
“Karını terk etmemelisin ama ben de seni görmeye devam etmemeliyim.”
Kabanımı giyinip sarsakça boynuma doladığım atkımla kendimi dışarıya, soğuğa atmadan önce ona bunları söylüyorum. Masadan kalkıp kapıdan çıkmam belki otuz, belki elli adım. Vücudumu ter basmış. Yüzüme vuran soğuk sırtımı ürpertiyor. Gözlerimde biriken yaşlar yanaklarımı ıslatıyor. Birkaç saniye daha kalsaydım her şey gözü önünde olacaktı. Birkaç saniye daha kalsaydım cevap vermesini, kendisini savunmasını ya da beni anladığını, beni hissettiğini söylemesini dinleyecektim. Sonra ona ne kadar ihtiyacım olduğunu düşünecek ve içimdeki endişeleri sandığa kaldırıp üstünü ıvır zıvırla dolduracaktım ki açmam, kurcalamam, karıştırmam kolay olmasın. Haftalar, aylar geçecekti ben onun hayatında bir şeyleri değiştirmesini beklerken. Bu arada kapağı azıcık azıcık aralayıp içine bir şeyler attığım sandığım patlayacak kadar şişecek, kapak kapanmaz olacak ve yine karnımda kramplar, başımda ağrılar ve sıktığım dişlerimle başa dönecektim.
Aynen de böyle oluyor. O masadan kalkamıyor, ona ihtiyacım olmadığına kendimi inandıramıyorum.
“Hani karınla konuşacaktın? Onunla konuşman gerek.”
İkinci tekrar. Parktayız. Kışın ortasında baharı andıran bir günün akşamı. Güneş batalı çok olmuş. Karanlık çökmüş. Çok sevdiğim yunus havuzunun bile ışığını yakmamışlar. Her zamanki bankımızı el yordamıyla bulup oturuyoruz. Onun iki birası, benim mataramda azıcık viski var. Gündüzün sıcağına güvenilmez, bira içersem içim üşür diye düşünüp evden getirmişim. Hem o da sever, biliyorum. Birasını açıp daha bir yudum almadan bana “Konuş bakalım” diyor, sonra da sorumu duyunca bira kutusunu bir dikişte bitiresi geliyor. Temcit pilavı gibi aynı konu. Üstelik son konuşmamızın üstünden daha ne kadar geçti ki şunun şurasında… Bu konuşmaların arası iyice sıklaştı diye düşündüğüne kalıbımı basarım, oysa sorsa ben tam kaç ay-gün-saat oldu söyleyebilirim. Onun temcit pilavı da bana haklısın deyip durması. “Haklı olmak istemiyorum, haklı olmak hiçbir işe yaramıyor” dediğimde iç geçiriyor. Soğuğu bahane edip çok uzatmadan kalkıyorum. Ne kadar konuşsam bir şeye yarayacağı yok.
Üçüncü tekrar. Bu gece ilk defa birlikte doğum gününü kutlayacağız. Bir masa başında kutlayalım teklifine “hay hay” diyorum. “Sushi-sake mi, rakı-meze mi?” İkinciyi seçiyorum. “Salaş mı olsun?” Tercihi belli, salaş tabii ki. Arıyor tarıyor, haritalardan, yorumlardan inceliyor ve ne zamandır metrodan eve yürürken bir ara sokakta gözüme takılan mavi çerçeveli mekanda karar kılıyorum. O gece, bu gece. Allahın hakkı üçtür. Barda yapamadım, parkta yapamadım, bu gece yapacağım. Rezervasyonumuz 19:30’da, yarım saat öncesinde evde buluşmak üzere anlaşıyoruz.
Eve girdiğimde o çoktan gelmiş, kedileri beslemiş, kendisine bir duble viski koymuş. Doğum gününü kutluyorum kocaman bir öpücükle ve üstümü değiştirmek için yatak odasına koşuyorum. Yırtmaçlı elbiseni giy diye tutturuyor. Yok, üşürüm. Yırtmacı çok açık hem, rahat edemiyorum dışarıda. Geçen sene alıp daha etiketini bile koparma fırsatı bulamadığım zebra desenli tulumu görüyorum gardırobu karıştırırken. Tamam, o gece, bu gece. Sanki gökyüzünde, tepemde takım yıldızı birleşiyor. Tuluma bayılıyor. Kırmızı ruj, birkaç takı… Üstüne alakasız gözüken ama alakasızlığıyla bir tarz yaratan yeni pötikareli ceketim, ayağımda tulumdan rol çalmayan spor ayakkabılar, cebimde kredi kartı, ruj, çakmak (onunkine bir şey olursa diye) ve bahşiş için iki yüz lira. Viskisinden bir yudum. Çıkıyoruz.
Tepemizdeki sokak aydınlatmalarının spot ışıklar gibi parladığı uzun, ince arka sokakta sallana sallana yürüyoruz. Sokağa kırmızı halı serilmiş de bizden başka kimse görmüyor sanki. Önce telefonunun, sonra tütün kesesinin eksikliğini fark ediyor pantolon ceplerinde. Telefonu boş verebilir ama tütünsüz olmaz, dönmeye karar veriyor. Yolu neredeyse yarılamışız. Beklemek istiyorum, “Sen devam et, bana konum at” diyor ısrarla. Önden gidip masamızı kontrol etmek, gerekirse değiştirtmek mantıklı geliyor, ayrılıyoruz. Yanımda bir erkek yokken kendimi daha özgüvenli, daha özgür hissettiğimi fark ediyorum arka sokak bitip de ana caddeye çıktığımda. Aniden soğuyan havadan mustarip, yakasını tuta tuta eve dönmeye çalışan yorgun yüzler arasından kendime yol açıyorum meyhanemize ulaşmak için. İki sokak sonra, Korona Tekel’in önündeki kalabalığı aşıp sola dönüyorum.
Mavi çerçeveli tatlış meyhanemizin önündeyim. Kapıda, sokakta iki masa, ikisi de dolu, içerisi bomboş. “Rezervasyonumuz vardı” diyorum sanki bomboş mekanda açıkta kalacakmışız gibi. “Buyrun istediğiniz masaya geçin” diyor kısa saçlı, bıçkın görünümlü kadın garson. İçeride de sigara içiliyormuş, sorun yokmuş. Yakışıklı olduğunu söylesem bayılırdı, eminim, ama ne yeri ne zamanı. Ceketle oturmam gerekmeyecek, bizden başka kimse olmadığından sigara dumanına da boğulmayacağız diye seviniyorum. Ben rakı seçeneklerini konuşurken doğum günü çocuğu kapıda beliriyor. Eve dönmenin acısını bir shot viski atarak çıkarmış, gözleri alev alev. Telefonu cebinden çıkarıp masaya atarken “Yarın akşam asistanlar beni içkiye götürecekmiş, sonraki akşam da müdürlerle yemek” diyor. Keyfi yerinde. Yakışıklı kadın garsonumuz rakıyı nasıl içeriz diye sorduğunda bir ağızdan “Ara” diyoruz. “Üstüne bir parmak su ve bol buz” diye ekliyor. Meze tepsisinden seçimlerimizi yapıyor ve ilk yudumlarımızı almak için bardaklarımızı havaya kaldırıyoruz.
Rakı bardaklarımız bütün gece en başta söylediğimiz şekilde doluyor. Son yudumu kafaya dikmemizle bardağımızın yenilenmesi bir oluyor. Mezeler iki kaşıkta tükenmiyor, ara sıcaklardan seçtiğimiz ciğer bizi üzmüyor. Müzik biraz yüksek, hiç bizlik değil ama başka kimse olmamasına rağmen değiştirtmek aklımıza gelmiyor. Sap erkekler geliyor, bir bira eşliğinde azıcık atıştırıp sohbet ediyorlar. Doğum günü çocuğu tuvalete gitmek için kalktığında yakışıklı garsonumuza “Mum dikecek tatlı ne var?” diye soruyorum. Uzun ve pürüzsüz bacakları ne kadar gerçekse ela gözleri o kadar sahte olan mekan sahibemiz beni meyve tabağına dikilmiş mumlarla mutlu ediyor.
Gece uzadıkça, rakı kanıma karıştıkça malum konuya nasıl gireceğimi bulamıyorum. Rakıdan mı, tüm mezeleri yanlışlıkla yoğurtlu ısmarlamış olmanın getirdiği mayhoşluktan mı, yoksa mavi çerçeveli meyhanemizde onlara verilen bedenlerin dışına çıkıp kendilerini seçimleriyle kabul ettirmeye çalışan güzeller ve yakışıklılar elinden yiyip içtiklerimizden mi bilmem sandığıma attıklarımı masaya dökemiyorum. Tulumumun beli sıkmaya başlamış. Deneyip çıkarırken takılan fermuarı geliyor birden aklıma. Ya açamazsam? Hemen tuvalete koşuyorum.
“Erkekler için pisuar kapının arkasında” yazıyor kapının üstünde, en görülen yerde. Hem en görülen hem de en istenmeyen gibi. İçindeki binbir türlü kimyasala rağmen kesif kokular çıkarmaktan geri durmayan ve varlığını fosur fosur duyuran bir pisuar. Onun yerinde bir küvet ya da bir duş olsa bir evin banyosunda olduğuma yemin edebilirim. Raflar makyaj malzemeleri, kremler, yüz temizleyiciler, parfümler, ojeler, aseton, pedler ve tamponlarla dolu. Pisuarın çirkinliğini bastırma çabasında minik minik bir sürü renkli ıvır zıvır. Fermuar yağ gibi kayıyor, tulum aşağı inince açıkta kalan bedenim floresanın beyaz ışığında ürperiyor. Kapıyı sert itmezsem kapanmadığını tam zamanında fark edip tuvalete oturuyorum.
O, sözde, doğum günü kutlamalarını sevmiyor. Gece boyunca yarın akşamki “eşli” içki davetinden, öbür akşam müdürlerinin onu götüreceği rakı masasından bahsedip duruyor. Herkes onu seviyor, herkes onu istiyor. “Tanrı’dan sonra ben varım onlar için” diyor. Meyve tabağından uydurma pastamızı tırtıklıyor, onun bitmeyen alkol ihtiyacını ek bir yolluk ile azıcık daha kapıyoruz. Hesap benden. Servis içindeymiş, iki yüz lira cebimde kalıyor.
Doğum günü diye tüm gece onun mu olmalı, canı sıkılmamalı, pohpohlanmalı mı derken içimdeki isyankar “Senin alacağın bitmedi bu geceden” diye fısıldıyor sol omzumun üstünden. On yıldır önünden geçip hiç girmediğim o köhne bar yolumuzun üstünde. Kolundan çekip “O gece bu gece, birer bira ile cilalayalım” diyorum. Mavi çerçeveli meyhanemizden sonra beklenmedik bir karanlığa düşüyoruz kapıdan geçer geçmez. Duvarları bordo kadife kaplı dar bir koridordan ilerleyip filmlerde görmeye alışık olduğumuz uzun, ahşap bir bar tezgahına ulaşıyoruz. Barın bir tarafında beyaz gömlekli, kravatlı bir barmen, diğer tarafında ince belli cam bardakta çay içen ve barın iki yanına asılmış dev ekranlarda maç izleyen Ruslar var. Aceleyle ısmarladığımız biralar yanında kornişon turşu ve tuzlu fıstık ile geliyor. Tam sevdiğim gibi, eski usul. Ben karanlığın içinde yüzleri görmeye, detayları incelemeye çalışırken barda açılan iki boş yeri gösteriyor garson. Geçsek mi dememe kalmadan doğum günü çocuğu birasını kafaya dikip, bir tuhaf tuvalet deneyimi daha istemediğini açıkça söylüyor. Bitiremediğim biram arkamdan ağlarken hesabı ödüyor, kalkıyoruz. On beş, taş çatlasa yirmi dakika dayanabilmiş içeride.
Eve gelince sızmışım. Gece içim dolu uyandım, kalkıp makyajımı temizledim, dişlerimi fırçaladım. Sandığım boşalacağına daha da şişmiş gibiydi. “Davet için teşekkür ederim” dedim sabah kahve içerken. Neden bahsettiğimi anlayamadı. Bıraktım bütün gün anlamaya çalışsın, düşünüp dursun, içi içini yesin, biraz da o dolsun dolsun dolsun…
















