlak özerklik kazanarak kurmacanın tek başına yaşamını sürdürebilmek için girmesi gereken kılığa girer.

Llosa’nın “uydurma” diye tanımladığı evre yazarın zihnin devreye girdiği bölümdür ve mucizelerle doludur. Yazarın yazmaya tutkuyla bağlanmasının başta gelen sebeplerinde biridir. Öyle ya, kim sevmez mucizeleri?

Kurmacanın tek başına tek başına yaşamını sürdürebilmesi ise çocuğunun büyüyüp hayata karışma becerisi gösterebilmesiyle kıvanan anne babaları hatırlattı bana. Yazma eyleminin bir başka doğurganlık hali olmasından olsa gerek!

Geçenlerde bir tiyatro oyuncusunun şöyle bir söylemine denk geldim: diyordu ki; biz sahnede bir yalanı gerçek kılıyoruz. Yani rol yapanlar ve izleyenler, söylenen sözlerin ve yaşanan olayların gerçek olduğuna hep birlikte inanma sanatını icra ediyorlar.

Llosa da kurmacanın tanımı gereği bir sahtekârlıktan ibaret olduğunu söylüyor, çünkü var olmamasına rağmen varmış gibi davranan bir gerçekliği temsil etmektedir ve her roman sahici gibi görünmeye çalışan bir yalandır.

Tiyatro ve edebiyata dair bu ifadelerden yola çıktığımızda arkasındaki gerçeklikleri bal gibi bildiğimiz ne çok yalanla yaşadığımızı kabulleniş ve bunun hayatta kalmaya dair içgüdüsel bir davranış olduğu düşüncesi de sanatın rızası varsa insana yüklediği bir başka incelikli dönüşüm bence.

 Sanatın bize kattığı tüm farkındalıklara da selâm olsun.

Llosa gerçek anlamda yazar olmanın ve kendini aşan bir eser yazmanın şartları yerine getirebilecek yegâne kişileri edebiyatı tıpkı bir din gibi kabul eden, vakitlerini enerjilerini, gayretlerini bu uğraşa adamaya hazırlıklı olanlar olarak tanımlıyor.

Âmin sayın Llosa ya da om, amen, biri veya hepsi.

Llosa son mektubunda edebiyatın aklı ve sağduyuyu çalıştırdığını, edebî yaratıcılıktaysa bu unsurların yanı sıra sezgiye, duyarlılığa ve tahmine, hatta eleştirel bakışın ağından kurtulmayı her seferinde başaran şansa bile yer olduğunu vurguluyor. İşte bu yüzden son sözü; yaratıcılığın başkasından öğrenilemeyeceği, yaratıcı olmanın tek yolunun okumak ve yazmak olduğu, gerisini insanın kendi başına, pes etmeden düşe kalka öğreneceğidir.

Yazmaya ve yazarlığa dair çok daha fazlasını bulabileceğiniz incecik, yükte hafif ama “pahada” ağır bir kitap Genç Bir Romancıya Mektuplar. Üstelik Miguel de Cervantes, Gabriel Garcia Marquez, Jorge Luis Borges, Julio Cortazar, James Joyce, Gustave Flaubert, Virginia Woolf, Ernest Hemingway, Alain Robbe-Grillet, Herman Melville, Marcel Proust ve Franz Kafka’nın da aralarında bulunduğu pek çok değerli yazarın eserleri ve fikirlerine de değinilmiş.

Boşuna pahada ağır demedik bu kitap için.

Bir başka Güney Amerikalı yazar Julio Cortazar’ın sinema sanatına benzettiği roman türünde yazmak ya da sadece yazmak, yazmanın ve edebiyatın büyüsünü çok değerli bir yazardan dinlemek isteyen ve alaycı gülüşleri boş verip kendini genç diye tanımlayan, yazmaya gönül vermiş tüm âşıklara öneririm.

Yorum yapın