Masthead header

Öykü: İzler | Alper Derin

Otelin terasındasın. Öykü kitabından başını kaldırdığında, masmavi denizi görünce için ferahlıyor. Önündeki soğuk biran ısındığından, hızlı içiyorsun. Biranın sert kokusuna karışmış şehrin rutubet kokusunu içine çekiyorsun. Gözün otelin girişindeki insanlara kayıyor. Biliyorsun ki bu gelenlerin bazıları yorgun hayat kadınları. Yine biliyorsun ki kaldığın otel onlara göz yumuyor.

Köpükten ıslanan dudağını silmek için peçeteye uzanıyorsun, peçetenin üzerinde otelin adı yazılı: İRAS Hotel.

İsim az önce gördüğün kadınlarla beraber seni geçmişe götürüyor. Eski bir apartmanın giriş katındaki randevuevindesin şimdi. Bir arkadaşın buranın müdavimi, randevuyu senin için o alıyor. İçeriye adım attığında karşına beş kadın çıkıyor. Kadınlar, haber izliyorlar. Yüzü kırış kırış olan, “Hangisi?” diye soruyor. Çıkmak istiyorsun. Ancak içeridesin, kafesten kaçamıyorsun. Sarı saçlı olan kadını seçiyorsun. Kırmızı bir ışıkla aydınlanan odada lal rengi çarşafın üzerindesin. Kadın duşunu alıp bornozuyla yanına geliyor. “Daha soyunmadın mı?” diyor. Çekiniyorsun. Tam üstünü çıkartırken girişteki kadınlardan birisi daha geliyor yanınıza, “Çocuktan parayı alırsın,” diyor. Adam bile demiyorlar sana, kırılıyorsun.

Televizyonun sesini içeriden daha da açıyorlar. Dakikalar sonra beraber olabiliyorsun. Sevişmenizin ilk bölümü bitiyor. Dar odada sigara yakıyorsun. O da istiyor. Uzatıp, onunkini de ateşliyorsun. Yattığınız çarşafın lal rengi değil de beyaz olduğunu şimdi fark ediyorsun. Kadına sorular soruyorsun. Adının İra, anlamının da değerli taş olduğunu bozuk Türkçesiyle öğreniyorsun. Cılız ışıkta karnına daha dikkatli bakıyorsun, çatlaklar göbeğini kuşatmış. Birden fazla çocuğu bile olabilir. Seni yatağa yatırıyor, ilişkinin ikinci bölümüne başlamak istemiyorsun. Paranın karşılığını vermek isteyen kadını üzerinden atıyorsun. Kadın bir şeyler içip, içmediğini soruyor. Çünkü diğer erkekler gibi vahşi ve üst üste hemen mutluluğa erişmek isteyenlerden değilsin. Üzerini giyinmeye başlıyorsun. Genelevin giriş kısmına geldiğinde, içlerindeki en yaşlı olan kadın, “Nasıldı?” diye soruyor. Seviştiğin İra değil, bir anne olan İra’yı düşleyip, “Gördüğüm en naif kadındı,” diyorsun. Diğerleri, “Oovv,” deyip gülüşüyorlar.

Garson önüne yeni bir fıçı bira getirdi. İlk dikişte yine yarısına kadar geldin. Önündeki kitabı kapattın. Sigara dumanıyla yuvarlak yapmaya başladın. Teras boş olduğundan istediğin gibi takılıyorsun. Daireler, yuvarlaklar şimdi de seni ilkokul yıllarına götürüyor. Babanın taşradaki okul müdürlüğü görevine dönüyorsun. Dikta olan annen senin köylü çocuklarla oynamanı istemiyor. Kaldığınız pansiyonun yanındaki evde, köy okulunda öğretmenlik yapan, bir erkek öğretmen daha var. Onun senden bir yaş büyük olan kızı Ferda ile arkadaşlık kuruyorsun. İkiniz de ailelerinizin tek çocuğusunuz. Hafta sonlarını iki aile birlikte geçiriyorsunuz. İlkokulu bitirdiğinizde Ferda’nın babası tayinini başka bir yere aldırıyor. Tek arkadaşın da gidecek. Son gününüzü değerlendirmek için kurumuş otlarla bezenmiş sarı tarlaya gidiyorsunuz. Bir yandan da sabunlu suyla dolu oyuncağınızın çubuğuna üfleyerek baloncuklar çıkartıyorsunuz. Tarlanın tam ortasındaki koca çınara sırtınızı veriyorsunuz. Belki de o çınarın hissettirdiği güçle sana açılıyor. Ferda annesiyle, senin babanı evlerinde baş başa gördüğünü söylüyor. Birbirlerinin organlarına dokunduğundan bahsediyor. Çok bilmiş Ferda, durumun cinayet sebebi olduğunu, bunun için de kimselere anlatmaman gerektiğini söyleyip, ağzını tutmanı sıkı sıkı tembihliyor. Ferda içine çok büyük bir sırrı koyup, çekip gidiyor. Konuşurken günahı kaçıracağından korkuyorsun. Yılların suskun geçmeye başlıyor.

Sen gizi öğrendikten iki yıl sonra baban kalp krizi geçirerek öldü. Öldüğüne inanmadın. Seyyar gusülhanede imam ve cemaatin en yaşlısı babanı yıkamak için ayaklarını çözdüğünde ancak inandın. Ardından gusülhanenin kapısı kapandı. Babanı rüyanda bile daha hiç görmedin. Ölümden sonra annen çok değişti. İmamın karısının verdiği, kadınların gittiği sohbetlere katıldı. Senin köydeki çocuklarla arkadaş olmanı istedi. Her gün sabah namazlarına seni de kaldırmaya başladı. Anneni kırmamak için hep kalktın. Liseye geçip, yatılı okumaya başlayıncaya kadar sabah namazına kalkmama isteğini bir türlü tarif edemeyecektin. Ta ki okuduğun bir öyküde, “Sabah ezanları çocukluğumun kanlı kırbaçları,” cümlesiyle tanışıncaya kadar.

Biran yine bitti. Yavaş yavaş yakın zamandaki kederine geliyorsun. Otuzlu yaşlarının başında evlendiğin sevgili eşin Ecre’yi düşlüyorsun. Her halinle tamam olduğun ama bir kere olsun sevişemediğin müstakbel karını. Onunla sıcak duvarların, soğuk döşeğinde birleşmek senin için imkansızdı. Eşin seni kaç kere cinsel terapiste götürmek istedi. Geceleri sinip, gözlerini yumdun. Çünkü bir tek fahişelerin, karanlık dünyalarında sevişebilirdin. Güneşler doğdu, zamanlar geçti ama çocuğunuz hiç olmadı.

Ecre sırf yatak meselesi yüzünden boşanmak istedi. Kabul etmediğinde, terk edildin. Yatak, bir yuvanın yıkılması için büyük bir gerekçeydi. Hâkime hanım hiç acımadı size, tek celsede boşadı. Yalnız kalmıştın. Yanın hep boştu. Yastığa başını koyduğunda aynadan yansımana bakıyordun. Belki de yalnızlık sana yaramıştı.

Kafanı dinlemek için geldiğin otelin teras katında hızlıca kötü anılarını düşünüyorsun. Bir sebep arıyorsun. İnsan illa sevdiğiyle beraber olmayabilirdi. Babanın anneni aldatması belki de bu yüzdendi. Annen kutsal bir kadındı. Ferda’nın annesiyse kötü ruhluydu. Ecre de iyi bir kadındı, ama bir tek beraber olabildiğin genelev kadınları, her ne kadar anne olsalar da kutsal değillerdi. Bu iş ancak onlarla görülebilirdi.

Mesanen patlamak üzereyken lavaboya gittin. Döndüğünde öykü kitabını okumaya devam ettin. “Lütfen Tanrım, izin ver, bir defalık sen olayım ben! Büyüklenmek değil niyetim. Sadece, kendimi affedeceğim!” satırlarıyla karşılaştın. Akşam güneşiyle birlikte kentte günün son demlerini yaşıyordu. Çalışanlar işinden çıkıyor, kumsaldakiler ufak ufak eşyalarını topluyor, araçlar birer birer trafiğe karışıyordu. Herkese kendinden bahsetmek istiyorsun. Ayıp işler yaptığını kulaklarına fısıldamak. En çok da babanınkini anlatmak. Ancak kimse durmuyor bu şehirde.  Herkesin derdi kendiyle. Öykülerin arasında dolaşmaya devam ediyorsun. Seni anlatan satırları gördükçe, altını çiziyorsun. Yalnızlığın kimseye yakışmadığını, okudukça fark ediyorsun.[1]


[1] Öyküdeki alıntılar, Cemil Kavukçu (Patika) ve Ayşegül Çelik’in  (Pembe Gülün Laneti) adlı öykülerinden edinilmiştir.

edebiyathaber.net (27 Mayıs 2021)

E-posta adresiniz yayınlanmaz ve paylaşılmaz. Gerekli alanlar yıldız ile gösterilmiştir *

*

*

Ç o k   O k u n a n l a r