Masthead header

Orhan Çelik’ten “Sırların Olgusu” adlı öykü

“Bu suyu hak etmen için; hayatının karanlık, buhranlı, alev topuna dönmüş, yakıcı sırlarını açmalısın bizlere. Gözlerin sürahideki bu soğuk suyu gördükçe, dudaklarına komut verecek, dudakların diline. Dilin, sözcüklerin ağzından çıkmasını sağlayacak ve ilk harf içindeki dehlizden çıkıp özgürlüğüne kavuşacak.”

“O gün oradaydım,” diye başladı T ama durdu. Sözcükleri tümceye dökmekte zorlanıyordu. Zor bir hayat geçirdiği yüzünden okunuyordu; avurtları, genç yaşına rağmen çökmüştü. Gözleri buğuluydu.

“Bu gecenin kahramanı sen olacaksın. Bir bardak soğuk suyu, anlatacaklarınla hak edeceksin.” dedi H, cesaret verircesine.

“Hadi T, anlat. Dök sırlarını bize,” dedi E, ”dök ki sıra bize gelsin, içelim şu suyu.”

Tepemizde yanan çiğ ışığa her bakışımızda başımız dönüyor, oturmakta olduğumuz sert beton acıtıyordu. Vücudumuzdaki tuzu terle dışarı atmıştık bu sıcak ve havasız odada. Her hücremiz çığlık çığlığa su istiyordu. Bu suyu içmemiz, o içme hakkına kavuşmamız içinse, bir sırrımızı açmamız gerekiyordu J’ye. O hangi sırrı etkileyici bulursa, bir bardak suyu ona verecekti. Burada, bu odada kanun böyle işliyordu. Ben, T, E ve H sırlarımızı anlatacaktık, içimizden biriyse J’nin verdiği suyu kana kana içip ölmekten kurtulacaktı.

Anlatacağımız sırlar ise bu ufacık, sıcak ve havasız odada buharlaşıp uçacaktı.

Hepimiz suya bakıyorduk. Anlatmayı yeğlemiştik. Ne kadar acı çekersek çekelim, hep bir yaşama sevinci vardı içimizde. Ölmeyi acizler seçiyordu. Bizler hiç yılmayanlardandık.

“Arkadaşların seni bekliyor, herkes çok susadı T. Artık anlat.” dedi J, elinde sürahi.

“O gün oradaydım,” diye yineledi T. Gözleri bu dört kişiyle su arasında gidip geliyordu. “Bodrum katında oturuyordum. Ufak bir pencere vardı odamda. Dışarıyı, gökyüzünü o pencereden izler, her akşam eve gelişini gözlerdim onun. Annem hep geç gelirdi. O gün yine dışarıdaydı gözlerim. Hava kasvetliydi. Geldiğinde söyleyecektim hamile olduğumu ona. Ama korkuyordum. Bu hamilelik beni içten içe eritiyordu.”

“Kimden hamileydin T? Her akşam ilk kim geliyordu eve?” diye böldü J, T’nin sözünü.

“Üvey babamdan.”

“T. bekle. Sen anlat E.”

“Yardım ettim T’ye. Kuyuya attık o pezevengi,” dedi E.

“Seni dinliyorum H,” dedi J.

“Üvey babasını öldüren de bendim,” dedi H.

Bana döndü. “  Seni dinliyorum,” dedi. Kafamı kaldırdım. “Ben… şey… çok susadım, biracık… lütfen…”

“Sırrını anlat ki, suyu kimin kazandığı belli olsun.”

T’ye, H’ye, E’ye baktım.

Tüylerim ürpermişti. Ağzım kurumuştu. Terlemiştim. Anlattım diyelim, ya suyu kazanamazsam? Kazanan bir damlacık verir miydi acaba, bir damlacık? Yavaş yavaş ısınmaya başlayan o suyu içmek için nelerimi vermezdim.

Sırrın açığa çıkması için dolambaçlı yollardan geçmesi gerekir. Sırrı ben tutmuyordum, o beni tutuyordu.

“Ben… yaptıklarınızı gammazlayan bendim.”

Kusmuştum. İçimin karanlık dehlizinde kekremsileşmişti sözcükler. Biraz daha kalsaydı orada, beni zehirleyebilirdi bu sır.

Hepsi bana bakmıştı. T, “Ne dedin sen!” diye bağırdı öfke ve düşmanlıkla.

“O suyu kazanamaz, kazanırsa bu adil olmaz. Sen komşuna nasıl böyle bir şey yaparsın!” dedi diğer ikisi. “Seni hain, nankör, şerefsiz, haysiyetsiz! Biz olmasaydık, hayatın boyunca çürür giderdin o köhne kabuğunda. Yalnızlıktan geberirdin!”

Ellerimle yüzümü kapamıştım. Sevdiklerimle düşman oluvermiştim işte, bir anda.

Bu sıcak, havasız yer sessizliğe bürünmüştü.

Terimiz tahrik edercesine kokuyordu.

Su ılımıştı çoktan. Buharlaşıp havaya karışacaktı, kendi yoluna…

J derin derin düşünüyordu suya bakarak. Kazananı açıklayacaktı.

Yazgı

Meyve nasıl çekirdeğini içinde taşıyorsa, biz de içimizde taşıyoruz yazgımızı.

“Suyu kimse kazanamadı. Bu bodrum katında, bu havasız yerde gebereceksiniz. Ben de susuzluktan can çekişmenizi dinleyeceğim. Eğer tutmasaydınız sırları, daha evvel kusabilseydiniz, şimdi bu duruma düşmezdiniz.”

Suyu kazanamamış olmanın verdiği öfkeyle kalkmıştı hepsi ayağa. Açığa çıkan sırların vermiş olduğu cesaretle. Çıkarmışlardı kemerlerinin arasında sakladıkları nesneyi. Yerleştirmişlerdi parmaklarının aralarına. Daha önce çok yapmışlardı bunu, belliydi. Ama yapmamaya ant içmişlerdi çünkü yanmıştı canları daha önce bundan. Yankesicinin hızıyla jiletlemişlerdi J’yi. Çizikler alabildiğine sürmüştü J’nin yüzünde: Öfke, susuzluğun vermiş olduğu acı çizgiye dönüşmüş, kanlaşmıştı. Yere yığılmıştı bedeni J’nin. T cebinden anahtarı almıştı demirden kapıyı açmak için.

Sırayla, hızlı hızlı, önlerine dökerek (çeneleri delikmiş gibi) içip bitirmişlerdi suyu. Rahatlamış, güçlenmişlerdi. Şimdi, yeniden olağan hayatlarına devam edebilir, sırları hiç verilmemiş sayıp, içlerinin karanlık dehlizine –yeniden– defedebilirlerdi.

Hepsi bana dönüp, “Bu sır burada kalacak. Bilmedik, görmedik, duymadık. Olur da haykırmak istersek kuyuya gideceğiz, o sahiplenecek bu sırrı. Haberin olsun kaltak!” demişlerdi. Öfkeyle. Kinle.

Sır içinde sır oluşmuştu.

Kapıyı açıp çıktı hepsi. Özgürlüğe koşmuşlardı.

Dışlanmıştım. Ölü bir bedenle birlikteydim. J’nin kanı yolunu bulmuş, yılan gibi kıvrılarak akıyordu duvara. Yüzü, gövdesi tanınmayacak durumdaydı, kırmızı…

Sırların Olgusu

Oyuklardan çıkar sırlar, kuyulara haykırılır. Oralara ait kalır. Kuyu sahiplenir darmadağın sırları, karanlık, soğuk, taştan derinliğinde…

Orhan Çelik – edebiyathaber.net (9 Ekim 2012)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r