Öykü: Replikler Geçidi | Mustafa Oğuz

Nisan 17, 2026

Öykü: Replikler Geçidi | Mustafa Oğuz

Bi Şey Repliği

Bi şeyler yazasım var. İçimden bir şeyler akıyor. Saat 00’a iki dakika var. Birazdan tarih değişecek. Birazdan mevsim de değişecek. Yeni bir yıla gireceğiz belki de… Birazdan birileri bir yaş daha eskiyecek. Bi şeyler sürekli eskiyor, bi şeyler sürekli yeni olarak sürülüyor önümüze. Bi şeyler yiyesim var, bi şeyler yazasım var. Yemesem yazamaz mıyım acaba? Açlık yazma iştahımı kaçırır mı? Yazma iştahı açlığımı giderir mi?

Aşk Repliği

Kızım ben var ya ben, senin için ölürüm biliyon mu? Hatta senin için öldürürüm de… Sana ölmüşüm kızım anlasana. Sen benimsin. İstesen de istemesen de benimsin. Ben böyle istiyorum, o kadar. Benim olmazsan ne olursun biliyon mu kızım, seni öldürürüm. Kıyarım bak sana. Anla işte seni o kadar seviyorum ben. Ben erkeğim kızım hem severim hem öldürürüm. İster öküzlük de istek başka bir şey… Su benim için akıyor, zaman benim için dönüyor, güneş benim için çıkıyor. Sen de benim için yaşayacaksın, yoksa canını alırım senin. Sıkar öldürürüm, sonra sabahlara kadar başında ağlarım. Manyağım ben. Senin manyağınım. Sen manyak ettin beni kızım. Manyak ne yaptığını bilir mi, elbette bilmez? Ben de bilmem ama seni iyi bilirim: Sen benimsin gülüm. Şimdi bir defa konuş, sonra ölümüne sus.

Ha siktir lan, senden bir bok olmaz!

Haber repliği

Kadın sırtını duvara dayadı. Kafası karışıktı. Akşam evde herifle birbirlerine gireceklerdi yine. Ne dik kafalı adamdı, bilemezsiniz. Çantasından paketi çıkardı, bir sigara yaktı, derin derin çekti içine sonra dumanı salıverdi dışarı. Çocuklar sokağa koştu. “Gelin bakalım buraya!” diye bağırdı. Çocuklar sesindeki sertlikten korktu. Hemen annelerinin yanına geldiler, eteğinin dibinde dolanmaya başladılar. Bir adam geldi, çok sakin tavırları vardı. Çekinerek “Bir fotoğrafınızı çekebilir miyim?” dedi titrek bir sesle. Şaşırdı. Hayır demek geldi içinden. Sonra merak etti. Niye çekmek istiyordu? Dünyada o kadar adam vardı fotoğrafı çekilecek, gitsin onları çeksindi. “Hayır, çekemezsin!” diyecekti ki durdu. Hayır dememeliydi. Tehlikeliydi. “Hayırcı” sanılabilirdi. “Çek kardeşim çek, beynimdeki tilkileri de çekebilecek misin?” dedi. Adam telefonunu ayarlarken sigaraya sarıldı yeniden. Adam fotoğrafı çektikten sonra “Bayan burası okul kapısı, size burada sigara içmek yakışıyor mu?” dedi. İçindeki dumanı adamın yüzüne boşalttı kadın.  Adam duman içinde kaldı. Adam, “Başındaki örtüden, sırtındaki pardösüden utan bari!” dedi dönüp giderken. Kadın aniden adama doğru hareket etti, arkadan bir tekme savurdu ama pardösü yüzünden bacakları açılmadı, dengesi bozuldu, sırtı üstü düşerken başını kaldırım taşına çarptı, düştüğü yerden kalkamadı.  Adam çektiği fotoğrafı bir yere gönderirken altına “İslamcılık ve Sigara…” sözünü yazıyordu.

Teneffüs

İçimden sözler kaçtı. Bi şey yazasım kalmadı. İşin sonunu getiremedim. Bi yazı çıkaramadım şuradan. Atacak kafa da kalmadı. Hiç bi şey kalmadı. Sustum.

Okul repliği

Bak hoca sen iyi adama benziyorsun. Benim dedem gibi filan, iyi bir adamsın yani. Ama evde, torun tombalak yanında… Burada değil. Burası bizim çöplüğümüz anlıyon mu, burada öten horoz biziz. Biz de istediğimiz zaman öteriz. Şimdi sen sesi kes, kuyruğu kıstır, git şu devletin sana verdiği sandalyeye otur, devletin önüne koyduğu defteri imzala. Sonra ne yaparsan yap. Sayısal oyna, göğe bak, burnunu karıştır, uyu filan yani. Ama kafa ütüleme ha! Ders bizi bozar hoca. Çok bilinmeyenli denklemle filan bozma façanı. Biz işimize bakalım. Bize lazım değil integral, trigonometri. Bize al gülüm ver gülüm için matematik hesapları lazım. Onu da sıbyan mektebinde kafamıza zorla soktular. Sizler ne kadar zalimsiniz be hoca, kafamızı tazeyken duman ettiniz. Ama yok artık, bitti o devirler. Şimdi her şey özgürlük… Ben özgürsem niye ders çalışayım ki… Çalışmak zorunda olayım ki… Zorla çalışacaksam nerde kaldı özgürlük…

Replik Arası: İLAN

İçinde mutsuzluk, cadılık, kötülük, karamsarlık gibi iç karartıcı hiçbir şey olmayan, alabildiğine uçuk kaçık, tozpembe, ayakları bulutlara basan, insanın hem düş dünyasını hem karnını doldurabilecek hayaller kurmasını sağlayabilecek bir hayal mühendisi aranmaktadır. Ücret dolgun hatta sınırsızdır. Başvuru yerini ve zamanını bulmak hayal mühendislerinin kişisel becerisine ve yaratıcı zekâsına kalmıştır.

Yarım son

Birden uyuyasım geldi. Ne güzeldir uyku. Kafam çalışmaz, dilim konuşmaz, elim yazmaz, gözüm görmez. Tam olarak bir dünya… (Cümle yoğun uyku saldırısından ötürü yarım kaldı, sevgili okur. İşte tam bu şekilde kalmış. Uyandığımda gördüm.)

Uyku öncesi repliği

Esniyorum, gözlerim kapanıyor. Ne tuhaf… Gözü açık esneyemiyorum. Denedim, doğallığını yitirdi. Sen de denedin değil mi sevgili okur? Bir şey duyunca deneme hastalığımız vardır, olur olmadık şeyleri deneriz. Esnemeyi denemek nedir ya! Esneriz, gözlerimize yukarıdan aşağıya doğru bir perde iner, karanlık, beyin susar, beden düşer. Ölümden tek fark, ruh çıkmaz. Aslında çıkıyor, geceler boyu rüya koyaklarında geziyor. Biz de peşine takılıyoruz. Uçurumdan mı düştük, çığlıkla uyanıyoruz, korkunca yine öyle. Ruhumuz bizi yoruyor. Gece uykuda ruhumuz, gündüz bedenimiz bizi yoruyor. Peki, biz kimiz? Biz ruh muyuz yoksa beden mi? Biri suratıma tokat atınca yüzüm acıyor, ruhum da acıyor mu acaba? Bir söze kırılınca ruhumuz kırılıyor, bedenimizde de kırılmalar oluyor mu? Şevket Hocalık soruları bunlar. Kırmızı… Herkes Şevket Hoca’ya sorular soruyor da o kime soruyor bilmediklerini acaba? Uykudan biraz önceki hâlim… Yatak uzak henüz… Gece kaldırımlarda kendine sıcak bir yer arayan evsizden, açlıkla kıvranan kediden, sabahçı kahvehanelerinde acı çaylar içerek sabahı bekleyen yurtsuzdan uzakta… Evimdeyim. Kumun içinde… Kafam bir devekuşu kafası gibi kuma gömülü. Hep öyleyim. Kum karanlığında… Acım çok aslında. Karanlıktayım, geleceğimin elektrikleri kesik… Benden daha acıda ve karanlıkta olan insanlar var. Biliyorum. Elimden de bir şeyler gelmiyor. Kendime çizdiğim alanda kendi kendimle oynayıp duruyorum. Şehre inemiyorum, kimseyle tanışamıyorum, kimseye kendimden söz edemiyorum, meclislere karışamıyorum. Gecenin tam orta yerinde ana caddelerde yürüyemiyorum. Elimde bir limon bir de tabak… Limon doğrayıp yiyorum. Zamana limon sıkıyorum.

Sosyal medya hesaplarımda hiç fotoğrafım yok. İş aramaya gidemiyorum. Sanal dünyada iş bulamıyorum. Sanal dünyanın yeni dilinden uzağım. Sözcükleri ünlü harflerden soyundurarak yazamıyorum. Dile saygım sonsuz. Her sözcüğü doğru yazmak için didiniyorum. Dili yanlış kullananlara “Kardeşim ben bu işin mektebinde okudum, sözcükleri doğru yazmamışsınız.” diyemiyorum, “Sen ne iş yapardın hemşerim!” demelerinden korkuyorum. Susup kalmak istemiyorum. Uykudan biraz önceyim. Sözcükleri henüz silik gölgelere dönüştürmedim. Parmaklarım sözcükleri doğru olarak yazabiliyor. Demek ki yorulmadılar, demek ki ayaklarına kara sular inmedi. Uykudan önceki gevezelik hâli… Gençken uyumadan önce konuşmaya başlardık sevdiceğimle… Konuşurduk, konuşurduk, sonra konuşurken uyurduk. Dil bir şeyler söylerdi ama beyin susardı. Bildiğin saçmalama hâline geçmiş olurduk. Karşısındakinin saçmaladığını gören susardı. Sonra uyurduk.

Hiçbir sabah, akşam uyuduğum hâlde bulamadım kendimi. Nasıl uyandığımı düşünüyorum şu aralar… Uyandığımda neler hissettiğimi… Uyku ötelendi, söz uzadı, beyin henüz bulanmadı. Demek ki daha çok sözüm var. Demek ki Ohri’de kaleden aşağı doğru yürüyüş anından, gölün oradan görünüşündeki güzellikten, evlerin eskiliğinden, Ohri Gölü’nde kısa süren bir sandal turundan söz edebilirim.

Koltukta uyuyakalmak iyi de uyandığımda her bir tarafım ağrıyor. Öylece uyuduğum için kendime kızıyorum. Bol konforlu lüks yatak varken koltukta uyumak dinlendirmiyor, daha da yoruyor. Göçmen kuşlar yorulunca sürüler hâlinde evimizin çatısına konuyor. Lak lakları dolduruyor odayı. Demek ki bu kuşlar uçarken konuşmuyor, uçmak konuşmaya engel oluyor. Paraşütçülerin aşağı inerken konuştuklarını biliyorum. Demek ki insan uçarken de konuşabiliyor. Bu konuda da insanlar kuşlardan başarılı… Yine uyku hâli… Esneyince belimde bir ağrı oldu. Esnemek bel sağlığına da zararlı…

Küpe repliği

Küpe güzeli misiniz matmazel? Başınızın her tarafı kapalı, kulağınızın küpeli yeri açık… Her tarafı kapatan inancınız kulağınız için geçerli değil mi matmazel? Sahi siz matmazelseniz niçin İslam kıyafetlerine büründünüz? Kulağınızı açıkta bıraktıysanız başınızı niçin kapattınız? Saçlarınız çok mu çirkin sizin matmazel, göstermeye utanıyor musunuz? Saçlarınız küpelerinizden değersiz mi? Küpelerinizi bangır bangır gösteriyorsunuz da saçlarınız niçin mahkûm? Kulak özgür, saç esir… Bu nasıl çelişki matmazel?

Küpelerinize para verip aldınız değil mi, çok para verdiniz, çoklu para verdiniz ama saçlarınızı bedava buldunuz, öyle mi düşünüyorsunuz?

Küpeleriniz kaç para matmazel? Siz kaç liralık bir güzelsiniz? Kaç lirayı sergiliyor, onları sergilediğiniz için kaç lira alıyorsunuz matmazel?

Ben de ne kadar boş konuşuyorum değil mi? Açıkta kalan korumasız kulağınız, dünyanın onca kirini pasını duya duya duyma yetisini kaybetti değil mi? Bunu nasıl da bilemedim ben. Hem cahilim hem boşum hem pespaye hem de geveze… Konuşur dururum kendi kendime. Ne mala davara faydam olur ne de yâre ağyara… Ne saça ne de küpeye…

Yorum yapın