Masthead header

Öykü: Kendini arayan adam | Barış Akkurt

Bir derviş gülümsemesi konmuştu yüzüne. Hiç kaybolmayan, acı dolu, gamzeli bir gülümseme. Varoluşuna küs, tanrısına sevdalı. Nemlenmiş kara gözleri küçülmüş, yorgundu. Göz kapakları yarı kapalı. Bir perdenin arkasından bakıyordu yaşama. Anlamsızlıklardan uzaklaşmış hissediyordu kendini. Saçı sakalı birbirine karışmıştı. Kıyafetleri eski, kirliydi. Yırtık ve söküklerle bezeliydi. Bunları umursamadığı o kadar belliydi ki. Ötelerden seslenir gibi yavaş yavaş konuşuyordu. İmbikten süzülüp geliyordu cümleleri. Gereksiz olana yer yoktu yaşamında. Fazlalıklardan arınıp, yüklerinden kurtulmaya çalışıyordu.    

Arzularını söndürmeye uğraşıyordu. Hiçliğe karışarak dinginleşmenin peşindeydi. Bu belki de tek arzusuydu. Yolcuydu, yoldaydı. Dünya telaşesinden uzak bir dünya kuruyordu kendine. “Her şey bir,” diyebilmenin esrikliğini arıyordu. Kendi içine bakıp duruyordu. Bir define arar gibi kazdıkça kazıyordu benliğini. Varoluşunu anlamlandırmanın derdiyle; topluyor, çıkarıyor, çarpıyor, bölüyordu kendini. Bir tutamak noktası arıyordu. Sıkı sıkı sarılacağı bir halat. Hakikat yolcusuydu. Bu yolun yolcularını arıyordu bir yandan. Yolu kısaltmanın derdindeydi. Bir bilene yoldaş olmayı isterdi. Yolu şaşırmak korkusuyla. Yalan bulduğu bir yaşamın ardından sahiciliğin arayışına girmişti. Bir boşluktan bir boşluğa düşüyordu. Yılmıyordu. Tanrısını arıyordu durmamacasına. Hem o değil miydi, “Gizli bir hazineydim bilinmeyi istedim,” diyen. Onu ararken kendini arıyor, bulmaya çalışıyordu aslında.

Tanrıya ihtiyacı vardı. Yokluğuna katlanamazdı. Bildiği tek gerçek buydu. Arayışı hiç bitmeyecekti. Menzile ulaşana kadar arayacaktı. Varamayacaksa da bu yolun yolcusu olmaya kararlıydı. Yaşamın tüm vaatlerine sırtını dönüyordu. Şan ve şöhretin, paranın, makam mevki hesaplarının, şehvet düşkünlüğünün incir çekirdeği kadar değeri yoktu gönlünde. Bunların uzağına kaçıyordu, bir daha dönmemek niyetiyle. Çeşitli kimliklerle parçalanmış kişiliğini bir araya getirip bütünlüğe ulaşmaya uğraşıyordu. Henüz ulaşamadığı yeni bir gerçekliği arıyordu. Kendini bulmanın derdi tasası ile doluydu. Yaşamın özüne dokunamamanın hasretiyle kıvranıyordu. Ne cennet umurundaydı ne de cehennem. Ne mükâfat umurundaydı ne de ceza. Aradığı gerçekliğin içinde erimek, kaybolmak istiyordu. Üşüyen ruhunu ısıtmanın derdindeydi. Huzuru arıyordu.

Lise yıllarından tanırdım onu. Sessiz, sakin bir çocuktu. Herkesle konuşmazdı. Hiç yüksek sesle konuştuğunu duymadım. Utanırdı. Pek arkadaşı yoktu. Pısırık bulunurdu çoğunlukla. Hiç kız arkadaşı olmadı. Zaten yüz vermezlerdi. İyi bir kitap okuru olduğunu bilirdim. Düşüncelerinin nasıl salındığını, bir yerde duramadığını da. Hayatın sırrını arardı sanki bu sayfalarda. Ne zaman işte buldum, dediğinde şaşırtmazdı beni. Üç gün sonra bulduğu şeyin kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söylerdi.  Bir hafta sonra heyecanla anlattığı yeni düşüncelerle gelirdi. Sadece benimle paylaşırdı bunları. Alay edilmekten korkardı. Bir şeylerin eksikliğini yaşıyordu. Bir şeylerin esrikliğini arıyordu. Neyi aradığını kendi de bilmiyordu. Derin bir boşlukta geziniyor, salınıp duruyordu. Güvenilir bir korunak arardı. Hatta iradesini teslim edeceği güvenilir bir el beklerdi. Yorgun ve yılgındı. Âşık mıydı, deli mi, dâhi mi, hiç bilemedim. Benim için de bir bilinmez olarak kaldı aslında. İçinde kopan fırtınaların esintisini duyardım yalnızca.

Yıllar yıllar sonra… İşe giderken içinden geçtiğim bir parkta rastladım ona. Tanımıştı beni görünce. Sevinmişti. Işıltılı bir gülüş yayılmıştı yüzüne. Dikkatli bakınca ben de onu tanıdım. Doğruldu, sarıldı bana. Eski bir dosta, sırdaşa yaklaşır gibi. Sessizce oturduk bir süre bankta. Birbirimizi tarttık. Sonra oradan buradan laflamaya başladık. Düşlerinin peşinden gittiğinden bahsetti. Sıradanlık yoruyordu onu. Boğuluyordu. Sıradan insanların yaşamlarını kabullenemiyordu. Konfor istemiyordu yaşamında. Rekabet de. Taksitli yaşamlara direniyordu, bitmeyen arzulara. Tanrısını toplumun en alt tabakası arasında arıyordu. Yoksullarla, dışlananlarla iyi ilişkiler kuruyordu. Yaşamın nefesini hissettiğinden bahsediyordu. Hiç olmanın peşindeydi, hakikatte yok olmanın. Sesinin rengini arıyordu. Olgunlaşmaya çalışıyordu. Yalansız, sahici bir dünyanın hayalini kuruyordu.

Banklarda, köprü altlarında yeni bir yaşam kurmuştu. Durmamacasına konuşuyordu. Sonra sustu. Çok konuştuğunu düşündü sanırım. Artık kalkmam gerektiğini anladım. Onunla vakit geçirmek bana iyi gelmişti. Hafiflediğimi hissettim bir yandan. Eski bir dostu dinlemek hoşuma gitmişti. Geçmişin izlerini aradım cümlelerinde. Onu bir daha görebilir miydim, bilmiyordum. Bağımlılık ilişkilerinden uzak durmaya çalışıyordu. Benimle de daha fazla vakit geçirmek istemiyordu. Seziyordum. Vedalaştık. Bir daha ona hiç rastlamadım. Toplumun lanetliler katmanında yaşamaya devam edecekti muhtemelen.

İçindeki derin boşluk kemirip durmuştu onu. Boşluğun yarattığı bilinmezliği dindirmekti niyeti. Akıp giden yaşamın kıyısındaydı hep. İzliyor, ama dâhil olmuyordu. Kaçıyordu. Tüm insanlar gibi milyonlarca yaşam tercihi içinden birini seçmişti. Aradığını bulup bulamayacağı meçhuldü. Yolunun onu nereye kadar götüreceği de.

edebiyathaber.net (25 Kasım 2021)

  • SEDA - 25/11/2021 - 14:00

    Somutluktan daha ileriye gitmenin olanaksız olduğuna inananlara gelsin. Elinize sağlık.cevaplakapat

  • Servet KOŞUCU - 28/11/2021 - 21:23

    Bu adamın dünyasına ucundan bakılmış. Öykü, daha çok anlatıcının gözlemleriyle sürmüş. Karakterin dünyasına daha derin inilebilirdi. Tasavvuf teması birçok yazar tarafından ele alınmıştır. Bu öyküde, bu temanın daha çok çıkmaz -saplantılı- bir yol olduğu işleniyor. Yorum -bence- gerçekçi.cevaplakapat

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r