
İçeriden gelen gürültüyle güzel bir uykudan uyandım. Belki uyanmadım hala rüyadayım.
Ebem başında yazmanın üstüne sardığı çekisiyle yine başköşeye oturmuş. Önlüğünü artmış. Öyle diyor kendisi: Önlüğü artmak. Eteğinin üstüne bir de önlük ardınır. Salt dedikodu ama. Kızları, oğlu, ciğerinin bağından yanasıca damatları…
Yanında babaannem. Ebemi sevmez ama onsuz da yapamaz.
Dedem karşılarında. Elinde sineklik. Daha kapılara takılan sineklikler o kadar yaygın değil demek.
Yan odadan tanıdık sesler geliyor. Dayımın çocukları: Halil abim, Hasan. Murat var bir de ben. Şımarıyoruz.
Ebemin sesi duyuluyor:
“Tepişmeyin eşşek sıpaları!”
Dedem de konuşuyor ama anlaşılmıyor. Kesin sövüyor.
Biz dinlemiyoruz onları. Onların kızmasından korkulmaz ki! Birazdan yanlarına gideriz. Başımızı okşarlar. Ebem, kuşağından kâğıda sarılmış şıplangı şekerleri çıkarır. Cam gibi. Rengârenk. Onları kapışırız. Dedemin de canı çeker ama babaannem izin vermez.
Şekeri çıkar dedemin. Yememesi lazım. Ama babaannem görürken. Yoksa mutfakta babaannemin görmediği zamanlar ne tatlılar ne üzümler ne karpuzlar götürmüşüzdür beraber.
“Babaannenize anmayın sakın!” diye tembihlemiştir. Hiç anmadık. Dedemi ele vermedik. Biz anmadık ama dedemin halinden anlaşılırdı yedikleri.
“Len! Ne yidin sen yine?”
Yalan söylemezdi dedem. İnkâr da etmezdi:
“Çocuklar yirken ben de kapıştırıvedim.”
Bilir babaannemin bize kızmayacağını. Bize kızmazdı ama kocasını sıkı fırçalardı. Babaannem hanımağadır. Ev, zamanında İzmir’e göçmüş. Dedemle ikisi hastaneye memur olarak girmiş. Oradan emekli olunca gerisin geri köye… O yüzden “babaanne” zaten. Bazen garezine “ebe” derdim. “Hayır, babaanne!” derdi.
Gençken bize gücendiği olurdu. Ancak sevdiklerine küserdi zaten. Sevmedikleriyle savaşırdı. Bilenirdi. Hınç beslerdi. Bize, çocuklarına-torunlarına, ise yüzü düşer; durgunlaşır. Amazon’da gelse kabilenin reisi olacak o kadın boynunu büker, içine kapanık bir öksüz olur çıkardı.
Anam da yamaçlarında hazır kıta. Nasıl genç! Saçlarına kır düşmemiş, dizlerine ağrılar inmemiş daha. Hayat dolu, güçlü. Ne yapsak güler geçer. Kızması bile sevmek gibi. Dövmesi gıdıklamak…
Sütlaç yapmış. Ağzımın suyu aktı yattığım yerden. Annemin sütlacı lebaleb pirinç doludur. Sonraları farklı pastanelerde çeşit çeşit sütlaç yedim. Tariflere uygun, leziz, pahalı… Hiçbiri o tepeleme pirinç dolu sütlacın yerini tutamadı.
Çocuklar hepimiz ikişer kâse yiyoruz. Ebemle babaanneme de var ama dedeme yok. Annem göz ucuyla kaynanasına bakıyor. Babaannem az merhamete gelip küçük bir kâse de dedeme izin veriyor. Annemi sıkılıyor sonra.
“Kalan varsa sakla da bu, gizli gizli yemesin!”
Şimdi her bir yeri dökülen evin yeni halleri. İzmir’den geri döndüğümüz günler olsa gerek. Üzerimizde şehirli gömleğini hiç taşımadık. Dışarıdan nasıl görünüyorduk bilmiyorum. Belki başkaları yakıştırdı ama biz hiç hissetmedik. O havalara girmedik. Kırk yıllık köylü gibiydik ikinci günden. Köylüydük zaten de şehri, İzmir’i unuttuk gitti. Belki orada da varoşlarda oluşumuzdan. “Kırk yıllık” şehirli olamayışımızdan.
Bir korna sesiyle yattığım yerde irkildim, içim üşüdü. Çocuklar kapıya koşuyoruz. Hepimiz bu kornayı biliyoruz: Dayımın traktörü. İtiş kakış kapıya çıkıyoruz. Hadi tarlaya! Asıl eğlence şimdi başlıyor. Hepimiz lastikleri ayağımıza geçiriyoruz. Artık tarlada n’apacaksak? Traktörün kasasına doluşuyoruz. Gözüme dayımın çifte kırmasıyla mermileri ilişiyor. Deriden fişeklik kasanın kenarına takılmış. Hepimizin hayali ileride bir gün fişekliği belimize sarıp tüfeği omzumuza takıp ava çıkmak! Hüseyin; kasaya binmemiş, dayımın terkisinde oturuyor. Bizim eve hiç gelmemiş. Dayımın ortancası Hüseyin. Benim yaşıtım. Ona dair pek bir şey hatırlamıyorum. Hasan’a benziyor. Onun büyüğü. Sarı o da. Daha sert, az konuşur, aramıza daha az karışır. Büyümüş de küçülmüş cinsinden bir çocuk.
Dayım tarlada Halil abimi çalıştırır. O, bizden biraz büyük ya. “Halil suyu çevir! Halil arığı düzelt. Halil hortumu topla! Halilllll, fidanları ezme!” Dayım babayiğit adamdır ama ne ister bu Halil abimden? Ona yüklenir ha bire. En büyük oğlu olduğundandır n’olcak! Hüseyin şehzade gibi yanında gezer daim, her işi Halil abim görür. Her fırçayı da o yer tabii.
Tarla, bizim Banaz Çayı’nın kenarında. 8-10 dönüm vardı sanki. Şimdi çoğunluk apartman. Dayım o günden sonra gidemedi tarlaya. Üç paraya sattılar. Dediğim gibi biz canımız ister balık tutarız, canımız ister anadan üryan yüzeriz. Yabancı mı var sanki! Keyfimiz gelir hep oturduğumuz koca cevizin dibine ateş yakar; balık tutamazsak patates, darı közleriz. Banaz Çayı’nın yazın bile soğuk suyunda üşür, ateşte ısınırız. O gün de hep yüzdük.
Dayım tarladan bir kucak darı koparmış, ateşin yanında oturan bizim önümüze attı. “Alın bunları ütün de yiyelim. Halil, çay düzenlerini getireydik keşke!”
“Halil abim bizdeydi dayı. Ne bilsin çocuk? Sen getireydin ya!” dedim. Gelebilecek bir fırçadan kurtardım Halil abimi. Dayım tek gözünü kısıp geldiğimiz yola doğru baktı. Halil abimi köye göndermeyi kurdu kesin ama köye, eve gönderse yol uzak. Vazgeçti. Halil abime acıdığından değil. Dönene kadar akşam olacağından.
Cebinden tütün kutusunu çıkardı. Bir sigara sardı. Dudağının sağ yanına oturttu. Dayım sigara yakınca o sigara ne zaman yere düşecek diye ona bakarım ben şaşkınlıkla. Üst dudağa değmeden yanar biter. Bir iki ya çeker ya çekmez. Dayım keyifle konuştukça sigara da bir aşağı bir yukarı oynar durur. Hiç düşmez.
Hüseyin’e baktı sonra. “Çift kırmayı al da gel kasadan.” Hüseyin uçtu. Halil abim kızgın ama sessiz. Her işi ona buyururken tüfeği Hüseyin’e getirtiyor hâlbuki ona dese… Demez ki! Nerede bir angarya var. “Halil koş!”
Hüseyin kasıla kasıla tüfeği almaya gitti. Biz ateşle oynuyoruz. Dayım bir sigara daha sarıyor. Halil abim, Hüseyin’in ardından bakıyor.
Tüfek gelene kadar biz diğer oyunu kuruyoruz bile. Az önce yüzdüğümüz yerde balık tutacağız. Murat yedeğinde getirdiği patates çuvalını çıkartıyor. Uç uca ekleyip ağ yapacağız. Birimiz alttan balıkları sürecek, iki kişi üstten patates çuvalından ağla balıkları yakalayacak. Ateşte közleyip yiyeceğiz. Paçaları sıvadık bile.
Hüseyin ileriden göründü. Omzunda çift kırma. Deri fişekliği beline dolamış. Yine kasıla kasıla geliyor. Halil abim öfkeli. “Çabuk yürü len! Dipçiği toprağa sürtme!”
Dayım, Hüseyin’in kasılmasından keyifli. Halil abime çatıyor. Yakıştırıyor tüfeği kıymetli şehzadesine. Sigara dudağında inip çıkarken bir şeyler söylüyor. Biz oralı değiliz. Anlamıyorum ben. Balıklarda aklım.
Dayım çift kırmayı Hüseyin’in omzundan alıyor. Toprağın üstüne bağdaş kurmuş. Tüfeği kırıp fişeklikten iki mermi alıyor. Yerine takıp tüfeği hazır ediyor. Etrafta atacak yer bakınıyor. Biz balık işini şimdilik unutmuş hayran hayran onu seyrediyoruz. İleride bir karabatak mıdır çulluk mudur bir şey görüyor dayım. O yana doğru seğirtiyor. Bize gelmeyin diye el ediyor. Yanında yalnız Hüseyin’e yer var. Halil abim öfkeyle iki domates fidanını eziyor. “Fidanların ne günahı var Halil abi?” demiyorum. Hem kızgın hem haklı bence. Her şeyi kırabilir.
Az sonra bir mermi sesi! Güm! İçim cız ediyor. Dayımın sesi heyecanlı. “Aha koş Üsen!” Hüseyin koşuyor ama nafile! Kuş falan yok. Iskalamış dayım. İki kişi mutluyuz, biri ben. Kuşa acıdığımdan… Ne güzel adı var: Çulluk. Diğeri de Halil abim. Dayıma kızdığından…
Biraz daha dolanıp geliyorlar dayımla Hüseyin. Dayım çift kırmayı altına oturduğumuz cevizin dalına asıyor. “Bunu elleşmeyin.” diyor. Bizim balık planı olmasa belki ilişirdik ama onu unuttuk gitti. Biz üçümüz çayın kenarında alıyoruz soluğu. Halil abime yeni bir iş buyuruyor dayım. Hüseyin de dayımın peşinde. Artık nereye gittiyse.
Sonraları onca zaman balıkla uğraşmışım, envaiçeşit olta almışım, balığa çıkmışım ama o günkü kadar balığı hayatımda tutmamışım. Alttan balığı sürüyor Murat. Biz de Hasan’la çuvalın iki ucundan tutmuş, gelen balığı gözlüyoruz. Balık çuvala yanaşınca tutup kaldırıyoruz. Öyle kolay, öyle güzel, öyle eğlenceli ki!.. Safi mutluluk içimdeki. Rüyamda bile keyifleniyorum. Balıkları kıyıda açtığımız su dolu bir çukura biriktiriyoruz. Bakarsın merhamete gelir, hepsini çaya geri atarız. Kaç balık tuttuk, ne kadar geçti bilmiyorum. Canım hiç balık yemek çekmiyor ama bir sürü tutuyoruz.
Tam o an! Biz çuvalın ucunda yaklaşan balığı gözlerken. Güm! İrkiliyorum. İrkiliyoruz. Çuvalı bırakıp birbirimize bakıyoruz. Koca cevizin dibinden bir çığlık, bir inilti: “Allah!”
Balığa dalıp tarladan epey ileri gitmişiz. Koş koş bitmiyor. Dayım çayın karşısına geçmiş, o da yarı beline kadar suya dalıp cevizin dibine koşuyor. Sonra bir feryat da o koparıyor. Dayımın acılı sesi hep kulaklarımda. Uzaktan Halil abimi gördüm. Tüfek elinde, öylece donmuş. Çaydan çıkıp cevizin dibine gideceğim ama…
Yattığım yerde uyandım. Devamını hiçbir rüyamda göremedim. Anamın eski yatağında doğruldum. O son manzara yine gözümün önünde. Dayım Hüseyin’i kucaklamış. İlçeye hastaneye götürecek. Yayan. Neden traktörü almamış? Bilmiyorum ama orada aklını kaçırmış zaten. Dayımın her yanı kan, kıpkırmızı. Hüseyin’in kanı!



















