Masthead header

Öykü: Şahin bakışlı kadın | Meltem Çelikel

Oturduğum masaya en fazla bir buçuk metre mesafede bina girişinde ayakta duruyordu. Yanındaki iki küçük erkek çocuğu dikkatimi çekmişti. Yaşlarından beklenmeyen bir olgunlukla, sabit, dokunaklı, itaatkâr, neredeyse kıpırdamadan bekliyorlardı. Omuzları düşük, kalpleri belki de cesaret ve korkunun eş zamanlı çarpıntısıyla yorulmuş iki küçük erkek çocuğu…

Kadın birisini bekler gibi arada başını uzatıp yola bakıyor, sonra hemen geri çekiliyordu. Yüzü morluklar, şişlikler içinde, hali tavrı son derece tuhaftı.

Restoran tıklım tıklım dolu, garsonlar ellerinde tabaklarla, bardaklarla masalara yiyecek yetiştiriyor, insanlar elektrikli ısıtıcıların altında, serin ama güneşli bir sevgililer gününde dışarıda oturmanın keyfini çıkarıyordu. Trafik oldukça yoğun, kaldırımlar insan doluydu. Şubatın on dördüydü…

Kadın ellerini, iki yanındaki küçük çocuğa kelepçeyle sabitlemiş gibiydi. Dünyanın tüm kuvvetleri toplanıp gelse büyük ihtimalle o anda bu kilidi açamazdı.

Kumral düz saçlı, kalkık burunlu, kocaman ela gözlü zayıf çocuk başını kaldırıp korkudan sesini içine kaçırarak;

-Anne! dedi.

Kadın eğildi;

-Yavrum!

Çocuğun yüzü hafifçe kızardı ve sessizce, bir suç işliyormuş gibi;

-Acıktım, dedi.

-Teyzen şimdi gelecek Osman, az sabret.

Diğer tarafında, gözlerini kırpmadan derin bir boşluğa bakan, sarı püskül gibi saçlı, kocaman yeşil gözlü, kalkık burnunun üzeri çillerle dolu küçük oğlan titriyordu.

Öyle stresli öyle çaresiz ve bitkin gözüküyorlardı ki onları izlediğimin farkında bile değillerdi. O anda çalan telefonuma bakamıyor, garsonun gelip “Efendim, kusura bakmayın, yoğunluk var, misafirinizi bekleyecek misiniz yoksa siparişinizi alayım mı?” diyen sesini duyuyor, cevap veremiyordum.

Kadının gözlerini korkuyla açıp, çocukları neredeyse iterek birden bina girişindeki bir köşeye saklanır gibi çekilmesi iyice dikkatimi çekmişti. Yola doğru baktığımda, otuz beş-kırk yaşlarında kahverengi gömleğini açık renk pantolonunun içine sokmuş, ellerini yumruk yapmış, boynundaki damarlar uzaktan dahi gözükecek şekilde şişmiş, bir o tarafa bir bu tarafa koşan adamı gördüm.

İnsanlar o kadar kendine, keyfine dönük ve umursamazdı ki adamın öfkeli, sinirli, söylenen, ellerini yumruk yapmış, dikkat çekici halinin farkında bile değillerdi.

Kahverengi gömlekli adamın gözden kaybolduğu sırada, bina görevlisi olduğunu tahmin ettiğim birisi, giriş kapısına neredeyse yapışmış yüzü yara bere içindeki kadına yüksek sesle;

-Kime baktınız? diye sordu

Kadın irkildi;

-Yok kimseye bakmıyoruz! Kardeşimi bekliyoruz da…

Adam şüpheyle kadına, sonra da yanında korkuyla titreyen iki çocuğa baktı;

-Az ileride beklerseniz iyi olur, sonra yönetim bana kızıyor, ben ne yapacaksam, lokantaya kiraya verirken düşüneceklerdi, geçecek yer kalmadı…  diye söylenerek apartmana girdi.

Kadın iki çocuğu ellerinden çekerek oturduğum masaya doğru iyice yaklaştı ve saksıda yan yana dizilmiş üç bodur çam ağacına neredeyse yapışarak durdu. Saklanıyor oldukları aşikardı. Korkuyla harmanlanmış panik hali veya çaresizliğin attırdığı adımlar daha şüpheli ve tuhaf görünmelerine neden oluyordu. 

Anlaşmış gibi, üçü aynı anda, sessizce yere çöküverdiler. Yolda bir şeyler arar gibi bir o tarafa bir bu tarafa koşan adam tekrar ortaya çıktı ve hızla restoranın girişine yanaştı. Kapıda bekleyip müşterileri karşılayan görevlinin konuşmaya çalışmasına aldırmayarak içeriye daldı. Orada yemek yiyen insanlara hiç benzemeyen, diken gibi sivri, batmaya hazır hali müşterilerden bazılarını tedirgin etti. Ellerindeki çatalları, bıçakları bırakıp aralarında konuşarak gözlerini adama diktiler. Telaşlı adımlarla bir kapalı bir açık bölüme girip masalara tek tek baktı. Onu durdurmaya çalışan görevlileri eliyle iterek geldiği gibi hızla çıkıp gitti.

Kadın iki çocuğuyla saksıdaki çam ağaçlarının arkasında yerde oturuyor, çocuklar kıpırdandıkça onları eliyle bastırarak durduruyordu.

Oturduğum masa ağacın tam yanında olduğundan, gürültüye rağmen nefes alıp verişlerini duyuyor içlerindeki korkuyu hissedebiliyordum. On beş-yirmi dakika önce hayatımda ilk defa gördüğüm insanların yürek parçalayıcı hali içimde dünyadaki kibirli, fütursuz, kendinden zayıfı ezen kişilere karşı çoktan filizlenmiş olan kızgınlık ve öfke tohumlarını sulayıp büyütüyor, mantığım hikayesini bile bilmediğim bu olaya bulaşmanın doğru olmadığını söylüyordu.

Kahkahalar yükseliyor, yemekler, kalp şeklide kurabiyeler, kırmızı pastalar masalara gidiyordu. Bir çiçekçi, sepetinden aldığı kırmızı gülleri müşterilere uzatıyor, en güzel aşk şarkıları sevgililer için çalıyordu.

Kız arkadaşımla öğle yemeği yemek için ayırttığım masada onu beklerken şahit olduğum, kimsenin farkında bile olmadığı bu olay, çocukların süzgün, zayıf, korkmuş hali bana dokunmuştu.

Kahverengi gömlekli adam gözden kayboldu. Kadın iki çocuğun elini bırakmadan hafifçe kalkarak etrafa baktı. Sonra onları da kaldırdı.

Küçük çocuk yan masaya gelen pizzaya bakışlarını dikti. Gözlerinden yaş akıyordu. Garson yanaşarak;

-Baksana! Müşteriler rahatsız oluyor. Başka yerde dilenin! dedi.

Kadın korkuyla baktı. Neden olduğunu, nasıl olduğunu, hatta bana ait olup olmadığını hala anlayamadığım bir ses boğazımdan koparak adeta gürledi;

-Onlar benim misafirim, bekliyordum, gelin gelin!..

Ayağa kalkıp yaklaştım. Garson şaşırmış, kadın şaşırmış, çocuklar şaşırmıştı.

-Ama efendim, bu halde giremezler, üstelik yerimiz de yok…

Öyle sinirli baktım ki garson iki elini havaya kaldırıp çaresiz bir yüz ifadesiyle;

-Peki ama beni zor durumda bırakıyorsunuz, dedi.

-İki sandalye daha alabilir miyiz, haydi gelin ayakta durmayın, dedim ısrarla.

Korkuyla, kıpırdamadan bekleyen kadının yanına gidip alçak sesle;

-Yardıma ihtiyacınız olduğunu fark ettim, lütfen gelin, en azından çocuklar bir şeyler yesin.

O anda iyice yakından gördüğüm, vicdansız bir el veya eller tarafından dağıtılmış, perişan edilmiş yüzü içimi parçaladı. İlk defa çocukları bıraktı, parmakları saklamak ister gibi yanaklarında gezindi.

Kumral düz saçlı, ela gözlü çocuk yere bakarak;

-Anne çok acıktım, dedi.

Kadın telaşla tekrar ellerini tuttu. Bana bakarak başını hafifçe salladı. Onlara yol gösterdim, masaya geldik. Garsonun ilave ettiği iki sandalyenin yanına bir tane daha koydum, yan yana yola arkası dönük bir şekilde dizdim. Üçünün de gözlerinde aynı korku ifadesi vardı, oturdular.

Yüzünde şişlikler, iyileşmiş ve belki de hiç iyileşmeyecek yaralar olsa da altındaki güzellik kendini ele veriyordu. Şaşkınlık ve korkuyla bana baktı. Açıklama yapması gereken aslında kendisiyken benden bir açıklama bekliyor gibiydi. Bir süre hiç konuşmadan ürkek ve tedirgin  bana, utanarak çeşit çeşit yemekler servis eden garsonlara ve arkasını dönmeden korkuyla görüş alanına giren yerlerdeki insanlara baktı.

Morarmışlığın sebep olduğu siyaha yakın bir renkle çevrelenmiş karaltının içinde duran sağ gözü seyiriyor, yeşil gözbebeği kan denizinin içinden kurtulmaya çalışan bir kuş gibi kanat çırpıyordu. Belli ki en kuvvetlisinden bir erkek yumruğunu ıskalamış sol gözü şanslıydı, ceylan kıvrımıyla kaşına doğru kavisli, yeşilin birkaç güzel tonundan torpilli ama ürkek, ama çileli ve öyle güzel öyle derin bakıyordu.

Bakışlarını iki yanında oturan çocuklara çevirdi, sol gözünden kocaman bir damla yaş yaralı güzel yüzünden yuvarlandı. Sağ gözü yaşaramayacak kadar sarsılmış, ezilmiş, örselenmişti, biraz yaşarıp öylece bekledi.

Ben şaşkınlığımı üzerimden atınca çocuklara;

-Eveet ne yiyoruz bakalım? Ben de burada tek başıma sıkılıyordum, şimdi iki küçük arkadaşımla yemek yiyeceğim ne kadar şanslıyım! dedim.

İkisi de ifadesiz, donuk, inanmaz gibi bakıp aynı anda başlarını yere doğru eğdiler.

-Tamam demek ki o zaman ne yiyeceğimize ben karar vereceğim, diyerek masaya menüyü bıraktıktan sonra bekleyip bir bana bir de masadaki üç yabancıya hayretle bakan garsona;

-Bir karışık pizza, yanında bol kızarmış patates olan iki hamburger ve bir de ızgara köfte lütfen, diyerek sipariş verdim.

Sık sık yola doğru bakıp, masamdaki üç misafirin canını yakmış olduğundan artık emin olduğum, etrafta volta atan gizemli, öfkeli adamın hala oralarda olup olmadığını kontrol ediyordum.

Annesi seslenirken isminin Osman olduğunu öğrendiğim küçük çocuk yan masalardaki yemeklere kaçak bakışlar fırlatıyor, sonra bana bakıyor, göz göze gelince başını hemen yere eğiyordu. Onların en zayıf yerinden tam isabet almış, yaralanmış kalplerini tedirgin etmemek, kırmamak için ben de susuyordum. Hep birlikte bir süre sustuk.

Kadın alnını kırıştırdı, ağzını açıp bir şeyler söyleyecek oldu, sonra sessiz kalmaya devam etti. Bakabilen, belki de görebilen tek gözünde dünyanın söylenmemiş tüm sözlerini içinde toplayan öyle bir ifade vardı ki o konuşmadı, ben anladım.

Garson yemekleri getirince iki hamburgerin çocukların, köftenin annelerinin, pizzanın da benim için olduğunu söyledim. Önlerindeki tabaklara bir süre baktılar. Osman gözlerini hamburgerden alamıyor olsa da içine işlemiş korku bir çocuk gibi hareket etmesini engelliyordu. Bir dilim pizzayı elime aldım;

-Eh haydi bakalım, ben çok acıktım, başlayalım, dedim.

Kadın yemek yemeleri için çocukların elini bıraksa da montlarının cep kısmından tutuyor, onlara üzüntüyle, şefkatle bakıyordu. Osman hamburgeri ve patatesleri nefes almadan yerken diğer çocuk bir süre bekledi. Sonra o da dayanamayıp boğulurcasına, ağzını doldurarak önündekileri silip süpürmeye başladı. Anneleri kendi tabağındaki köfte, pilav ve patatesleri ikisine bölüştürdü ve tekrar montlarının etek kısmından tuttu.

Ara sıra minnetle çoğu zaman da neden yardım ettiğimi hiç anlamamış gibi şüpheyle bakıyordu.

Dayanamayarak;

-Size yardım etmek istiyorum, ne yapabilirim? Diye sordum.

Kadın hemen ayağa fırladı, çocuklar da aynı anda kalktılar. Osman elindeki patates kızartmasını tabağa bıraktı, elini ceketinin içindeki eski örgü süvetere sildi, ikisi de başlarını önlerine eğdiler. Gideceklerini anlamıştım, bir yandan etrafı kontrol edip aynı zamanda birkaç şey söylemek üzereyken kahverengi gömlekli adamın koşar adımlarla yoldan geçen bir kadının yanına yaklaşıp kolundan çektiğini gördüm. Benim dikkatle bir yere baktığımı fark eden masadaki kadın gayriihtiyari aynı yöne doğru dönüp adamı gördü. Yüzü kül gibi oldu ve çocuklarla birlikte masanın altına doğru yere çöktü. Yan masalardan bir iki kişinin dönüp baktığını görünce gülümseyerek;

-Çocukların bilyeleri döküldü de onları topluyorlar, dedim.

Bu kadar hızlı yalan söyleyebilmeme, dikkati yerdeki üç çaresiz insanın üzerinden geri çekmek için müşterilerle diyaloğa girmeme kendim bile şaşırdım.

Kahverengi gömlekli adam bir süre sonra tartıştığı kadının kolunu bırakıp yürüdü, bir dükkânın önünde durup göz hapsine aldı. Kadın hızla yürümeye başladı, adam da onu takip etti.

-Çıkabilirsiniz, gittiler dedim.

Yerden temkinli bir şekilde kalktılar. Kadın ilk defa konuştu;

-Tek miydi? Diye sordu.

-Bir kadınla tartışıyordu?

-Nasıl bir kadındı?

-Çok iyi göremedim, uzun saçlıydı, kırmızı bir mont vardı üzerinde…

-Sarı mı?

-Nasıl?

-Sarı saçlı mı?

– Evet. Kim bu adam ne istiyor sizden?

-Hiç tanımıyoruz, kimseyle bir ala veremiz yok! diye kestirip attı.

Çocukları kendine doğru çekti, kollarının altına aldı, omuzlarını kaldırdı, göğsünü şişirdi, büyüdü, devleşti… Sanki yüzündeki yaraları, kalbindeki derin sızıyı çekip aldı… Tüm acıları birlik olup, avına nokta atışı yapmaya hazırlanan şahin bakışlı gözlerine kaya gibi oturdu.

İlk gördüğümde gözleri ceylana benziyor içimden. Oysa hazırladığı pençelerini geçireceği avı bulmak için tarama yapan şahin gibi bakıyordu. Suskunluğundan kopan feryat kulaklarımı sağır etti. Bir daha verilmemek üzere çocukluğu elinden alınmış iki sevimli yüz hayatım boyunca unutmayacağım, unutamayacağım bir şekilde belleğime kazındı.

-İsmim Murat, bu da kartım, üzerinde telefonum yazılı lütfen alın, belki bir yardımım dokunur, dedim ve kartı masaya bıraktım.

O sırada telefonum çaldı, arayan sevgilimdi. Ayağa kalkıp bir iki adım gittim, yan döndüm, konuşmaya başladım. Geldiğinde şaşırmasın diye içinde bulunduğum garip durumdan, masada benimle oturan konuklarım olduğundan bahsettim.

“Yarım saate oradayım” dedi. Görüşmemiz çok kısa sürmüştü, masaya döndüğümde yan yana dizilmiş üç sandalye boştu. Gitmişlerdi. Masaya oturduğumda katlanmış, buruşuk bir yirmi liranın tuzluğun altına bırakılmış olduğunu gördüm.  Kartı almışlardı. Etrafa bakındım. Kahverengi gömlekli adam hala ortalıkta dolanıyordu, bir süre oyalandı, sonra hızla yürüdü ve gözden kayboldu. Öylece kalakalmıştım, sevgilimi beklerken ne yapacağımı bilemez bir halde kıpırdamadan oturdum. Dakikalar önce misafir ettiğim ama hiç tanımadığım Osman, annesi ve kardeşini düşündüm. Bir süre iki küçük çocuğun masanın altına düşürdükleri küskün bakışları aradım. Başımı gökyüzüne çevirdiğimde, şahin bakışlı bir kadının kanatlarında iki küçük serçenin uçtuğunu gördüm. İçimden “Bir yolunu bulacak, bulacak…” dedim. Sonra derin bir iç çekip gülümseyerek arkama yaslandım.

edebiyathaber.net (28 Nisan 2022)

  • Nazan Çinko - 29/04/2022 - 23:13

    Çok beğendim. Ajitasyona sığınmadan toplumsal bir yaraya parmak basmış ve duyguları bize geçirebilmiş bir öykü olmuş.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r