Öykü: Şemsiye | Yavuz Ferman Kılıç

Mayıs 4, 2026

Öykü: Şemsiye | Yavuz Ferman Kılıç

Zamanlardan bir zamana selamlar olsun.

Bu sabah erkenden uyanmayı başardım. Ümit ediyorum ki uzun bir zaman sonra işe ilk defa vaktinde gideceğim. Dün geceden başlayan yağmur sabahleyin kesilir diye beklemiştim. Çok beklemediğim iyi olmuş. Sokaklar akıp giden derecikler haline gelmiş. Pencereden bunu görmeme rağmen yazlık denilebilecek bir ayakkabı ile dışarı çıktım. Uzun bir zaman sonra işe belki de vaktinde gidebileceğim için ayakkabıyı düşünmedim. Yağmurlu havalarda yanıma şemsiye almak ya da kafamı örtmek de âdetim değil. Alışkanlık edinmemişim. Şemsiye alırsam mutlaka bir yerlerde unuturum. Kaç şemsiye kaybettim saymadım. Islanıyorum, ama en azından kafam rahat. Ensemden sızıp sırtıma yayılan soğuk yağmur damlalarına aldırmıyorum. Sadece ayakkabılarımın üzerinden geçen dereciklerin arada sırada dikiş yerlerinden ayaklarımı ıslatması biraz canımı sıkıyordu. İçimden bir ses “Marka ayakkabı diye aldın, fos çıktı.” dedi. İçimden başka bir ses “Akılsızlığa ve tedbirsizliğe marka ne yapsın?” dedi. Muhabbet etmek için kimseye ihtiyacım yok en azından. Kendi kendime uzun sohbetlerim var benim.  Neyse ne diyorduk? Hah… Belki de uzun zamandır ilk defa bu sabah işe vaktinde yetişebilecektim. Uyarı üstüne uyarı almak bir yerden sonra alışkanlık haline geliyor, ama her seferinde müdürün odasına kadar olan o yolu yürümek zor geliyor. Üzerimdeki palto yağmur aldıkça ağırlaşıyor. Otobüs durağına gelene kadar yollarda ve merdivenlerde akıp duran dereciklerden üstümü çamur etmemek için olağanüstü bir gayret sarf ederek geçtim. Islaklık bir şekilde maruz karşılanır, ama her şeyin dış görünüşüne bakıldığı bu zamanda dikkatli olmak lazım. Merdivenin ortalarındayken ayrı yöne giden iki otobüs geçti. Durak kalabalık değildi. Gerçi kalabalık olsa da belirli bir sıra takip edilmiyor. Bazen durağa yeni gelen birisi yarım saattir bekleyenden önce biniyor. Kimse de buna bir şey demiyor. Sadece ilk durakta binerken sıra oluyor. Orada da araya kaynamaya çalışanlar oluyor bazen. İş çıkışı yorgun ve soğuk altında sıra bekleyen birisi “Hemşerim sıra var. Burada bekleyenler korkuluk mu zannediyorsun?” diyen biri olmasa sıranın en önüne geçecek kadar anlayışsız insanlar çıkabiliyor karşınıza. Neyse ne diyorduk? Hah… Belki de uzun zamandır ilk defa bu sabah işe vaktinde yetişebilecektim. Beş on dakika durakta bekledikten sonra otobüsüm geldi. Yol boyunca çok sayıda trafik lambası var. Her iki yüz metrede bir olduğunu söylesem abatmış olmam. Otobüsün kapısı şoförün “Kardeşim kafanı çeker misin, aynayı göremiyorum. Kapıyı kapatacağım.” uyarısıyla kapandıktan sonra yola döner dönmez kırmızı ışıkta takıldı. Geç kaldığım zamanlarda sadece bu lambaları mazeret olarak sunsam geçerli sayılmalı bence. “Küresel sermayecilerin işi bu.” dedi birisi. Bütün bakışlar telefonlardan kurtulup bir süreliğine bu adama çevrildi. “Nedir öyle olan?” diye sordu biri. Diğeri kendisinden emin bir şekilde “Ne olacak? Bu kırmızı ışıklar. Sen şimdi “Ne alakası var?” diye de soracaksın.” Öbürü “Ne alakası olacak? Trafik kazalarını en aza indirmek için.” deyince diğeri sinirlendi “Hiçbir şeyin farkında değilsiniz. Araçlar en çok yakıt tüketimini kalkış anında yapar. Onun için bu kırmızı ışıkları yapıyorlar. Biz yakıt tüketeceğiz ki küresel sermaye kazanacak.” Öbürü “Abi senin aracın var mı?”diye sordu. Adam “Hayır!” cevabını verince herkes telefonlarına geri döndü.  Kalabalık otobüste sırtımı yaslanabileceğim bir yer aradım. Eğer bunu başarabilirsem telefondan bir şeyler okuyarak yolun sıkıcılığını hafifletebilirdim. Bir sonraki trafik lambası yeşil yanıyordu, ancak biz oraya varana kadar kırmızıya döndü. Şoför ani fren yapmak durumunda kaldı. Bir elimle otobüsün kenarlarından uzanan demire tutundum, diğer elimle tutacaklardan birine yapıştım. Yolcuların dalgalanmasıyla küçük de olsa boşluklar belirdi. Fırsattan istifade camların önüne attım kendimi. Yüzünü görmediğim bir sürü homurtunun buğulu camlara çarptığını düşündüm. Cesaret edip başımı çeviremedim. Her durakta yeni birileri bindi otobüse. “Belediyenin tek arabası bu mu arkadaş? Hey şoför, nefes almaya yer kalmadı. Daha ne diye yolcu alıyorsun?” sözlerini duyunca homurtuların bana olmadığını anladım, rahatladım. Şoförün bu konuda bir suçu olduğunu düşünmüyorum. Yani bu homurtuları işitmesi gereken o değil. Çünkü yolcuları almayacak olsa bu sefer de dışarıda kalan yolcular şikâyet edecek. İçeridekiler de bunu pekâlâ biliyor, ama sesleri yukarıdakilere ulaşmıyor ya da güçleri şoföre yetiyor. Adam her durakta zılgıt yiyor. Sabrını takdir etmeye hazırlanırken ineceği durağı dalgınlık yüzünden kaçıran yolcunun “İnecek var, kapıyı aç.” diye bağırması üzerine onun da sabrı taştı. Otobüsteki yolcular bir anda ikiye bölündü. Bir taraf şoförü, diğer taraf yolcuyu destekledi. İnsan denilen yaratık ne garip başkasının kavgasından, üzüntüsünden kendisine eğlence çıkarıyor. Çoğunluk “Arkadaşım, durağa gelmeden önce butona bas. Bu aracın durak harici yolcu indirip bindirmesi yasak.” diyerek şoförden yana oldu, ama yolcu hatasında ısrar ediyor, kendisini destekleyenlerin verdiği gazla bir şeyler söylemeye devam ediyordu. El, seyre doymazmış. Böyle durumlarda muhatap olmamak en iyisidir. Şoför de öyle yaptı, bir sonraki durağa gelene kadar kapıyı açmadı. Neyse ne diyorduk? Hah… Belki de uzun zamandır ilk defa bu sabah işe vaktinde yetişebilecektim. Yağmur devam ediyor. Ben okuduğum iki hikâyenin etkisindeyim. Yeni bir hikâye okumaya başlayıp başlamama tereddüdündeyim. İnecek olduğum durağa beş dakikadan az kaldı. Bu kadarcık mesafede bile, üşenmeden içimden saydım, beş yerde trafik lambası var. Otobüs sondan üçüncü durakta durdu. Yanımda duran yolcu camın buğusunu siliyordu. Gayr-i ihtiyarî ben de önümdeki kısmı silmeye başladım. Başka zaman olsa bir şeyler yazmaya çalışırdım. Buğu silindikçe yolun diğer yönündeki durakta bekleyenler göründü.

Yağmur, gri asfaltın üzerinde ritmik bir ahenkle düşerken zamanın akışı aniden yavaşladı. Karşı kaldırımda, kalabalığın ortasında bir silüet duruyordu. Duruşu, omuzlarının o hafif kederli eğimi ve şemsiyesini kavrayışındaki o karakteristik nezaket… Hafızamın tozlu raflarında kaybolmaya yüz tutmuş bir hatıra canlanmış gibiydi.

“O olabilir mi?” sorusu göğüs kafesime çarptı. Nefesim daralır gibi oldu.

Şemsiyesinin saçaklarından süzülen damlalar yüzünü bir perde gibi gizliyordu. Israrla ayak uçlarına bakıyordu. Belki de zihnindeki bir düşünceye dalıp gitmişti. Aramızdaki mesafe sadece beş on metre kadar ancak vardı, ama sanki araya koca bir şehir girmişti. Şemsiyesini santimlerle ölçülebilecek kadar azıcık kaldırsa, o belirsizlik bitecek, yüzüyle karşılaşacaktım.

Tam o sırada, sokak başından ondan tarafa gelen bir otobüs göründü. Motorun gürültüsü yağmurun sesini bastırırken, o da hareketlendi. Her şey bir rüya sekansı gibi ağır çekime girdi. Başını yavaşça, sanki bir yükü kaldırırmışçasına yukarı kaldırdı. O birkaç saniyelik zaman dilimi, saatlerce süren bir bekleyişe dönüştü. Sadece bir saniye ya da daha kısa bir sürede sadece gözlerimi kırptım. Gözlerim karşıyı tekrar görmeye başladığında çoktan otobüse binmişti. Kalbim, otobüsün kapıları açılmadan hemen önceki o son karede asılı kaldı.

 İçimden “Nuray!” dedim. “Belki de şemsiye taşımıyor olmamanın sebebi sensin. Ben seninle aynı yağmur altında ıslanma ihtimalini sevmiştim. Bir zamanlar muhtemelen sen de aynı ihtimalin peşindeydin. Çünkü her ihtimale karşı yanından eksik etmediğin renkli şemsiyeni en gök gürültülü yağmurlarda bile açmadığın zamanları biliyorum.” Bir sonraki durakta inip koşarak o otobüse yetişebilir miydim? Bilseydim ki o sendin, yetişemesem de koşardım. Ama ihtimaller peşinden gidemeyecek kadar yorgunum. Neyse ne diyorduk? Hah… Belki de uzun zamandır ilk defa bu sabah işe vaktinde yetişebilecektim. Otobüs son durağa gelince içinden bir insan yığını döküldü. İnen herkes hemen kabanına ya da şemsiyesine sarıldı. Yağmur daha da şiddetlenmişti. Dünya garip bir acele ile bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibi. İşe yürüme mesafem kalmıştı. Acele ile yürümeye başladım. Galiba uzun zamandır ilk defa bu sabah işe vaktinde yetişeceğim. Kapıdan girerken herkes nasıl da şaşıracak.

Yorum yapın