Öykü: İhtimaller mezarlığı | Elif Kaymazlı

Eylül 7, 2026

 Öykü: İhtimaller mezarlığı | Elif Kaymazlı

Masamın başındayım. Zihnimi bir toparlayabilsem, yeni bir hikâyeye başlayacağım. Fakat zihnim, birbirine dolanmış düğümlerden ibaret. Saat gecenin biri, dışarıda bardaktan boşalırcasına bir yağmur yağıyor. Yeni açtığım şişedeki şarabı bardağa boşaltıyorum. Günlerdir zihnimin arka odalarında gezdirdiğim hikâyeyi kelimelere nasıl dönüştüreceğimi düşünüyorum.

Adolf Werner’in “The Misery” tablosundaki figür gibi, kendi düşüncelerimin ağırlığı altında eziliyorum. Ellerimi başıma koymuş, dışarıdaki dünyadan değil, kendi zihnimden kaçmaya çalışıyorum. İnsan bazen en çok kendinden yoruluyor.

 Birden sigaramın bir tane kaldığını fark ediyorum. Bu saatte açık bir bakkal, bir umut, bir sigara… Yağmurluğumu üzerime geçirip kendimi geceye atıyorum. Sanki aradığım sigara değil, sahafta kitapların arasında tesadüfen bulduğum günlüğün kaybolduğum sokaklarında bir cümleyi bulmak. Beni alıp götüren çıkmazlarda yürüyor, nefes almaya çalışıyorum. Belki de bazı hikâyeler başladıkları yerden anlatılmaz. Aniden önümde bir araba duruyor. Şoför koltuğundaki kişi bana sesleniyor. Eğilip arabanın içine bakıyorum. Bir yabancı. Ama bana çok eski bir dostuymuşum gibi bakıyor. Kapıyı açıp, “Gelsene,” diyor. Hafızamın tozlu raflarında bir yankı bulamıyor bu ses.

Hiç düşünmeden biniyorum. Kim olduğunu bilmediğim bir adamın güvenli diye düşündüğüm sessizliğine sığınıyorum. Elimi tutuyor, dudaklarına götürüp yumuşak bir öpücük konduruyor. “Özür dilerim,” diyor, “seni çok beklettim.” İçimden, “Kim bilir ne kadar bekletti?” diye geçiriyorum. Zihnimden görüntüsü tamamen silinmiş. Bunu ona söyleyemiyorum, eğer eski bir dostsa çok üzülür diye korkuyorum. Parmak uçlarıyla yüzümde ağır ağır dolaştırıyor ellerini. “Seni çok kırdım, değil mi?” diye soruyor. “Çok kızgınsın… Seni çok ağlattım, değil mi?”

Bu cümle zihnimin derinliklerinde kayboluyor. Gerçekten çok mu ağlamıştım? Asıl cevaplanması gereken soru neydi ki? Neden hiçbir şey hatırlamıyorum? Jung, bilinçdışın her daim kayıt tuttuğunu söylüyordu. Hatırlamayan ruhum muydu, yoksa zihnim benden önce mi hatırlamıştı? Yoksa gecenin bu kör vaktinde, yağmurun altında bir yabancının arabasına binmemin başka ne izahı olabilir ki?

“Nereye götüreyim seni?” diye soruyor. Nereye gideceğime dair bir fikrim olmadığını söylüyorum. Arka koltuktan bir şarap şişesi çıkarıyor. “Sakince içebileceğimiz, sessiz bir yere gidelim,” diyor. Cevap vermiyorum ama sessizliğim onay anlamına geliyor sanki.

Saçları kısacık. Gülünce küçülen gözleri, umutlu bir hikâye gibi. Elimi sıkı sıkı tutuyor, bırakırsa bir daha asla bulamayacakmış gibi. Kalbinin kıpır kıpır atışını duyabiliyorum.

Arabanın içinde hiç konuşmuyoruz ama Sezen Aksu’dan ‘Gidemem’ çalıyor. İçim ürperiyor. Sezen Aksu’yu sevdiğimi nereden biliyor? Beni iyi tanıyor sanki. Hafızamda ona dair koca bir boşluk var. Dost muyduk? Sevgili miydik? Ayrıldık mı? Çok mu zaman geçti? Onu unutacak kadar ne yaşatmıştı ki bana? Belki de ben, acıyı reddetmek için hafızamı sildim. Şimdi yanındayım diye onu affettiğimi mi düşünecek? Aramızda ne tür kırgınlıklar ne büyük veda konuşmaları geçti? Ah bir hatırlayabilsem! Kleist’in dediği gibi, her şey tezgahtaki atık ipler gibi birbirine girmiş durumda. Ve ben, bu kördüğümü çözmeye cesaretim olup olmadığını bile bilmiyorum.

Dışarıda, şehrin ışıkları yağmurun camdaki kırılmalarıyla birleşip soyut bir resme dönüşüyor. Nereye gittiğimizi, hangi sokaklardan geçtiğimizi fark etmiyorum bile. Sadece sileceklerin ritmi var. Yüzüne bakmaya korkuyorum. Eğer bakarsam, belki de sadece boş bir yansıma göreceğim. Kim o? Bana baktığını hissediyorum. Neden bu kadar ağır bir özrün yüküyle bakıyor bana? Her saniye, onunla aramızdaki sessizlik biraz daha ağırlaşıyor, hatırlamaya çalışmam aramızdaki o görünmez bağın ipini daha da geriyor sanki.

Şehir yavaşça geride kalıyor, sokak lambaları artık sadece yağmurun yansıttığı sarı lekelerden ibaret. Radyodaki melodi hafiflerken o an zihnimin karanlık bir köşesinde bir perde aralanıyor. Kırmızı kadife koltuklar… Ağır, tozlu bir sahne perdesi…

Adam arabayı yavaşlatıyor ama durmuyor. Yüzümde hem hüzünlü hem de kabullenmiş bir anı beliriveriyor. Aniden, sesim kendi kulaklarıma yabancılaşmış bir tonla, “Seni en son tiyatroda görmüştüm. Oyunun son perdesini izleyememiştik,” diyor sesi kısık bir titreyişle. “Sen aniden ayağa kalkıp, çıkıp gitmiştin. Ben ise orada kalmıştım. Gidişinden sonra ne yapacağımı bilemeyerek, oyuncuların selam verip sahneden çekilmesini izlemiştim.” Gözlerinin kenarındaki çizgilerde, umutlu ama bir yandan da umutsuz derin bir bekleyişin saatini gösteriyor.

Zihnimde görüntüler birbirine geçiyor. Tiyatro salonunun o kendine has rutubet, parfüm ve eskimiş ahşap kokusu burnuma doluyor gibi oluyor. Sahnede kim vardı hatırlamıyorum ama kalabalığın ortasında onun elinin elimin üzerinde olduğunu hissediyorum. O an, tiyatro sahnesindeki trajediden çok, kendi zihnimin içindeki sessiz trajedim ilgilendiriyordu sanki beni.

“Neden?” diye fısıldıyor, sesi kulaklarımda yabancı bir sitemle buluşuyor. “Neden o gün çekip gittin?” Bana bakmıyor, sileceklerin ardında eriyen sarı sokak lambalarını izliyor. “Çünkü o gece sahnedeki karakterin, o aşılmaz duvarlar arasında sıkışıp kalmaktansa kendi hayatından vazgeçemeyişini izlemek benim için fazla gerçekti. Bazen insan gerçeği doğrudan yaşayarak değil, bir başkasının hikâyesinde kendisini görerek fark eder.” derken sesim titriyor. “Sen de benden vazgeçtin.  Yüzleşmek yerine zihninde yarattığın o karanlık odaya kaçarak benden ve bu aşktan kurtulmaya çalıştın.”

“O gün, o eski tiyatro salonunun gıcırtılı, kırmızı kadife kaplı koltuğundan aniden kalkıp karanlığa doğru yürürken pes etmemiştim aslında,” diyorum sesimi arabanın uğultusundan sıyırarak. “Hâlâ bir umut kırıntısının varlığına inanıp o umudun ağırlığı altında ezilmek, gücün tükenip diz çökmektir pes etmek. Bizim hiçbir zaman yan yana gelemeyeceğimizi, o kendi içine ördüğün aşılmaz duvarları aşmama asla izin vermeyeceğini o kadar net, o kadar acımasızca, adeta gözüme soka soka göstermiştin ki… O gün sessiz ama onurlu bir vazgeçişi seçmiştim.” 

Sözlerim arabanın buğulu camlarında asılı kalıyor. O sustuğunda, zihnimdeki o sahne bir kez daha canlanıyor. Şehrin merkezindeki o eski kiliseden bozma binayı anımsıyorum. Perdeler ağır, hava ılık, üzerimde çok sevdiğim, gece kadar siyah bir şal var. Yanımda oturan adamın, yani onun elini tuttuğumu anımsıyorum. Ama elini tuttuğum bu adamın, şimdiki bu adamla aynı kişi olup olmadığını hâlâ tam çıkaramıyorum.

Ona yan gözle bakıyorum. Direksiyonu tutuşu, hafifçe geriye doğru dik duruşu… Sanki bir yapbozun kayıp parçası aniden önüme düşmüş gibi hissediyorum. Göğsümdeki bu sızı, bu tanışıklık hissi boşuna değilmiş. Onu unutmamışım, kendimi ondan zorla koparmışım. Bir savunma mekanizması mıydı bu? Onu hafızımdan kazımak, kendimi korumak için attığım bir adım mıydı? Jung olsa ne derdi acaba?

Arabanın camını hafifçe aralıyor, yağmur biraz dinmiş gibi. Araladığı camdan içeriye rüzgâr, kokusunu içime dolduruyor. Çok tanıdık bir koku. “Kokun…” diye mırıldanıyorum şaşkınlıkla. “Hâlâ senin hediye ettiğin o parfümden kullanıyorum,” diyor sesiyle şaşkınlığımı bölerek, “sedir ağacı ve biraz da yağmur kokusu.”

Hafifçe gülümsüyor, gözlerinin kenarındaki o ince çizgiler yine belirginleşiyor. “Sen de,” diyor. “Hâlâ en ufak bir duygu kırıntısında, sanki dünyadan çekip gidecekmiş gibi bakıyorsun.”

Şehrin ışıkları buğulu camda yağmurla birlikte eriyip soyut lekeler bırakırken, zihnimin kuytularından çok eski, sararmış bir hikâyenin satırları sızıyor içeriye. Nereden, hangi eski sayfadan aklımda kaldığını bilmediğim o keskin, kesildikçe kanayan cümle saplanıyor göğsüme. “Vazgeçtiğimden değil, acı içinde kıvranırken beni görmediğin için   vazgeçtim. Vazgeçişim, senin o aşılmaz duvarlarının gölgesinde, artık olmayacağını anladığım o kimsesiz anlarda birikmişti.” Dönüp yan gözle yüzüne bakıyorum. Gözlerini yoldan ayırmıyor ama şakaklarındaki o hüzünlü gerginlik, sanki bu cümleyi beklemiyormuş gibiydi. Yavaşça yutkunuyor, sesi sileceklerin ritmine karışarak titriyor. “O gün tiyatro oyununa ara verildiğinde, gürültülü kalabalığın tam ortasında gözlerimin içine bakıp bana tam olarak şu cümleyi söylemiştin, ‘Pes ettiğini değil, artık olmayacağını gördüğünü…’ ”

Hâlâ adını bile net koyamadığım bu adam arabayı kenara çekiyor. Motorun sesi kesiliyor, geriye sadece arabanın tavanına vuran yağmurun ritmik sesi kalıyor. Bana dönüyor, gözlerinde artık o yabancılık yok, sadece derin, yorucu bir gerçeklik var.

“Gerçekten vazgeçmiş miydin benden?” diye soruyor.

“Bazı düğümler, ancak kesilerek çözülür,” diyorum. Sesim, sanki yılların yorgunluğunu taşıyor. “O gün, senin gözlerine baktığımda gördüğüm tek şey, kendi kendine inşa ettiğin o duvarlardı. O duvarları yıkmaya gücüm yetmeyecekti. Vazgeçmek, bir tercih değil, bir zorunluluktu.”

Elimi çekiyorum. Avuç içlerim terlemiş, kalbim göğüs kafesimi dövüyor. Şimdi anlıyorum neden onu unuttuğumu, neden zihnimi bir savunma mekanizması olarak ona kapattığımı… Çünkü o, sadece bir sevgili değil, benim imkânsızım, benim vazgeçişim olmuş. Meğer kendimden kaçıyormuşum.

“Şimdi neden buradasın?” diye fısıldıyorum. “Hafızımdaki o karanlık odayı neden tekrar araladın?”

Gülümsemiyor artık. “Çünkü,” diyor, “hafızanı nasıl sildin bilmiyorum ama ruhum hâlâ o tiyatro kapısında, o cümlenin ağırlığı altında bekliyor.” Sesime sitemkâr bir ton katarak fısıldıyorum: “Vazgeçtiğin yerden devam edemezsin ama orayı terk etmeden de yürüyemezsin.”

Kleist’in tezgahındaki o atık ipler, şimdi tam boğazımda düğümleniyor. O, buraya beni almaya gelmemiş. Benimle olan  son hesaplaşmayı tamamlamakmış niyeti. Yağmur şiddetini artırıyor, arabanın içi bir veda odasına dönüşüyor. Vazgeçişimizin üzerinden ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum ama o, gözlerimin içine bakarak bu yarım kalmış konuşmayı nihayete erdirecek o son kelimeyi bekliyor.

Arabanın içi bir anda daralıyor. Geçmiş, bir anı değil, bir varlık olarak arabanın içine doluyor. Eğer o benim eski sevgilimse, neden geri döndü? Neden bu yağmurlu gecede, ben tam da zihnimi toparlamışken karşıma çıktı? Bir hesaplaşma için mi, yoksa aslında beni gerçekten seviyor muydu, hiç bilmiyorum.

Şehrin ışıkları geride kaldıkça, arabanın içindeki hava daha da ağırlaşıyor. Sileceklerin ritmik sesi, içimdeki gürültüyü örtmeye yetmiyor. Şehir, arkamızda bir yangın yeri gibi sönüp giderken, arabayı denizin ıssız, karanlık kıyısına çekiyor. Motor susuyor. Sadece dalgaların kayalara çarparken çıkardığı, sanki bu sahneyi yüzyıllardır prova eden o uğultulu ama bir yandan da isyankâr ses kalıyor. O konuşmuyor ama içimdeki ses artık susturulamaz bir çığlığa dönüşüyor. Aniden her şey bütün çıplak acılığıyla zihnimi taciz etmeye başlıyor.

“Deniz,” diyorum, “dibindeki taşlardan ve dalgalarından nasıl vazgeçmeyi beceremiyorsa, ben de senden öyle vazgeçememiştim. Beni seviyor, canımı acıtacak bir şey yapmaz diye düşündüğüm anlarda bile aslında ruhumu acıtacak ne çok eylemde bulunmuştun ve üstelik sen hiçbir zaman bunun farkında da değildin.”

Arabada yan yana sustuğumuz o dakikalarda, bana iki yıl boyunca beni nasıl aradığını anlatıyor kısık bir sesle. Telefon numaramı değiştirmişim, dijital dünyadan, o sahte bağlardan kendimi koparmışım. Ben kendimi silmişim. O ise beni, her dokunduğu başka tene, her yabancı bakışa hapsettiğini itiraf ediyor. Sadece tenlerini sevmiş, hiçbirinde benim dokunuşumu, hikâyelerde yazılanlar gibi arzulu ve tatminkâr sevişmelerimi, hafızasının derinliklerinde saklı kalan eski şefkatimi bulamamış.

İki gün önce arkadaşlarının ona, benim şehre döndüğümü kast ederek, “Rüzgâr gelmiş, gördün mü?” dediğini anlatıyor yolu izlerken. Adımı anarken bana fırtınasını getiren bu adam, o an yaşadığı o sarsıntıyı fısıldıyor: Kalbinin duracak gibi atışını, elinin refleksle göğsüne gidişini… Şehre gelişimi duyduktan sonra sokaklarında beni görebilme umudunu kovalamış. O beni ararken, hatırlayamadığım ama ruhumda kanayan yarayla yüzleşmek istemişim herhalde ki, karşılaştık.

Deniz, kıyıdaki taşları hoyratça dövüyor. Tıpkı onun geçmişte kalbimi dövdüğü gibi. Tatminsizce bedenimi ve ruhumu taciz edişini, “beni seviyor” duygusuyla nasıl da normalleştirmiştim her şeyi.

“Seni bu kadar derinden kırdığımın bilincinde değildim,” diyor aniden. Sesi, geceyi yırtan bir bıçak kadar keskin ama bir o kadar da çaresiz. “Sen gittikten sonra, yokluğun en ağır cezaymış. Anladım.” Bakışlarımı denizden alıp ona çeviriyorum. Işıklar uzakta, hayat sanki daha da çok uzakta gibi. Kleist haklıydı. İpler sadece birbirine girmemiş, aynı zamanda bizi birbirimize boğacak kadar sıkılaşmış. Bu gelişi, geçmişte bıraktığımı sandığım o aynı acıyı yeniden kanatıyor.

“İki yıl,” diyorum içimden. “İki yıl boyunca bir hayalete dokunmaya çalışmışsın. Şimdi o hayalet burada, karşında. Ama hangi geçmişi görüyorsun? Seni tiyatro kapısında bırakan kadını mı, yoksa şu an bu arabanın içinde, kendi zihninin düğümlerini çözmeye çalışan bu yaralı kişiyi mi?” Tiyatro oyunu zihnimdeki bütün taşları yerinden oynatmıştı o gece.

Elimi, sanki kendime ait değilmiş gibi yavaşça, vites kolunun üzerindeki elinin yanından çekiyorum. Dokunmak ürkütmeye başlıyor, eski yaralarım açılacak gibi oluyor. Nefes almakta zorlandığımı fark ediyorum. Geçmişteki acı gelip oturuveriyor yüreğimin üstüne.

Zamanında bana, “Her şeye bir anlam yüklemekten vazgeç,” dediğinde anlamıştım aslında. Onun bu normalleştirdiği acımasız davranışlarının, hırpalayan sevişlerinin beni karanlık bir ormana kilitlediğini fark etmek zamanımı almıştı. Dünyevi kıyafetlerden öte tanrısal tenimi soyup, ruhumdaki Tanrıya ulaşmak istemiştim, çıplaklığımı görüp yardım eder bana belki diye…

“Sana sarıldığım her an bir kirpiye dolanmak gibiydi,” diyorum sesimi dalgaların uğultusuna bırakarak. “Her tarafın dikendi. Sana ne zaman şefkatle elimi uzatsam, bedenimden başlayarak ruhum delik deşik kalıyordu. Ve en acısı neydi biliyor musun? O dikenlerin ardında, senin de kanlar içinde çaresizce beklediğini görüyordum. Sen bunun hiçbir zaman farkında olmadın.” Bu sözlerim ruhumun en derinlerinden çığlık çığlığa bağırıyor. Dikenlerin acısını ilk defa bu kadar net hissetsin istiyorum. O benim dokunuşumu beklerken, ben artık kendi dikenlerimle onu uzak tutuyorum. Kendimi korumak için ördüğüm o duvarlar, aslında şimdi onu yaralayan tek şey. O ise hâlâ, geçmişte bana ne yaptığının farkında değilmiş gibi bakıyor.

“Seni beklettim, değil mi?” diye sormuştu ya hani… Beni, kendi kendimi kanattığım o dikenli ormanda esir tutmuştun. Dikenlerinden bahsediyorum,” diye fısıldıyorum, gözlerim hâlâ karanlık denizin üzerinde. “Sen ise sadece neden çekip gittiğimi sorguluyorsun. Ama belki de o gün, o tiyatro kapısında, ben kendi kendimden ve sana dönüşmekten korktuğum için gitmiştim.”

Denizin üzerindeki ay, suyun siyahlığına yansıyan bir yara izi gibi parlıyor. Yavaşça bana doğru dönüyor. O kısacık saçlarının altında, iki yılın ağırlığını taşıyan o gözlerle bana bakıyor. Artık kimin kimi daha çok yaraladığının, hangi düğümün önce atıldığının bir önemi kalmıyor sanki. Kleist’in ipleri sadece birbirine girmemiş, ikimizi de bu kıyıda, bu yağmurlu gecede birbirine derin düğümlerle acıtmıştı sanki.

“Hiçbir zaman farkında olmadın,” diyorum, itirafım sessizliği yırtıyor. “O iki yıl boyunca, sadece senden kaçtığımı sanıyordum. Meğer kendimden kaçıyormuşum. Seni deliler gibi sevişimden, ne yaparsan yap seni her daim affedişimden kaçıyordum.”

Arabanın içindeki o ağır, yoğun sessizlikte, şimdi bir karar anının eşiğindeyiz. O, her tende beni ararken kendi yokluğunu çoğaltmış. Ben ise dikenlerimle kendimi hapsederken, aslında onunla olan tek bağımı koparmışım.

Şimdi, bu ıssız kıyıda, sileceklerin artık çalışmadığı, sadece yağmurun cama vurduğu o huzursuz sükunette o şarap şişesini arka koltuktan alıyor. Bir kadeh değil, bir hesaplaşma dolduruyor sanki aramıza. “Vazgeçecek miyiz?” diye geçiriyor sanki içinden. Yoksa bu dikenli hikâyeyi, ikimizin de kanadığı bu noktadan mı devam ettireceğiz?

Şarabın tadı, yağmurun metale çarpan kokusuyla karışıyor. Elinde tuttuğu kadehi bana uzatırken, parmak uçları benimkilere değiyor. O an, bir dokunuşun fiziksel soğukluğunu mu hissediyorum, yoksa sadece zihnimin yarattığı bir hayaletin ısısını mı? Bir zamanlar deliler gibi sevdiğim bu adam, yüreğimi neden hala acıtabiliyor? Onu hala seviyor muyum yoksa? Aslında çok sevilmekten öte incinmeden, eksilmeden ve kendinden vazgeçmek zorunda kalmadan sevilmekti tek isteğim.

Ona bakıyorum. Gözlerindeki o tanıdık ifade, o ince çizgiler… Tiyatro sahnesindeki o adam mı, yoksa iki yıl boyunca her tende beni arayan o adamın zihnimdeki yansıması mıyım? Sınırlar birbirine karışıyor. Belki de o, benim içimdeki o vazgeçemediğim “eksik parçamın” dışarıya yansıyan görüntüsünden ibaretti. İnsanı asıl yoran eylem yaşadıklarından öte, yaşanabilecek ihtimallerin mezarlığıydı.

Şişeyi arabanın koltuğuna bırakıyor. Bana doğru eğilip, dilinin yakıcı cümlelerini dudaklarımın haritasına bırakıyor, öperek.  Arabadan iniyor. Deniz kıyısına doğru, o karanlık suyun hırçın sesine doğru yürüyor. Arkasından bakıyorum. Rüzgârda uçuşan o kısa saçları, bir an için silikleşiyor. Sanki yağmurun içinde eriyip gidiyor. Gitmiyor ama sanki hiç var olmamış gibi başka bir gerçekliğe karışıyor.

Gerçek olan yaşanan mı, yoksa insanın içinde bıraktığı iz mi?

Ellerimi yüzüme götürdüğümde avuçlarımda sadece yağmurun soğuğu değil, Jung’un bana fısıldadığı o ağır gerçek kalıyor: “Evinde boş odaların olduğu bir rüya düşün. Yabancılaşmış gibi hissettiren ama tanıdık bir yüz. Gözlerin arkasında hiçbir şey yansıtmayan bir ayna. Bunlar şiirsel tesadüfler değildir. Bunlar uyarılardır. Sağlıklı bir zihin acıyı hissedebilir ve yine de orada kalabilir. Kendine neyi içinde canlı canlı yaktığını sor. Çünkü hissetmeyi reddettiğin şey yok olmaz. Bekler ve geri döner.” Gözlerimi açtığımda, dışarıda hâlâ yağmur yağıyor. Arabanın içindeki o ağır sessizlik yerini çalışma masamın üzerindeki ışığa bırakıyor. Masamın üzerindeki not kâğıtlarına vuruyor solgunluğu.

Elimde bitmemiş bir cümle duruyor: “Seni çok acıttım, değil mi?”

Parmaklarımı cümlenin üzerinde gezdiriyorum, sanki acıyı oradan alabilecekmişim gibi. Mürekkebi henüz kurumamış, denizin dalgaları yerine dalgınlığı yayılıyor. Oysa kalemi ne zaman bıraktığımı hatırlamıyorum.

Masamın üzerinde yarım kalmış notlar, sigara dolu küllük, dibinde kalmış bir şarap kadehi ve Kleist’in birbirine dolanmış atık ipleri duruyor.

Bir an, sedir ağacı ve yağmur kokusu geliyor burnuma.

Başımı kaldırıyorum. Oda boş ve yağmurun sesi dışında hiçbir şey yok.

Yine de içimde, denizin kıyısında yarım kalmış bir konuşmanın ağırlığını taşıyorum. Sanki biri biraz önce yanımdan kalkıp gitmiş ve kapı kapanmış, ben sesini duymamışım.

Bazı hikâyelerin sonu yoktur. Bazıları yalnızca bir gece, yağmurun altında, insanın kendi zihninden çıkıp karşısına oturur.

Ve sabah olduğunda geriye yalnızca şu soru kalır. O gece gerçekten biriyle mi konuştum, yoksa yıllardır susturduğum biri benim yerime mi konuştu?

Cevabını bilmiyorum.

Çünkü bazı cevaplar bilindiğinde hikâye de biter.

Yorum yapın