Öykü: Park | Emel Zehra Tunçinan

Kasım 14, 2023

Öykü: Park | Emel Zehra Tunçinan

Hava 43 derece. Şehir dev bir sauna. Güneş bir şeye kızdı ya da biz yeryüzünün canına okuduk. Dört milyar yılın sonunda olacağı bu. Çocukluğumun dolaştığı evin mutfağında sıcaktan yorulmuş yetişkinim. Mevcut havayı döndüren ve kafama sığmayan saçlarımı dans ettiren vantilatörün karşısındayım. Babam gri atleti ve daha az gri şortuyla süzüldü içeriye. Gül desenli örtüyle kaplanmış masanın diğer ucuna yerleşti. Gözleri önünde hep. Kafayı pek kaldırmıyor artık. Konuşsam duyar mı ya da göz teması kurar mı emin değilim. Arkadaşım yeni yazdığım öyküyü seslendirmiş. Telefonun son sesiyle dinliyorum. Hikâyenin zamanını biliyorum. Ama duygular kayıp. Demek ki içimde o kelimeleri bana yazdıran ne varsa bitmiş. Güneşin doğup batması ve ertesi güne bir şey bırakmaması gibi. Her şey anlık.

“Ne dinliyorsun?” diye sordu beyaz saçlı adam. Babamın saçları 30 yaşından beri beyaz. Yani benim onu ilk gördüğüm günden beri. Mavi mavi baktı yüzüme. Gerçekten soruyordu. Babam cümle kurmayalı ne kadar olmuştu?

“Öykü dinliyorum baba. Ben yazmıştım.”

“Sen öykü mü yazıyorsun?”

İkinci soruyu da sordu. Babama sıcak yaramış olsa gerek. Bizim beynimiz uyuştu, onda azalan hücreler atağa geçiyor.

“Evet, yazıyorum baba.”

“Hadi oku bakalım.”

“Okuyayım mı, ciddi misin?”

“E yazıyorum dedin ya.”

Bu akşam daha fazla şaşırma ihtimalim yok herhalde. Okuyayım o zaman.

“O yanımdaydı ama yoktu. Görünmeyen kelepçeyle bağlıydık birbirimize. Aynı yere gidiyorduk mecburen. Uzaklık yeniden tanımlanıyordu bu ilişkide. Başkasının gölgesi vardı artık gözlerinde. Kopmalıydık. Canımızı yakan ne varsa saçmalıydık ortaya, ne kadar kan dökülecekse dökülsün. Bu yabancılık bitmeli. Sonunda yalnızlık olsa bile…”

“Böyle bir şey işte baba.”

“Kim ki bu?”

“Kimse değil. Hayali karakter baba.”

“Olmaz. Kanlı canlı biri bu.”

Canlı gibi görünen ellerine baktım. Beyaz zemin üzerine yeşil dalların uzandığı ellerine.  Bunlarla götürürdün beni parka. Pazar günleri. Hiç sekmezdi. Sabırsızlıkla beklediğim, bana ayırdığın tek zaman dilimi o bir saat. Çok kıymetli. Borsada bile değer biçilemez. Park eve yakın diye üzülürdüm. Uzak olsaydı birlikte daha uzun yürürdük. Beyaz avucunda kaybolan minik elim ve sana uydurmaya çalıştığım küçük adımlarım. Bu etkinlik senin için yazılmamış, söylenmemiş görevdi; o zamanki az gelişmiş aklımla bile bilirdim bunu. Çocuklar hiç yanlış hissetmez. Olsun, razıydım her şeye. Yeter ki yanımda ol. Ne anlatsan gülerim, ne söylesen yaparım, söz.

Sarıdır benim rengim, sen hatırlamazsın tabii. Sarı salıncağı seçerim hep.

6 yaşındayım. Yürürken uyduruyorum bir şeyler. Konuşuyorum sürekli. Toplam 60 dakikamız var. Ne eksik ne fazla. Hava yine sıcak. Gerçi burada hava yılın altı ayı hep bezdirici, terletici, bunaltıcı. Hafif kırlaşmış saçların, uzun boyun, mavi gözlerin, beyaz teninle yabancı bir filmden fırlamış gibisin. Göçmen güzelliği genetik şansın senin. O zamanlar yanında nokta gibi duran halimle sarımtırak kafamı kaldırıp bakıyorum sana. Sırf yakışıklı olduğun için bile sevebilirim seni. “Hadi kızım geldik. Seç bir salıncak, sallan bakalım.” Terlemiş alnını pantolonunun arka cebinden çıkardığın kare desenli mendiliyle siliyorsun. Annem yıkar, ütüler bu mendilleri. Her gün temizini koyar cebine.

Ben sarı salıncak boş diye sevine sevine koşuyorum tozun toprağın içinde. Annemin giydirdiği deterjan kokulu, pembe elbisemin kirleneceğini hiç düşünmeden. Usul usul, mutlu mutlu ileri geri sallanıyorum. Yanımda bir erkek çocuğu var. Onun da saçları sarı, kısa pantolon giymiş, askıları bile var. Yaşıtım gibi duruyor. Sevmiyorum oğlanları. Hayatım boyunca sevmedim. Sen tam karşımda, güneşten rengi değişmiş bankta oturup sigara yakıyorsun. Bu mereti yirmi yıl daha, bir sabah mide kanaması geçirene kadar içeceksin. Sana bakıp gülümsüyorum. Orada beni bekleyişin tarifsiz huzurla dolduruyor içimi. Yüzüm, gözüm, kalbim gülüyor seni izlerken. Güveniyorum sana. Hem de çok. Ama bana bakmıyorsun. Cam gözlerin başka yöne kilitlenmiş. Ben de kafamı çeviriyorum baktığın yöne doğru. Benim sağımda senin solunda başka bir bankta oturan puantiye elbiseli, sarı saçlı; dudakları, tırnakları, ayakkabıları kırmızı bir kadın var. Parlayan bir kadın. Televizyonda gördüklerimden. O da babama bakıyor, hatta gülümsüyor ya da bana mı öyle geliyor? İçimdeki huzur kayboluyor birden. Dudaklarım aşağı iniyor. Keskin dişli hayvan vücudumda anlayamadığım bir yeri ısırmış da kanımı emiyormuş gibi…

Kim bu kadın, nereden çıktı? Önümdeki bu garip manzarayı izliyorum gözlerimi ayırmadan. Arkadaşıdır belki. Ama kadın-erkek arkadaş olmaz der babam. Kaç saniye geçiyor, dünya kaç kere dönüyor bilmiyorum. Park ve salıncak eğlendirmiyor artık. Eve gitmek istiyorum hemen. Uzun adam birden kalkıp sakinleştirmeye çalıştığı adımlarla kadının olduğu yöne ilerliyor. Kadın da zarif bir hareketle karşılık veriyor. Şimdi ikisi de ayakta. Kaşlarım çatık. Havaya karışan, benim duyamadığım sözcükler var aralarında. Babam sigara uzatıyor kadına. Kadınlar herkesin içinde sigara içer mi? Dayımın karısı içiyor ama evde. Annemin elinde hiç görmedim sigara. Alıyor ince, uzun parmaklarıyla. Babam hiç görmediğim incelikle gülüyor kadına. Kolay kolay gülmez halbuki. Annemin söylediği hiçbir şey de keyiflendirmez onu. Bu baştan aşağı kırmızı kadın ne anlatıyor da babamın otuz iki dişi de ortada?

Bugün pazartesi olsaydı da gelmeseydik keşke. Ben hem şahit hem hâkim oluyorum. Onlar da sanık. Suç ne peki? Babamın gülmesi mi? Böyle gülmek yakışıyormuş ona. Daha yakışıklı oluyor, kadın da daha kırmızı. Gördüğüm en uzun boylu kadın olabilir. Elleriyle sarı saçlarını arada bir arkaya atıyor, babama konuşurken utangaç gülümseme yerleşiyor kırmızı ağzına. Kirpikleri uzun, gözlerinin etrafında gölgeler, güldükçe gözüken düzgün ve beyaz dişler… Annemin dişleri takma. Erken yaşta dişleri dökülmüş, ne yapsın. Dudak okuma diye sonradan öğrendiğim şeyi o zaman bilseydim keşke. Çok yakın ama çok da uzaktalar. Yanlarına gitsem babam kızar şimdi.

Sallanmadığım o salıncakta kaç dakika oturdum, önümde anlam veremediğim ikiliyi -evet ikili olmuşlardı- ne kadar göz hapsine aldım, hatırlamıyorum. Belki de değer biçemediğim o altmış dakikayı orada geçirdim. Babam bir kez dönüp bakmadı bile. Gözlerimi kapattım ve neden bilinmez yeniden sallanmaya başladım, ama bu defa hızlı hem de çok hızlı. Saçlarım yüzümü kapatıyor, elbisemin etek kısmı havalanıyor. Rüzgâr oluyorum. Kendimi boşluğa savuruyorum. Gözlerimi açtığımda toprak tadı var ağzımda, dilimde. Alnımda, yanaklarımda, çenemde belli belirsiz bir acı. Avuç içlerimde ve dizlerimde bir sızı. Biri kollarımdan tutup kaldırıyor beni, babam olmalı. Şimdi azarlayacak. Hep öyle yapar. İlk kez düşmüyorum sonuçta. Ne zaman düşsem anneme ya da bana kızar. Ama bu kez sarıp sarmalıyor. Bu şefkat ürkütücü. Dizimin acısını örten korku yüreğimi ele geçiriyor. Sonra mı yani eve giderken yolda mı kızacak acaba?

“Kızım acıyor mu bir yerin? Bak kanamış dizin.” Babamın sesi.

“Çok hızlı sallanıyordu, tabii düşer.”  Bu suçlayıcı cümle bir oğlana ait, çok belli.

“Ayy fena gözüküyor İlhan. Pansuman gerek.”

Sesler birbirine girse de son sözleri söyleyen sesteki spiker tonunu ayrımsıyorum hemen. Kırmızı kadın bu. O da yanımızda hatta dibimizde. Babamla da senli benli. Bu ne samimiyet? Annemi istiyorum. Gözlerimin kenarında sırasını bekleyen yaşlar var. Tutuyorum kendimi. Sıkıyorum dişimi. Şimdi olmaz. Onların yanında kızmasın babam bana.

“Hastaneye götüreyim.” diyor. Nasıl yani? Görülmemiş şey.

“Tabii götürmen lazım. Yara bere içinde kaldı çocuk.” Kırmızı kadın konuşuyor hâlâ. Seni mi dinleyecek babam? Ayrıca sen kimsin? Babamın kadın arkadaşı nasıl olur?

Salıncakta deli halimden hemen önceki kızgınlığım geliyor aklıma. Tekrar uçarcasına sallanmak istiyor zihnim ve bedenim. İyiyim ben, diyorum en huysuz halimle. İyi değilim, canımın bir yeri ağrıyor ama anlamıyorum. Kadın eğilip elbisemi silkeliyor o kırmızı elleriyle. O yaklaşınca kokusu misafir oluyor burun deliklerime. Halamda vardı böyle bir koku. Ölü kocasının akrabaları getiriyormuş yurt dışından. Annem sabah sabun, öğleyin yanmış soğan, akşamları da çamaşır suyu kokar. Ben en çok sabahları severim onu. Eve gidelim baba. Annemi istiyorum. Annem sarar yaralarımı. Hep öyle olmadı mı?  

Babam birkaç saniye düşünüyor, kırmızı kadına bakıyor göz ucuyla. “Tamam kızım.” diyor. Onun sevecen tavrı, benim şaşkınlığım, içimin korkusu, dizimdeki acı, avuç içlerimin sızısı, kadının kokusu, toprağın tozlu tadı karışıyor birbirine. Kucağına alıyor sakince küçük bedenimi. Başımı geniş omzuna koyuyorum usulca. Çok yumuşak. Sonraki 30 yıl boyunca zavallı kuşların tüylerinden yapılan yastıklarda bulamadığım rahatlık.

Babam, “Hadi görüşürüz.” diyor kadına. Neden görüşeceksiniz ki? Uzaklaşırken babamın omzundan kısık ve dinmemiş kızgınlığımla bakıyorum parka. Sarı kafalı oğlan kırmızı kadının elini tutmuş gidişimizi izliyor. Bu halleriyle yıllarca izleyeceğim sanat filmlerinin son karesinden fırlamış gibiler. Bu çocuk zamansız bir zamandan tanıdık geliyor.   

Annemin sesiyle mutfaktayım yine.

“Baban yanında mı Şehnaz? Yine kalktı gitti yanımdan.”

“Burada anne. Merak etme.”

Muzip bir gülümsemeyle beyaz saçlı adamın yüzüne döndüm.

“Baba annem seni özlemiş.”

“Annen mi? Nerede ki o?”

“Arka odada. Duymadın mı sesini?”

Elini yumruk yapıp yanağına dayamış, uysal bir kedi kılığında duruyor. Uzun zamandır seviyor böyle oturmayı.

“Çağırmıştır.”

Belli duymamış.

Sonra yavaş yavaş kalktı sandalyeden. Mutfak kapısına tekinsiz adımlarla yürüdü. Düşünme yetisini artık kaybeden aklına bir şey gelmiş gibi aniden durdu. Su muhallebisi olmuş bedenini çevirdi bana doğru.

“Sen salıncakta sallanırdın eskiden. Saçların da sarıydı. Sallanıyor musun hâlâ?”

Korkmaya başladım. Sesli mi anlattım o pazar gününü yoksa? Vantilatör arkamdan babam önümden savurmaya başladı beni. Bir sanat filminin daha içindeyiz işte. Yönetmen dur ve dön demiş babama. Repliğini de ezberletmiş. Bu akşam ilaçları yanlışlıkla ben mi içtim acaba?

“Saçlarım artık kırmızı baba. Evet, koskoca kadın oldum ama hâlâ sallanıyorum. Hayat yönü belli olmayan bir salıncak diye de büyük cümleler kuruyorum şimdi. Sonradan okuyunca ne saçma dediğim yazılar da kaleme alıyorum.”

Anlamsız bir kopuş var yine gözlerinde.

“Yarın parka gidelim mi baba? Biraz yürümüş oluruz.”

“Park uzak, ben yürüyemem.”

 Hangi parkı hatırlıyor acaba?

“Yakındaki parka gideriz. Merak etme, ben tutarım elinden.”

edebiyathaber.net (14 Kasım 2023)

Yorum yapın